Haydi Cihâda !..
02.10.2007 |0 Yorumlar |


Okur okumaz başlık savaş çağrısı hatırlattı ve biraz korku verdi değil mi? Haklısınız. Ne acı ki bazı kavramlar düşünsel süreçte asli manasından farklı imajlara büründürüldüğünden tüylerinizin ürpermesi çok normal. Hangi kesime mensup olursa olsun geniş çoğunluk cihadı zihinsel bir refleksle savaş ve silahlı mücadele olarak anlıyor.Acaba öyle mi?.. Daha fazla...
Uzun yıllar cihadı savaş ve politik mücadele zannetmiş, ama “Bir yerlerde yanlış var, gönlüme sinmeyenler var” diye iç geçirmiş, çok sonra da ehlinin ilmi ile işin aslını bir nebze fark etmiş bir kardeşiniz olarak; Cihadın hakikatini açmayı önce kendime sonra da sizlere karşı bir ödev sayarak klavye tuşlarına dokunuyorum.
Bir kavramın aslı; kelime kökünde saklı olduğu için önce Cihad mastarının kökü Ce-He-De kelimesinin Arapça sözlüklerde nasıl yer aldığına bakalım: Ce- He- De:
- Gayret etmek.
- Takatinin azamisi ile çalışmak.
- Yorulmak, meşakkat çekmek.
- İmtihan etmek, sınamak
- Malını fazlaca dağıtmak.
- Bir şeyi yapabileceği en zirve kudretle yapmak.
Dikkatinizden kaçmadığı üzere sözlük anlamı içinde SAVAŞ, SİLAH çağrıştıran bir mana yok!.. Niçin bugün savaş anlamına çekildi, sorusunun cevabını biraz ileri bırakıp konuya Kur’anca ve de Asr- ı Saadet penceresinden bakalım.
İçinde Cihad kelimesi geçen ilk ayetler Mekke’de inzal oldu. Savaş anlamına gelen Kıtal kelimesi içeren ayetlerse Medine’de. Mekke devrinde yoğun işkenceye rağmen savaşa izin çıkmadı. Savaş ve mücadeleye Medine devrinde izin verildi.
Buradan ne anladık?.. Şayet bazı önder ve alim geçinenlerin iddia ettiği gibi cihad savaşla eş anlamlı olsaydı, Mekke devrinde de silaha başvurulurdu. Sayıları az da olsa müminler hiç olmazsa gerilla baskınları yapabilirlerdi, ama yapmadılar. Çünkü inzal olan Cihad ayetlerinde ilahi kasıt savaş değildi. Olayın iman noktasından seyri bu. Fiiliyata baktığımızda da Medine ile birlikte savaş ve seferlere izin çıktığını açıkça görüyoruz.
İyi ama kardeşim, İslam Tarihi boyunca cihad savaş olarak algılanmış, buna ne diyorsun? Bu algı havadan gelmedi ya!..
Açalım… Cihadın uzun süre savaş olarak algılandığı doğru. Niçin böyle oldu konusunda şunları tespit ediyoruz:
1- Takatinin azamisini Allah yoluna harcamanın zirvesi can vermek (şehitlik) olduğundan, cihad ağırlıkla savaş olarak algılandı!
2- Ashab, içinde bulunduğu şartlar itibarı ile Nübüvvet sürecinin büyük çoğunluğunda savaşmak zorunda kaldığı için; Allah yolunda azami gayretin savaş olduğu kanaati doğdu.
3- Sonraki asırlarda fetih ve tebliğ seferlerinin adı da cihad olarak nitelendiği için bu algı ümmete yayıldı…
4- Hristiyan aleminde mevcut (holy war) kutsal savaş algısı; tercümelerle İslam’daki cihada yapıştırıldı.
Pekiyi, Rasülullah’ın cihad ile işaret ettiği ne idi?..
Tebük savaşından dönüyorlar… Zorlu bir sefer olmuş ve hava korkunç sıcak. Efendimiz (sav) Medine’ye girerken buyuruyorlar: KÜÇÜK CİHADDAN BÜYÜK CİHADA DÖNÜYORUZ !..
Sonraki sohbetlerinde de Büyük Cihad; Nefisle Mücadele diye izah ediyorlar. Dikkat buyrun, zorlu bir seferden dönüyorlar ve BÜYÜK CİHAD olarak o savaş yürüyüşünü değil nefis mücadelesini zikrediyorlar. Cihadın anlamları yanında savaş manasının çok kısır kalacağına hiç delil olmasa sadece bu bile yeter, düşünenler için!..
…
Ayetlerle devam edelim:
- O halde o kafirlere boyun eğme ve olanca gücünle büyük bir cihad ver! (Furkan- 52) Ayet Mekke’de nazil olmuş!.. Kafirlere boyun eğmemeden kasıt kalkıp savaşmak olsa, bunu Rasülullah yapardı. Başta da söyledik, bu ayete rağmen Mekke devrinde savaş yok! Demek ki cihad = savaş değilmiş!..
- Ama bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir!.. (Ankebut 69) Bu ayet de Mekke devrine ait. Ayetin birinci bölümündeki cihad kelimesiyle ne kastedildiğini ikinci bölüm açıklıyor: İYİ DAVRANMAK- SALİH AMEL… Yine savaş manası yok.
***
Tamam kardeşim, cihadın ne olmadığını anlattın da, ne olduğunu söylemedin. Uzatma da onu söyle, dediğinizi duyar gibiyim. Yine sözlük anlamı, ayet ve hadisleri yoğurarak çözümleyelim birlikte. Önce Ayetler:
- Gerek hafif ve gerek ağır olarak sefere / cihada çıkın... Mallarınızla (beden, kuvve), nefslerinizle (zatlarınızla) Allah yolunda (B sırrınca) mücahede edin... Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. (Tevbe-41)
- Ey (takliden) iman edenler!... Allah’dan ittika edin; O’na (yaklaşmaya, ermeye; O’na yaklaştırıcı niteliği olan o ma’lum) VESİLE (yi) isteyin ve O’nun yolunda MÜCAHADE edin ki felaha eresiniz.(Maide-35)
- İman eden, hicret (seyr-i sülük) eden ve Allah yolunda (B sırrıyla) mallarıyla canlarıyla mücahade edenler, derece itibarıyla Allah indinde daha aziymdir... İşte bunlardır kurtuluşa erenlerin ta kendileri. (Tevbe-20)
- Allah’da, O’nun cihadının (Zatının) hakkıyla mücahade edin... O, sizi seçti ve Diyn’de size bir zorluk/meşakkat kılmadı (arınma çalışmaları ve disiplinleri amaç değil, geçicidir) (Hac-78)
Ayetlerden anladığımıza göre cihad; nefs basamaklarında ilerlemek için gayret, Rabbini tanımak üzere yapılan çalışmalar, Allah Haşyetinin kişiye açılması için vesile, kurtuluşa götüren yegâne yaşam biçimi olarak zikrediliyor. Şimdi de hadislere eğilelim:
- Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla, dillerinizle cihad edin!
- Gerçek mücâhid, nefsiyle cihad edendir.
- "Size, insanların en hayırlısı ve en şerlisini haber vereyim mi! İnsanların en hayırlısı o kimsedir ki, kendi veya başkasının atı sırtında yada yaya olarak, ölünceye kadar Allah yolunda çalışır. İnsanların en şerlisine gelince o da, Allah 'ın Kitab 'ını okuyup (emir ve yasaklarına) riayet etmeyen kimsedir."
- Allah yolunda tozlanan ayaklar, cehennem ateşine haramdır.
Hadislerde açıkça görüldüğü üzere cihad sadece canla savaş değil; Allah yolunda mal ortaya koymak (Zekat- Sadaka- İnfak) dille çalışmak (Hakkı Tebliğ- İlim) anlamlarında da kullanılmış. Gerçek cihad ehlinin nefsiyle mücadele edenler olduğunu, hayırlı insanın her haliyle Allah yolunda çalışan kimse olduğunu, Allah yolunda ilim yada tebliğ seferinin cehennemden azat vesilesi olduğunu hadislerden öğreniyoruz. Sözlük anlamları da özetle; bir konuda takatinin azamisi ile gayret etmeyi işaret ediyor. Şimdi hepsini toparlayarak cihaddan ne anlamamız gerektiğini belirleyelim:
1- Cihadla kastedilen tek bir ibadet değil; tüm ibadetleri içine alan davranış modelidir. Ayet ve hadislerde cihad kapsamına malla, dille, canla, bedenle yapılan bir dizi çalışmanın girdiğini gördük. Cihad; tek bir ibadet değil, tüm ibadetlerde istenen ideal bir haldir.
2- Cihad; ibadetlere hakiki ruhunu veren bakış açısıdır.
3-Cihad; önce içteki mücadeleyi kazanma azmidir. İçine hakim olamayan dışına hükmedemez. Nefis mücadelesini kazanamayanın ilminden, yardımından, gayretinden ve ibadetlerinden kendisine taklidi bir imandan öte fayda gelmez.
4- Haşyetullahı hissettirecek- yaşatacak çalışmalar bütünüdür cihad. Ayet ve hadislerde cihadın Allah’a Yakin ve Hakiki Kurtuluş vesilesi olduğunu gördük. Nefs mücadelesinin zirvelerinde bulunan Haşyet haline, cihad ruhu ile erişilir.
***
Buraya kadar ilmi ve Nebevi doneleri ortaya serdiniz. Davranışımız nasıl olursa cihad ruhu içinde olur, sıradan ibadet konumundan çıkıp Salih Amele dönüşür, misallerle açar mısınız? Açalım:
- Birine yardım edeceksiniz. Cüzdan acımayacak şekilde, çay parası türünden vermeniz sadaka, içiniz sızlayacak miktarda fazlaca vermeniz cihaddır.
- Allah ilmi için günde 50 sayfa okuyor, biraz da tv dizilerine vakit ayırıyorsunuz. Günde 100 sayfa okumaya gücünüz yetiyorsa işte onu yapmanız cihaddır.
- Gece nafileler için uykudan pek az çalıyorsunuz. Gecenin ekserisini nafilelere ayırmanız, uykuyu mezara ertelemeniz cihaddır.
- Eşinin, çocuklarının rızkı ve huzuru için olanca gayreti ile didinip çalışan anne- babanın eylemi cihaddır.
- Allah için seven, Allah için bir araya gelen, herkes keyif çatarken dinlenme vakitlerini insanlığın yararına işlerle değerlendirenler cihad etmektedir.
- Allah rızası amacına yönelik her aktivite, her iş, her söz cihaddır. İnsanlığın mutluluğu için karşılık beklemeden koşmaktır!
- Cihad; Öldürmek değil, hayat vermektir. Bir insanı öldürmeyi, bütün insanlığı öldürmek, bir insana hayat vermeyi bütün insanlığı diriltmek sayan (Maide-32) bir din; nasıl olur da ÖLDÜRME EYLEMİNİ İBADET SAYAR?!.. Aklınız alıyor mu? İnsanlığın sadece dünyasını değil, ebedi yaşamını da kurtaracak formüller öneren, dini zorlama değil sadece teklif olarak takdim eden bir Rasül; nasıl olur da öldürmeyi kutsal bir ibadet addeder?!..
( Risaletin savaşa izin verilen 10 yıllık zaman diliminde yapılan savaş ve sefer sayısı 100’ e yakın!.. Bunlardan 9’u büyük çaplı… 100 savaşta İslam’a karşı direnenlerden ölen sayısı kaç biliyor musunuz? Sıkı durun; sadece 250 !.. Evet sadece 250… Bir de tarihin diğer dönemlerinde ve günümüzde akan kana bakın!.. Bu bile Rasülullahın amacının öldürmek değil; hayat vermek olduğunu ortaya koymuyor mu?..)
Sanırız bu kadar yeterli. Son bir soru ile yaydığımız söz bohçasını düğümleyelim:
- Tasavvuf yolunda olan bizler, nasıl inanır, nasıl yaşarsak cihadın hakkını vermiş oluruz?
Yukarıda biraz açtık. Bir hadisle bitirip, ötesini sizlerin tefekkürüne bırakmak istiyorum. Hep dışa dönük değerlendirdiğim bu hadisin pek fark edilmeyen derin bir manası şimdi, şu an bu satırları yazarken gönlüme doğdu. Efendimiz (sav) buyuruyor::
CİHADIN EN ÜSTÜNÜ; ZALİM SULTANA KARŞI HAKKI SÖYLEMEKTİR!
Kim bu zalim sultan? Hepimizin içinde, Öze secde etmemek için direnen egodan başkası olabilir mi? Tabii ya, madem Rasulullah (s.a.v) nefisle mücadeleyi büyük cihad saydı, devrilmesi gereken asıl put, tahtından indirilmesi gereken zalim sultan dışarıda değil, egonun taa kendisi!...
Haydi cihada!...
Haydi egoyu alt etmeye!..
Ya Rabbel Alemiyn, Kendine, Özüne sefer edenlere zafer nasip et!..
(Amin)
Meraklısına:
Kur’an Ayı Ramazanda Kur’âna dair bir eser:
http://siratimustakim.blogcu.com/4234729/
Etiketler: Mehmet Doğramacı
İçselliğe dönük yaşam
|0 Yorumlar |
İçselliğe dönük yaşam tabiri, öze, hakikate yönelerek kendindeki hakikati dillendiren zevat için kullanılır. İçselliğe dönük yaşamla içine kapanık yaşam tamamen birbirinden farklıdır. İçselliğe dönük yaşamda varlığın hakikatine yönelik olarak düşünsel bir yöneliş söz konusu olup bu teveccüh neticesi insan kendi aleminde derinleşerek makro alemle bütünleşir. Böylece tekliği şuur düzeyinde yaşayarak müşahede eder. Bu müşahedeye erenler ise Şehit kelimesiyle isimlendirilir. Her birimde açığa çıkanın O olduğu bilincinde oldukları için halk arasındayken dahi Hakla olabilmektedirler. Bu yönleriyle, toplumdan ve sosyal yaşamdan soyutlanmış olan içine kapanık insan modelinden ayrılırlar ve farklılık arz ederler. İçselliğe dönük yaşam sürenler kendi iç alemlerinde derinleşebilen ve kendi iç fetihlerini gerçekleştirebilenlerdir. İç alemlerini fethederek nefislerinin hakikatine nüfuz edebilme ve gönülleri fethedebilme marifetine sahiptirler. Yaşamdaki tüm oluşları öz boyuttan değerlendirirler ve aynı zamanda yaşamın öz kaynağından ledünni bilgileri alarak yansıtırlar.
İçselliğe dönük yaşayanlar müşahede ehli oldukları için şehadet mertebesine hâizdirler. Allah, Tanrının var olmadığına ve sadece kendisinin var olduğuna yine bizatihi kendisi şahitlik etmiştir (Şehidallahu La İlahe İlla Hu). Allah, kendi varlığına olan şahitliğini ve seyrini bu zevat aracılığı ile yapar.
İçselliğe dönük yaşamın en önemli kazanımlarından biri de, Deccaliyetin dışsallığa yönelik yaşama handikabından korunmayı, muttakiler için temin etmesidir. Bu, bir insanın yaşamında düşebileceği en tehlikeli vartalardan biridir. Kurân bu hususu, dünyanın geçici ve aldatıcı renk ve şekilleri olarak tasvir eder. Bu niteleme esasen Deccaliyetin yalancı cennet olgusuna bir işarettir. Dünya yaşamının geçici ve aldatıcı bir takım zevkleri ve süsleri insanı sürekli dışsallığa çekerken, insanı farkında olmadan kendi içsel kuvvelerini keşfedememe ve kullanamama noktasına sürüklemektedir. Bu mahrumiyet ise bir insan için en büyük kayıptır.
Varlığına bahşedilen İlahi güç ve özelliklerden mahrum kalmaktadır. Ölüm ötesi yaşam boyutu için gerekli olan özellikleri kazanamamakta ve her geçen gün biraz daha kaybetmektedir. Bu kayba, bir insanın kalıcı değere sahip olan bir elmas madenine, değerini bile bile kömürü tercih etmesi olayını örnek gösterebiliriz. Başka bir deyişle bilincin sonsuz sonsuz ve emsalsiz özellik ve zevklerini yaşamak yerine sınırlı ve geçici bedensel zevklere yönelinmekte ve bedensel yaşamda kayıtlı kalma neticesi, Deccaliyetin yalancı cennet zevkleri cehennemi azaplara dönüşmektedir. İçselliğini yaşayanlar ise her geçen gün kendilerinde açığa çıkan yepyeni İlahi özellikleri yaşayarak deneyimlemekte, dünyada iken bir manevi cennet yaşamında yer alabilmektedirler. Bu güzellikleri ölüm ötesi boyutta çok daha üst düzeyde yaşayacakları kesindir.
İçselliğe dönük yaşayanlar, kendi özleriyle, dolayısıyla kendileriyle barışık insanlardır. Dışsallığı yaşayan insanların tersine, yaşamda ve oluşlarda kesinlikle kaosa ve tesadüfe yer olmadığını bilirler. Tek mutlak varlık, her şeyi dilediği gibi oluşturmakta ve dilediği gibi tasarrufta bulunmaktadır. Dışa dönük müşahedede yoğunlaşma neticesi oluşan, ayrı ayrı varlık birimleri görme şeklindeki çokluk algısı yanılgısı, yerini mutlak birlik algısına bırakmıştır.
İçselliğe dönük yaşam, tevazu, hoşgörü ve kanaat gibi hasletleri de beraberinde getirmektedir. Dışsallığı yaşayanlarda görülen hırs, kibir, öfke, kin gibi kötü hasletler onlarda yer almaz. Her daim İlahi vechi müşahedenin keyif ve hazzını yaşarlar "fesemme vechullah" sırrınca.
Kendilerinde dışa yönelim olmadığı için tanrısallık üretmezler ve bir dış objeye yönelme ihtiyacı hissetmezler. Özde birlik onlar için en önemli yaşam sırrıdır. Bu sırrı sözde değil, özde yaşayarak deneyimlerler.
İçselliğe dönük yaşayanlar, bu yaşam tarzlarının neticesi olarak hissettiklerini, çevrelerindeki insanlarla elden geldiğince paylaşma ihtiyacı da hissederler her zaman. Yaşadıkları güzellikleri onların da deneyimlemesini arzularlar. Seslenişlerine kulak verip değerlendirenleri bahtiyar addederler. Sistemin gerçeklerine uygun hareketin getireceği kazanımlar ya da tersi durumda yitirilecekler mevzubahistir onlar için. Onlar, sistemin seslenişine aracılık ederler.
İçselliğini yaşayanlar, dışsallığını yaşayanlar gibi etrafla uğraşmazlar. Kısacası içselliğe dönük yaşamın sayılamayacak kadar faydası vardır. Rabbime niyazım, kalbimi(şuurumu) sistemin gerçekleri üzerine sabit kılmasıdır.
Etiketler: Nazım Akpınar
BİR UYARI !..
01.10.2007 |1 Yorumlar |


Değerli Okurlar,Defalarca uyarmamıza rağmen, bazı okur-yorumcuların isimler üzerinden tartışma yapılması yolunda gayret sarfettiklerine hala şahit olmaktayız.
Biz bunun böyle olmaması için bıkıp-usanmadan uyarılarımıza devam etmek zorundayız:
Yorumsuz Blog'u okur yorumlarına açık tutmamızın bir tek nedeni vardı; kardeşlerimizin ilimi paylaşmaları ve aralarında-aramızda hoşgörüye dayanan sıcak bir ruh bağlantısı kurmak idi. Bunu kesinlikle aklımızdan çıkarmayalım!..
Yorumsuz Blog; Düşünür Yazarların, sporda olduğu gibi takım tutma tarzında paylaşılmasına ve sonrasında savunma ya da tersinin yapılmasına izin vermeyecektir..
Aksi taktirde yorum mekanizmasını durdurmayı dahi düşünebiliriz. Bunun da getirisini ya da götürüsünü lütfen düşünelim biraz.. Buna katlanmayı bizi de dahil edin lütfen(!)
( Not: Maalesef, Yönetimimiz bu uyarının yapılmasından 3 saat sonra Yorum Sisteminin geçici bir süre durdurulmasına karar vermiştir. Saat: 18:00 )
Yorumsuz Blog
Etiketler: Duyurular
Bir Tasavvuf Terimi olarak Ricâlü’l-Gayb / İbn Arabî’nin Görüşleri (2)
|1 Yorumlar |GAVS: Kendisine ilticâ edilen ve kendisine sığınıldığı zamanlarda gavs adını alan kutubdur. (74) Bir başka ifâdeyle gavs; yardımcı, imdâda yetişen, medet ve nusret veren ve Efendimiz’in (s.a.v.) nûrâniyetinde kendini yok edip o nurla sâhib-i vakt olan veliyullah demektir. Gavs-ı a’zam da bütün mâsivâyı unutup Vâcibü’l-Vücûd olan Cenâb-ı Allah ile ünsiyet kuran kimsedir. (75) Yâni gavs, ilâhî tecellîlere merkezlik görevi yapan ve bütün kemâlâtı şahsında toplayan kutubdur. Demek oluyor ki gavslık, kutubluk derecesinden sonra gelen yüce bir makamdır. (76)
Devrin en büyük gavsı, kutbu’l-a’zamdır. Bunun duâsı reddolunmaz. Sıkıntısı olanların kendisine ilticâ ettikleri için ona gavs denmiştir. Yüce Allah ona ledün ve gayb ilminden çok büyük bir pay vermiştir. Gavs-ı a’zam, -ulvî ve süflî-her varlığa feyiz verdiği gibi, dört büyük meleğin özelliklerini de bünyesinde barındırır. İnsanların Kâbe’yi tavâf etmeleri gibi, kutbu’l-aktâb’ın kalbi de dâimâ Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsini tavâf eder. Halka yaptıkları hizmetler sırasında bile Hak ile berâber oldukları halde halka göre onlar, vücutları ile dünyânın herhangi bir köşesinde bulunurlar. Her asırda en mübârek ve en mükemmel insan, o zamânın kutbu olup onun etrâfındaki ricâl (evliyâ) ise yeryüzünün yine en mübârek ve en mükemmel insanları sayılırlar. (77)
İbn Arabî’ye göre gavs, her zamanda tek olur ve gavslık, biri zâhire, biri de bâtına hükmeden olmak üzere iki türlüdür. Ancak Hz. Resûlüllâh (s.a.v.) ve dört büyük halîfenin hükmü hem zâhire ve hem de bâtına geçerdi. Onlardan sonra gelen silsile-i mesâyihten Hasan-ı Basrî, Habîb-i Acemî, Selmân-ı Fârisî ve Bâyezîd-i Bistâmî gibi evliyânın ise zâhire değil, yalnızca bâtına hükümleri geçerdi. (78)
İmâm-ı Rabbânî, (1034/1624) evliyâdan kemâle ermiş zevâtın, imâmet ve hilâfet makamlarının yerine zıllî olarak geçecek irşad kutubluğu ve kutb-i medâr (79) makamlarına sâhip olabileceklerini söyler. (80) Onun belirtiğine göre Muhyiddin İbn Arabî, buradaki kutb-i medârın, gavsiyet makamındaki kimseleri ifâde ettiğini söylemiştir. Zîrâ ona göre gavslık, kutubluk makamından ayrı ve tek başına olan bir mertebe değildir. İmâm-ı Rabbânî’ye göre ise gavs, kutb-i medârdan farklıdır. Şöyle ki: Gavs, yapacağı işlerde kutb-i medâra yardımcı olur; yâni kutb-i medâr, bâzı işlerinde ondan yardım ister. Gavs, ebdâl makamına tâyin edilecek kimselerin belirlenmesinde etkin bir rol üstlenir. Şu durumda yardımcıları da dikkate alınırsa, kutub için kutbu’l-aktâb adı da kullanılabilir. (81) Demek ki İbn Arabî kutub ile gavs arasında belirgin bir ayrıma gitmezken; İmâm-ı Rabbânî, bu iki kavramı birbirinden ayırarak ricâlü’l-gayb arasındaki hiyerarşide gavsı kutb-i medârdan daha aşağıda bir mevkîye yerleştirmektedir.
İMÂMÂN: İki önder demektir. Bunlardan birincisi kutbun sağında bulunup melekûtu, ikincisi de solunda bulunup mülkü gözetir. Bunlardan ikincisinin derecesi ve makamı birincisinden daha yücedir. Kutbun ölümünden sonra onun yerine geçecek şahıs da bu ikincisidir. (82)
İbn Arabî’ye göre ricâlü’l-gayb hiyerarşisinde kutubdan sonra iki imam (imâmân) vardır ki, birisi kutbun sağında olup, nazarı âlem-i mülkün bâtını olan âlem-i melekûtadır. Mülk âlemi, taayyünât-ı esmâiyyeden ibâret olup, ef’âl-i ilâhiyyenin tecellî-gâhıdır. Esmânın bâtını ise sıfât olduğundan âlem-i melekût, âlem-i sıfâttır. İşte bu imam, “Rabbü’n-nâs” makamında kaim olup ism-i mânevîsi Abdürrab’dir. Öbür imâm ise kutbun solunda bulunup, nazarı âlem-i mülkedir. Onun için “Meliki’n-nâs” makamında kaim olup ism-i mânevîsi Abdülmelik olan bu imam, mertebede Abdürrab’den efdaldir. Âlem-i mülkte âlem-i melekût mündemic olduğundan ve “İlâhi’n-nâs” makamında kaim olan kutub bütün mertebeleri hâiz olduğundan, daha üstündür.” (83) Kısacası imâmân her zaman iki olup, birinin adı Abdürrab, diğerininki ise Abdülmelik’tir. Kutbun adı da Abdullâh’tır. Nitekim buna işâretle Allâhü Teâlâ: “Ve o Allah’ın kulu (Abdullâh) kalkınca...” (84) buyurmuştur. Yâni Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ve bu iki imamdan birinin nazarı melekût âlemine ve birininki de mülk âleminedir. Bu iki imam, kutbun vezirleri olup, o vefat edince kutbun solundaki Abdülmelik onun yerine (85) geçer.
EVTÂD: Doğu, batı, kuzey ve güney olmak üzere dört yönde bulunan ve bu yönlerde koruyuculuk yapan dört ermiş kişidir ki, bu yönlerin muhâfazası husûsunda bunlara Cenâb-ı Hak nazar ve kudretini tecellî buyurur. (86) Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’ye hâl ilminin ne olduğu sorulduğunda; bu ilmin, tedbîri terk etmek olduğunu ve bu sıfatı kendisinde bulunduranın evtâddan olacağını (87) söylemiştir. İmâm-ı Gazzâlî de Kâbe-i muazzamayı her sabah bir evtâdın tavâf etmekte olduğunu ve bunun sona ermesi hâlinde Kâbenin yerden ref’ olunmasına sebep olacağını haber vermektedir. (88) el-Hucvirî ise evtâd denilen velîlerin âlemi her gece dolaşmalarının gerektiğini söyler. Eğer gözlerinin değmediği ve görmediği bir yer kalır ve burada da herhangi bir aksaklık ortaya çıkarsa, o zaman himmetine mazhar olabilmek için kutba başvururlar. Kutbun bereketiyle Allâhü Teâlâ bu aksaklığı ortadan kaldırıncaya kadar ona mürâcaatlarına devam ederler. (89)
Mülk âlemini bir çadıra veya bir eve, evtâdı da o çadırı dört bir tarafından destekleyerek ayakta tutan direklere veya sütunlara benzeten İbn Arabî, evtâdın, insanların güzel ve yüce ahlâklarını sembolize ettiğini, onların her birinin insanların mülkünde söz sâhibi ve idâre edici bir konumda bulunduklarını söylemektedir. (90) Onun verdiği bilgilere göre, her zaman dört olup bundan fazla ya da az sayıda olmayan evtâddan biri batı, biri doğu, biri kuzey ve biri de güney tarafta tasarrufta bulunurlar. Bu yönlerin taksîmi, merkez noktası Kâbe kabul edilmek sûretiyle başlar. Cenâb-ı Hak bunları Kur’ân-ı Kerîm’de “cibâl (dağ)” olarak zikreder: “Biz yeryüzünü bir beşik ve dağları (cibâl) da birer kazık (evtâd) olarak yaratmadık mı?” (91) Yâni nasıl ki dağlar yerin çivileri konumunda ise bu evtâd da âlemin çivileri mesâbesindedir. Bir başka ifâdeyle, yeryüzü dağlarla sâkin durduğu gibi âlem de bunlarla sâkin olur. Allâhü Teâlâ, Kur’ân’ın başka bir yerinde bunlara İblîs’in ağzından çıkan şu sözlerle işâret eder: “Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım...” (92) Yâni İblîs, Âdem’i saptırmak için bu dört taraftan yol bulur. İşte evtâd bu dört yönü koruma altına alırlarsa, İblîs buna yol bulamaz. Evtâd nâdiren kadın evliyâdan olmakla birlikte genellikle erkeklerden olur. Bunların adları: Abdülhay, Abdülalîm, Abdülkadir ve Abdülmürîd’dir. (93)
İbn Arabî, kına ticâreti yapan İbn Ca’dûn adlı evtâddan bir zâta Fas’ta rastladığını söylemektedir. (94) Yine o, kendi zamânında yaşamış ve 599 (1202-03 M.) yılında vefât etmiş olan Ebû Ali el-Havâriyye adındaki şahsın, er-Rebî’ b. Mahmûd el-Mardinî el-Hattâb’ın yerine evtâd olarak geçtiğini haber vermektedir. (95)
EBDÂL: Seriyyü’s-Sekatî (257/870), ebdâlin dört özelliğini sayar: Vera’ husûsunda tam bir titizlik, sağlam irâde, iç dünyâyı ahlâkî sorunlardan arındırmak ve ahlâkî konularda samîmî olup ilkeli davranmak. (96) Sehl b. Abdullah et-Tüsterî de ricâlullahtan bâzılarına; mutmainliğe ulaşan nefslerinin kalbe tesir eden yönünün nurlanması netîcesinde ahlâklarını güzelleştirmeye ve kötü sıfatlarını iyiye doğru “tebdîl” etmeye başlamaları sebebiyle ebdâl denildiği (97) yorumunu yapmaktadır.
Cüneyd-i Bagdâdî (297/909) otuz ermiş kişinin (ebdâl) kendisine; “halkı Yüce Allah’a dâvet etme ehliyetine sâhipsin” diye işârette bulunmadıkça, nasihat etme faâliyetine girişmediğini (98) söylemektedir. İmâm-ı Gazzâlî de Kâbe-i muazzamayı her akşam bir ebdâlin tavâf etmekte olduğunu ve bunun sona ermesi hâlinde Kâbe’nin yerden ref’ olunmasına sebep olacağını haber vermektedir. (99)
Ahmed Ziyâüddin Gümüshânevî (1311/1893), büdelânın (ebdâl) yedi kişiden müteşekkil olduğunu ve bunların mânâ âleminin önderleri sayıldığını bildirmektedir. Kalbleri Hz. İbrâhim’in (a.s.) kalbine bağlı olan bu kişilerden biri, herhangi bir yerde bulunmadığı zaman içlerinden bir başkası onun yerine geçip vekillik yapar. Bulunduğu yerde sâdece sûreti bulunup rûhu ise başka yerde olan bu kişilerin bu durumlarını kendilerinden başka hiç kimse bilmez. (100)
İbn Arabî’ye göre ebdâl yedi kişiden fazla veya az olmayıp, Allâhü Teâlâ bunlara yedi iklîmin (101) tasarrufunu vermiştir: Birincisi Hz. İbrâhim (a.s.) kademinde olup, birinci iklîmin mutasarrıfıdır. İkincisi Hz. Mûsâ (a.s.) kademinde olup, ikinci iklîme tasarruf eder. Üçüncüsü Hz. Hârun (a.s.) kademinde olup, üçüncü iklîme tasarruf eder. Dördüncüsü Hz. İdrîs (a.s.) kademinde olup, dördüncü iklîme tasarruf eder. Beşincisi Hz. Yûsuf (a.s.) kademinde olup, besinci iklîme tasarruf eder. Altıncısı Hz. Îsâ (a.s.) kademinde olup, altıncı iklîme tasarruf eder. Yedincisi Hz. Âdem (a.s.) kademinde olup, yedinci iklîme tasarruf eder. Yedi yıldızda (kevâkib-i seb’a) bulunan havâssa ve esrâra vâkıf olan bu kişilerin her birine bir yıldız musahhar kılınmıştır. Bunların dördünün adı evtâd isimlerine uygun olup üçününki farklıdır. Bunlar: Abdülhay, Abdülalîm, Abdülkadir, Abdülmürîd, Abdüssekûr, Abdüssemî’ ve Abdülbasîr’dir. (102) Bu kimselere ebdâl denmesinin sebebi şudur: Bunlardan biri herhangi bir iş görmek için bir yere gidecek olsa, kendi sûretinde bir şahsı yerine “bedel” koyup öyle gider ve hiç kimse o kişiyi ondan ayırt edemez. Şeyh Sihâbüddin es-Sühreverdî ebdâlden idi. (103) İbn Arabî, Mekke’de çok güzel bir semtte ebdâl ile karşılastığını bildirir. Yine o, bu zümreden olan Mûsâ es-Sedderânî’ye 586 (1190 M.) yılında İşbîliyye’de rastladığını belirtmektedir. (104) Burada İbn Arabî, haftanın yedi gününde olacak olayların yedi iklim ve yedi peygamber vâsıtasıyla ebdâlin tasarrufuna verildiğini söylemekle bunlarda birtakım metafizik nitelikler ve güçler bulunduğunu kabul etmektedir.
NÜKABÂ: İnsanların içinden ve kalbinden geçenleri bilen, gizlilik dünyâsının mânevî erleri olarak dâimâ hazır bulunan kimselerdir. (105) Nükabâ başlıca üç gruba ayrılır. Bunlar; birtakım yüce hakîkatlere vâkıf olan ulvî şahıslar; mahlûkat katındaki süflî şahıslar ve birtakım insânî hakîkatleri bilen orta dereceli (vasatî) şahıslardır. Bu üç gruptan her birinde, Cenâb-ı Hakk’ın gizli emânetleri ve ilâhî sırlar bulunmaktadır. Bunların sayıları üçyüzdür. (106)
İbn Arabî’ye göre ise nükabâ, her zaman on iki (107) olur; az veya çok olmaz. Cenâb-ı Hak, on iki burcun esrâr ve ahvâlini bunlara musahhar kılmıştır; burçların ne kadar tesirleri varsa sâbit olan o burçlara intikal ettiğini tamâmen bilirler ki bâzen astronomi (ilm-i hey’et) bilginleri, sâbit yıldızların (kendi burçlarındaki hareketlerinin) sırrını bilmekte âciz kalmaktadırlar. (108) Aynı zamanda Allâhü Teâlâ bunlara kalblerde olan bütün gizli sırları ve halleri bildirmistir. Hattâ o kadar ilimleri vardır ki; yeryüzüne ayak basan her kişinin saîd mi yoksa şakî mi olduğunu bilirler. Zîrâ Allah, onlara, herhangi bir kişiyi gördüklerinde onun yüzündeki saâdet veya şakavet izini kolaylıkla tanıyabilme ilmini vermiştir. Ayrıca bu kimseler, nefsin tüm hile ve oyunlarını bilirler ve şeytan da onlar tarafından kolaylıkla tanınabilir. (109)
NÜCEBÂ: Son derece şefkatli ve yaratılıştan merhametli olduklarından, taşıyamadıkları yükümlülükler konusunda halka yardımcı olan nücebâ, insanların işlerini ve durumlarını düzeltmekle görevli bulunan ermiş kimselerdir. Tüm mahlûkatın yüklerini taşır ve sıkıntılarını gidermeye çalışırlar. Cenâb-ı Hak’tan başkasına bakmazlar. Bunların kırk veya yetmiş kişi oldukları söylenir. (110) Ancak İbn Arabî’ye göre ise nücebâ, her zaman sekiz (111) kişidir; fazla ve az olmaz. Cenâb-ı Hak, kabir ehlinin bütün hallerini bunlara bildirmistir. Bunlara bâzen öyle bir hal gelir ki altlarında ve üstlerinde kimlerin bulunduğunu dahi bilemezler. Bunlar sekiz tür ilme sâhiptirler ki sekizincisi idrak bilgisidir. (112) Nücebâ, kürsî makamında olup yıldızların seyirleri hakkında yüksek ilimleri vardır. (113)
HAVÂRİYYÛN: Bir kişi olup dîne yardım etmekte kılıç gibidirler; savaşta yardım edip kılıç kullanırlar. Savaşçı kimseler olduklarından, kimse karşılarında fazla kılıç sallayamaz. Bu makam, Resûlüllâh’tan (s.a.v.) sonra Zübeyir b. Avvâm’a müyesser olmuştur. Nice savaşçılar dîne yardımda bulunmuşlardır; ancak Zübeyir hepsinden daha faydalı olmuştur. Zîra Cenâb-ı Hak ona havâriyyûn mertebesini vermişti. Bunlar hem en önde kahramanca çarpışarak kılıç ile cihâdı, hem de ilim ve örnek hayat tarzlarıyla dînen hüccet olusu bünyelerinde toplamışlardır. Makamları; tıpkı peygamberlerin mûcizeleri gibi, dîni sağlam ve meşrû bir şekilde temsil etme bakımından hüccet olma husûsunda âdetâ meydan okumaktır (tehaddî). Hz. Peygamber’den (s.a.v.) sonra, onun iddiâlarının doğruluğunu ortaya koyan delil, ancak onun havârîsidir. (114)
RECEBİYYÛN: Her zaman kırk kişi olup Hak Teâlâ’nın azametinde müstağrak olarak kalmış haldedirler. Kur’ân-ı Kerîm’de “Kuşkusuz biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız” (115) âyetinde istiğrâk hâline atıfta bulunan “kavl-i sakîl (ağır söz)” tâbiriyle bunlara işâret edilmektedir. Bu kimselere recebiyyûn denmesinin sebebi, bunların yukarıda sözü edilen istiğrâk hallerinin Receb ayında vâki olmasıdır. Bunları herkes bilemez; ama onlar birbirlerini bilirler. Bâzısı doğuda, bâzısı batıda, bâzısı değisik yerlerde, bâzısı da bütün şehirlere dağılmış vaziyette bulunurlar. İstiğrâk hâli bu kimselere Receb ayının ilk günü gelirse bunlar ateşli bir humma hastalığına yakalanmış gibi yataklara düşerler; üzerlerine büyük bir ağırlık çöktüğünden hiç hareket edecek mecalleri kalmaz; ne yerlerinde rahatça durabilirler, ne oturabilirler, ne el ve ayaklarını kımıldatabilirler ve ne de gözlerini açabilirler; öylece bulundukları yere dayanıp kalırlar. İkinci gün bu durum bir parça hafifler; üçüncü gün daha da azalır. Üç günden sonra artık konuşmaya başlayabilirler. Receb ayı sona erince onlar bütün mugayyebâta muttali olmuş olurlar. Şâban ayı gelince de işlerine güçlerine dönüp, tâcir olan ticâretiyle, sanatkâr olan da sanatıyla meşgul olur. (116)
İbn Arabî, recebiyyûnun Yemen, Şam ve Diyarbakır gibi çesitli beldelere dağılmış vaziyette bulunduklarını ve bunlardan biriyle Diyarbakır’ın Düneysir kasabasında karşılaştığını, çok arzulamasına rağmen recebiyyûndan daha başka birine ondan sonra rastlayamadığını bildirmektedir. Onun anlattığına göre Düneysir’de karşılastığı bu zat, Şia’dan Râfizî olan kimseleri, kalabalık arasında bulunsalar bile, domuz sûretinde görerek kolaylıkta tanıyabilmekteydi. Hattâ Râfizî olduğu halde aslâ bilinmeyecek biçimde bunu gizleyen bir kimseyi bile domuz şeklinde görerek onun içyüzünü rahatlıkla bilerek: “Sen Şiî-Râfizî’sin. Hemen Allah’a tevbe et!” diye seslenir ve o adam da hayretler içerisinde kalırdı. Eğer o kişi tevbe eder ve tevbesinde samîmî olursa artık onu insan sûretinde görmeye başlar; yok eğer yalan yere tevbe etmişse onu tekrar domuz şeklinde görür ve “Yalan söylüyorsun. Gerçekten tevbe etmedin” diye tekrar uyarırdı. Bu açıdan kesinlikle yanılmaz ve aldanmazdı. İşte recebiyyûnun en önemli özelliği, sünnî olmayanları domuz sûretinde görerek hemen teşhis edebilmeleridir. (117)
HÂTEM: İbn Arabî’ye göre hâtem (118) her zamanda bir kişi olmakla birlikte, iki türlü velâyet bulunduğundan, bu her iki velâyet türü için de birer hâtem bulunur. (119) Nitekim bir hâtem vardır ki onunla velâyet-i Muhammediyye hatmolup sona erer ve Muhammed (s.a.v.) ümmetinin evliyâsı arasında ondan yüce kimse yoktur. (120) Başka bir hâtem daha vardır ki Hz. Âdem’den kıyâmete kadarki velîlik mertebeleri olan velâyet-i âmme de onunla sona erer. O da Hz. Îsâ’dır (a.s.). İbn Arabî’ye göre Îsâ (a.s.), mülk devresinin hâtemi olduğu gibi, aynı zamanda hâtemü’l-evliyâdır. Ona göre kıyâmet gününde Hz. Îsâ’nın, biri ümmet-i Muhammed ile ve biri de diğer peygamberlerle olmak üzere iki haşrı olacaktır. (121) Zîrâ hatm-i nübüvvet zamanla sınırlı olup, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile sona erdiği halde hatm-i velâyet zaman üstüdür; ezelden ebede kadar sürer. Zîrâ nübüvvet nebînin, velâyet ise Allâhü Teâlâ’nın vasfıdır. (122)
Ahmed Avni Konuk’un Fusûs şerhinde kaydedildiğine göre ise dört türlü hâtem vardır: Birincisi hâtem-i kebîr olup, hulefâ-i râşidînin sonuncusu olması hasebiyle bu, Hz. Ali b. Ebî Tâlib’dir. İkincisi hâtem-i sağîr olup, ahlâken Hz. Peygamber’e (s.a.v.) benzemekle birlikte derece olarak onun altında bulunan, âhir zamanda ortaya çıkacak olan ve adı Muhammed olan Mehdî’dir. Üçüncüsü hâtem-i asgar olup, hem sûrî ve hem de mânevî tasarrufâta câmi’ olan Muhyiddîn ibn Arabî’nin kendisidir. (123) Dördüncüsü ise hâtem-i ekber olup, velâyet-i âmmenin kendisiyle hatmoldugu Hz. Îsâ’dır (a.s.). (124)
Bâzılarının zannettiği gibi İbn Arabî, hâtemü’l-evliyâdan sonra velînin gelebileceği ihtimâlini reddetmez. Ümmet-i Muhammed’de veya başka bir toplumda, bilgilerini nebîlerden verâsetle alan velîler ortaya çıkabilir. Onun reddettiği; hiç kimsenin, doğrudan hakîkat-i Muhammediyyeden ilm-i bâtına ulaşamayacağıdır. Biten velâyet, genel anlamdaki velâyet değil; hakîkat-i Muhammediyyeden verâsetle gerçekleşen velâyettir. Ondan sonra gelecek velîler, Hz. Muhammed’in vârisleri değil; diğer nebîlerin vârisleri veya müslümanların velîleridir. Bunların elde edecekleri bilgi, hâtemü’l-evliyâ aracılığıyladır. Bu şekilde nebî ve velîlerin, ilimlerini rûh-i Muhammedîden istimdâd etmeleri gibi, hâtemü’l-evliyâ da, velîlerin ilimlerini elde ettikleri yeni bir mânevî kaynak hâline dönüşmektedir. (125)
MUSTAFÛN (MÜCTEBÛN): Bunlar üçyüz kişiden müteşekkil olup bundan fazla ya da az olmazlar. Hz. Âdem (a.s.) kalbi üzere olup kemâlâtları ve kalplerine gelen ilim, Hz. Âdem’inki (a.s.) gibidir. İbn Arabî’nin bildirdiğine göre bu üçyüz kişi ona mâlum olmuştur. Onların duâları şöyledir: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eger bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, muhakkak ziyâna uğrayanlardan oluruz.” (126) Onlar, bu âyet-i kerîmeyi çok sevdikleri gibi, bu âyeti sürekli okuyan kimseyi de severler. İlâhî mârifet, önce melekler ve peygamberler vâsıtasıyla bu kimselerin kalbine gelir; sonra da onlar aracılığıyla diğer iyi insanların kalplerine iner. Bu üçyüz kişiden her biri, üçyüz ilâhî ahlâkı üzerlerinde taşırlar ve insanlardan biri bu ahlâklardan herhangi biriyle ahlâklanırsa o kişi saâdete erer. (127)
AHYÂR: Bunların sayısının yedi veya üçyüz olduğu rivâyet edilir. (128) İbn Arabî, ise ahyârın sayısının tesbit edilemeyeceğini söyler. Ona göre ahyârın sayısı değişse bile yeryüzündeki varlıkları sürer. Ne var ki İbn Arabî başka bir yerde de bunların sayısının kırk olduğunu söyler.129 O, ahyâr ile ilgili görüşlerine Kur’ân-ı Kerîm’in Sâd sûresindeki şu âyeti delil gösterir: (130) “Onlar bizim katımızda seçkinlerden, hayırlılar(el-ahyâr)dandır.” (131) İbn Arabî’ye göre ahyâr, Nuh Peygamber kalbi üzere olup ümmet-i Muhammed’dendir. Makamları gayret makamıdır; dîne aykırı olan her şeye incinirler. (132) Nitekim Nuh sûresinde Allâhü Teâlâ bunlara işâretle: “Rabbim! Beni, anamı-babamı, inanarak evime gireni, inanan erkek ve kadınları bağışla; zâlimlerin de sâdece helâkini arttır!” (133) buyurur. (134)
SULEHÂ: İbn Arabî, bunların her zaman beş kişi olduklarını söyler. Bu kimseler Cebrâil (a.s.) kalbi üzere olup ilimleri, makamları ve mertebeleri ondan fazla olmaz. Haşr oldukları zaman bile Hz. Cebrâil (a.s.) ile haşr olurlar. (135) İsmâil Hakkı Bursevî (1137/1725), ruhların hükümdârı olan Cebrâil’in nefesinden ve ilminin feyzinden kalbler nasıl hayat buluyorsa, tarîkat ehlinin hükümdarları olan bu beş kişinin nefes ve ilim feyzinden de gönüllerin hayâta kavusacağını söyler. (136)
ON RİCÂLÜ’L-GAYB: Bu gayb erenleri her zamanda on kişi olurlar. Husû ve hudû ehli olup yeryüzünde âheste âheste yürürler; âheste âheste, yumusak ve fısıltı şeklinde konuşurlar. Dâimâ Cenâb-ı Hak ile münâcât ve müsâhede hâlinde bulunurlar; ondan başkasını bilmezler. İbn Arabî’ye göre su âyet onların hallerine çok uygundur: “Rahmân’ın kulları öyle kimselerdir ki yeryüzünde mütevâzi olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarlarsa “selâm” derler.” (137) Bunlar gayet hayâ ehli olurlar; birisi kötü bir söz söylese vücudlarına bir titreme gelir ve kendi hallerinde bir gerileme olacağını düşünürler. Bâzı kimseler, cinlerin sâlih olanlarına; bâzıları da ilmin ve rızkın gaybden kendilerine ulastığını bilen kimselere ricâlü’l-gayb derler. (138)
RİCÂLÜ KUVVETİ’L-İLÂHİYYE (RİCÂLÜ’L-KAHR): Devamlı sekiz kişidirler. Allâhü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de onların hâlini: “...kâfirlere karsı çok siddetlidirler (katıdırlar)...” (139) âyetiyle îzah eder. Bunların esmâullâhtan zikirleri “Zü’l-Kuvveti’l-Metîn” olup, Hak Teâlâ onlara o kadar büyük kuvvet vermiştir ki ne isterlerse yapabilirler ve insanların nefslerine nasıl isterlerse o şekilde himmet ederler. Muhyiddin ibn Arabî: “Fas sehrinde Ebû Ali ed-Dekkak adında bir kimse vardı. O bu tâifedendi ve onun dışındaki bâzı mesâyih de bu tâifedendir” demektedir. (140) İbn Arabî’ye göre bu sekiz kişinin ilk beşi şiddetle, son üçü de yumuşaklıkla muâmelede bulunan kimselerdir. Bunların makamı peygamberlerden bir basamak aşağıdadır ki Cenâb-ı Hak bunlar hakkında: “Ona yumusak söz söyleyiniz” (141) ve “Allâh’ın rahmeti sebebiyledir ki sen onlara yumusak davrandın...” (142) buyurmuştur. İbn Arabî, bu tür kimselerle karşılaştığını ve onlardan istifâde ettiğini bildirmektedir. (143)
RİCÂLÜ’L-CENÂN (ATF-I İLÂHÎ): On beş kişi olup görevleri halka şefkat ve merhamet edip hepsine aynı nazarla bakmaktır. Mü’min olsun, kâfir olsun, Allâhü Teâlâ yarattığından, herkesi bir nazar üzere görürler. Hak Teâlâ bu kimselere aslâ velâyet-i zâhire vermez. Zîra velâyet-i zâhire için bâzı haller gereklidir; ne fazlaca gazap, kahır ve güç lâzımdır ve ne de fazlaca yumuşaklık, şefkat ve merhamet gereklidir. İbn Arabî, Allâhü Teâlâ’nın haklarında: “...ve rahmetim her şeyi kaplamıştır..” (144) buyurduğu bu kimselerle bir arada bulunduğunu bildirmektedir. (145)
RİCÂLÜ’L-FETH: Yirmi dört kişidirler. Ehlullâhın gönlüne ne feth olunursa hep onların vâsıtasıyla feth olunur; yâni ne kadar mârifet ve esrâr varsa hep onların himmetleriyle feth olunur. Bunlar yeryüzüne dağılmış durumda olup bir arada bulunmazlar. Ancak ikisi doğuda, ikisi batıda, ikisi kuzeyde ve ikisi de güneyde bulunurlar; diğerleri dört bir tarafta kendi yerlerinde dururlar. İbn Arabî’nin bildirdigine göre; “Allah insanlara bir rahmet açtı mı onu tutan olamaz; onun (Allâh’ın) tuttuğunu da ondan (Allah’tan) sonra salacak yoktur. O üstündür; hüküm ve hikmet sâhibidir” (146) ve “Allah yedi göğü tabaka tabaka yarattı” (147) âyetleri ricâlü’l-fethe işâret etmektedir. (148)
RİCÂLÜ MAÂRİCİ’L-ULÂ: Bunlar yedi kişi olup, her nefeste Allâhü Teâlâ’ya mîraçları vardır ve her mîraçta ayrı bir ilim tahsil ederler. Bâzıları bunların ebdâlden olduklarını düşünmüşlerdir. Enfüsî âlemin en yüce şahsiyetlerinden olduğunu söyleyerek “...ve siz üstünsünüz ve Allah sizinle berâberdir...” (149) âyet-i kerîmesini onlara işâret olarak değerlendiren İbn Arabî, bu zümreden olan ricâlullâh ile karşılastığını ve onların hallerine muttali olduğunu belirtmektedir. (150)
RİCÂLÜ TAHTE’L-ESFEL: Bunlar on bir kişi olup gıdâları ve hayat kaynakları nefes-i Rahmân’dır. “...Sonra onları aşağıların aşağısına (esfele sâfilîn) gönderdik...” (151) âyetini onlara işâret sayan İbn Arabî, buradaki “esfele sâfilîn”den kastedilenin tabîat âlemi olduğunu ve Allâhü Teâlâ’nın bu kişileri o tabîat âlemini hayatta tutmaları için gönderdiğini söylemektedir. Zîrâ aslında tabîat âlemi ölüdür; Allah, bu kişilere bahşettiği nefes-i Rahmân ile o âlemi diri tutmaktadır ve böylece kâinatta hayat akıp gitmektedir. Şu halde Allâh’ın dışındaki her şey (mâ-sivallâh) canlılık ile ölüm arasında olup “vücud olarak diri,” fakat “hükmen ölüdür.” Cenâb-ı Hak: “İnsan önceden hiçbir şey değilken kendini nasıl yarattığımızı düşünmüyor mu?” (152) buyurmakla buna işâret etmektedir. Zîrâ Allâhü Teâlâ insanın “şey’iyyet”i (153) konusunda ondan, olduğu gibi kendisiyle berâber olmasını istiyor; oysa o bu “şey’iyyet” değildir. Bu yüzden insan “vücûden diri, hükmen ölü”dür. (154)
RİCÂLÜ İMDÂDİ’L-İLÂHÎ ve’l-KEVNÎ: Üç kişi olup Hak Teâlâ’dan istimdâd edip halka medet ederler. Ancak katılık ve kahır ile değil, yumuşaklık ve lütuf ile halka faydaları dokunur. Kısacası Hak’tan alıp halka verirler. Bir kısmı erkek ve bir kısmı da kadın olabilir. Bunlar halka o kadar yumuşak davranırlar ki görenler onun halka bir faydasının dokunmayacağı gibi halktan yardım talep edecek sanırlar. Bu üç kişiden birinin yardımı süreklidir, hiç bir zaman kesintiye uğramaz; makamları da değismez ve Cenâb-ı Hak huzûrunda halkın işlerini görürler. “Allah ki ondan başka ilâh yoktur; dâimâ diri ve yaratıklarını koruyup yöneticidir” (155) âyeti bu kimseye işâret eder. Bunlardan biri de melekût âleminde meleklerle berâber bulunur. Bunun hal ve makamı değişebilir; her zaman ayrı bir sûret üzere çeşitli haller vâki olur. Bu kimse meleklerden yardım görür. Birisi de mülk âleminde, insanlar arasında bulunur. Bunun da makamı ve mertebesi değişir. Bu kimse insanlardan ve hayvanlardan yardım görür. Şeyh Muhyiddin İbn Arabî bunlardan Mûsâ b. İmrân adlı birine İşbîliyye kentinde rastladığını ve zamânın büyüğü olan bu kişiyle sohbet ettiğini bildirir. (156)
İLÂHİYYÛN (RAHMÂNİYYÛN): Her zaman üç kişi olurlar. Ebdâl olmadıkları halde bâzı halleri onlara benzer. Sürekli hâtiften bir tür ses işitmekte olan bu kimselere bu sûretle vahy-i ilâhî olur. Bu zümreden olan kişilerle ilgili olarak Muhyiddin İbn Arabî şunları söylemektedir: “O sesi onların nasıl işittikleri, mânâlarını nasıl bildikleri veya vâsıtasız olarak anlayıp anlamadıkları konusu bana mâlum olmadı. Durumlarını en iyi biçimde ancak Allah bilir. Ben birisine bu kimseler hakkında sordum; cevap vermedi. Hak katından da hallerinin nasıl olduğuna dâir bana bir bilgi gelmedi.” İbn Arabî, “Onların beyt(ullah) yanındaki namazları da ıslık çalmaktan... ibârettir” (157) meâlindeki âyetin, devamlı olarak duydukları şıngırtıya benzer bir sesle ilâhî hitâba muhâtap olan bu kimseleri târif ettiğini söyler. (158)
RİCÂLÜ’L-AYN: Her zaman bir kişi olup makamına sakîtu’r-refref denir. Şânı ve hâli yüce bir kimsedir. Muâmelesi dâimâ Allâhü Teâlâ ile olup, kendi nefsiyle meşgul olur ve nazarı oldukça etkilidir. Muhyiddin ibn Arabî, Konya’da, oldukça kötü ve zelîl bir haldeki böyle birini gördüğünü söyler. Bu kimsenin pek çok maârif-i ilâhiyyeye sâhip ve gayet ehl-i hayâ bir zat olduğunu bildirir. (159)
RİCÂLÜ’L-GANÎ BİLLÂH: İki kişi olup, Hak Teâlâ gınâ (zenginlik) makamını onlarla muhâfaza eder. Bu iki kişiden biri Hakk’a izâfe edilmiştir ki o en yücedir; öbürü nefse izâfe edilmiştir ki o da en aşağıdır. Yâni biri şehâdet âlemine medet verir ve orada ne kadar zenginlik varsa onun sebebiyle olur; diğeri de melekût âlemine medet verir ve orada da ne kadar zenginlik varsa onun sebebiyle olur. Bu kimseye de âlem-i ulvîden beşer olmayan biri medet verir ki bunu da sayarsanız ricâlü’l-ganî üç olur. Ancak yalnızca beşerden olanları sayarsanız iki olur. Ricâlü’l-ganî hâtun kişiden de olabilir. “...Allah âlemlerden zengindir (ganî)...” meâlindeki âyetlerin (160) bunlara işâret ettiğini belirten İbn Arabî, bu üç kişiyi tanıma husûsunda kendisine az da olsa bir bilgi verildiğini ifâde etmektedir. (161)
RİCÂLÜ AYNİ’T-TAHKÎM VE’Z-ZEVÂİD: Her zaman on kişi olurlar; fazla ve az olmazlar. Tasarruf makamında olurlar. Halleri, gaybe yakînen îman etmiş olanların hâlidir; gayb âlemi onlara şehâdet âlemi gibi görünür. (162) İbn Arabî, bu kimselerle ilgili olarak şu âyetleri zikreder: (163) “‘Rabbim! İlmimi arttır!’ de!” (164) “...îmanlarına îman katsınlar (îmanlarını arttırsınlar) diye...” (165) “...Bu onların îmanlarını arttırır ve onlar sevinirler.” (166) “Kullarım, sana benden sorar(lar)sa (söyle): Ben onlara yakınım. Duâ eden, bana duâ ettiği zaman onun duâsına karşılık veririm...” (167)
BÜDELÂ: İbn Arabî’nin bildirdiğine göre büdelâ, her zaman on iki kişi olup bunlar ebdâlden farklıdırlar. Yeryüzünde kimse tarafından bilinemeyen bu kişileri ancak gök ehli bilebilir. Ne zaman ki bunlardan biri, diğerlerini bulamasa; hemen onların yerini alır ve hepsinin işlerini görür. Böyle olunca da her biri geri kalanının aynı olduğundan, bu kimselere büdelâ denmiştir. Allâhü Teâlâ, bütün âlemin kemâlâtını bir şahısta toplayabileceğinden, bu, Cenâb-ı Hakk’ın kudreti dışında değildir. Sayıca nükabâya benzemekle birlikte yaptıkları işler bakımından insanların ebdâl sandıkları bu kimselerle ilgili olarak Kur’an’da: “...O sanki odur (tıpkı onun gibidir)...” (168) buyrulur. Yâni sanki onun aynıdır ve o odur; ona ancak nefsi ve aynı bakımından benzer. (169)
RİCÂLÜ’L-İSTİYÂK: Beş kişi olup, dâimâ şevk ve iştiyak hâlinde bulunurlar. Müşâhedeye nâil olan bu kişilerin vasfını bir şâir şöyle tasvîr eder: “Lestü edrî etale leylî em lâ / Keyfe yedrî bi-zâke men yetekallâ.” Yâni; gecenin uzun mu ya da kısa mı olduğunu bilmem. Bir kimse Cenâb-ı Hak tarafından istenmiş olsa, gecenin kısa mı uzun mu olduğunu nasıl idrâk edebilsin? (170)
RİCÂLÜ EYYÂMİ’S-SİTTE: Altı kişi olup, Allâhü Teâlâ Âdem’i (a.s.) yaratırken altı yönün (cihât-ı sitte) sultanlığını onlara vermiştir. Onların tesbîhi: “Andolsun, biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık; bize hiç bir yorgunluk dokunmadı” (171) âyetidir. İbn Arabî’nin verdiği bilgilere göre ricâlü eyyâmi’s-sitte, insan vücûdunda bulunan altı yöne etkisi olan kişilerdir. O, bu zümreden olan İbn Hârun er-Resîd es-Sebetî ile Kâbe’yi tavâf ederken 599 (1202-03 M.) senesinde karşılaşmasını anlatır. Ayrıca Anadolu’da (Rûm) Erzinli bir zâta daha rastladığını; o şahsın bu zümreden olduğunu gözünden ve sohbetinden tanıyarak bildiğini; aynı kişiyle Şam’da, Sivas’ta, Malatya’da, Kayseri’de ve Harran’da çesitli zamanlarda karşılaştığını ifâde eder. (172)
RİCÂLÜ’L-İLÂHİYYE: Dört kişi olup, evtâda onlar medet ve yardım ederler. Çoğunlukla halleri rûhânî, kıbleleri semâvîdir ve yeryüzünde bilinip tanınmazlar. Gök ehli dışında kimse onları bilemez. Bu dört kişiden birini Hak Teâlâ şu sözünde istisnâ eylemiştir: “Sûr’a üflenmiş, göklerde ve yerde olan (korkudan) bayılmışlar; ancak Allah’ın dilediği sarsılmamıştır...” (173) Bu dört kişiden ikincisinin uçsuz bucaksız, sınırsız ilmi ve yüce makamı vardır. Üçüncünün de sınırsız, çok yüce himmeti vardır. Dördüncünün ise kendisinin hiç bir irâdesi olmaksızın elinden çok işler ortaya çıkar. Bu dört kimsenin yüce mertebeleri gökleri kaplamıştır. Biri Hz. Resûlüllâh (s.a.v.) kalbi üzere, biri Hz. Şuayb (a.s.) kalbi üzere, biri Hz. Sâlih (a.s.) kalbi üzere ve biri de Hz. Hûd kalbi üzeredir. Muhyiddin İbn Arabî: “Evliyâda bunlar gibi kimse yoktur. Elhamdülillâh, Dımaşk’ta bunlarla buluştum ve tanıdım. Ama bir kere daha önceki zamanda Endülüs’te buluşmuş ve o vakit de bilmiştim. Sonra Dımaşk’ta buluşunca hâlime çok şükrettim” der. İbn Arabî’nin bildirdiğine göre bu dört kişiden birine Azrâil, birine Cebrâil, birine Mîkâil ve birine de İsrâfil nezâret eder. Bunlardan biri Allâh’a amâ’ (ahadiyyet veya vâhidiyyet ertebesinde) iken, biri arsa nisbetle, biri semâya nisbetle ve biri de yeryüzüne nisbetle ibâdette bulunur. Böylece bütün kâinâtın ibâdeti, bu dört kişi üzerinde toplanmış olur. (174)
(Devam edecek..)
Dr. Ahmet ÖGKE
Yüzüncü Yıl Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi
Tasavvuf Tarihi ve Felsefesi Anabilim Dalı
KAYNAKLAR:
74 - el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 70; Ayrıca bk.. Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, ss. 188-189
75 - Safer Baba, Istılâhât-ı Sofiyye, s. 79
76 - Ahmed Ziyâüddin Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, Terc.: Rahmi Serin, Velîler ve Tarîkatlarda Usûl içinde, Pamuk Yay., İstanbul, 1987, s. 41; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 350
77 - Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 45-46
78 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 274-275; Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 265
79 - Medâr: Degirmenin alt tasına yerlestirilen ve üst tasın dönmesini saglayan demir, demektir. Kutb-i medâr, “Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kalbi” mânâsına gelmektedir. (Bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, ss. 299-300) İmâm-ı Rabbânî’nin kutb-i medâr terimi, İsmâil Hakkı Bursevî’de kutb-i vücûd olarak göze çarpmaktadır. (Bk.: Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 299; c. II, s. 69)
80 - Aynı sekilde Bursevî de kutbu, kutb-i vücûd ve kutb-i irsâd olmak üzere ikiye ayırır. Bu iki tür kutub, kutublukta müsterek olmakla birlikte, kutb-i vücûd âlemin medârıdır ve her zamanda bir kisi olur; kutb-i irsâd ise çok sayıda olur. Kutb-i vücûd, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerine ehil olan kimsedir ki ulûhiyyet hakîkatinin sırrı ondadır. Zîrâ o, halîfetullâhtır ve Allâh’ın bütün isimlerinin mecmûudur. (Bk.: Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 299)
81 - İmâm-ı Rabbânî Ahmed el-Fârukî es-Serhendî, el-Mektûbât, Fazilet Nesriyat, İstanbul, ts., c. I, ss. 229, 235
82 - el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 16; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 323; Ayrıca bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 246; İmâmân’ın 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 44-45
83 - İbn Arabî, Tedbîrât, s. 204
84 - Cin, 72/19
85 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 275-276
86 - Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, ss. 324-325; Ayrıca bk.: el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 18; Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 169; Evtâd’ın 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 43-44
87 - Ebû Hafs Sihâbüddin Ömer es-Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif [Avârif], Terc.: Hasan Kâmil Yılmaz, (Tasavvufun Esasları), İrfan Gündüz, Vefa Yayıncılık, İstanbul, 1990, s. 200
88 - el-Gazzâlî, İhyâ, c.I,s. 289
89 - el-Hucvirî, Kesfü’l-Mahcûb, s. 346
90 - İbn Arabî, Tedbîrât, s. 307 vd.
91 - Nebe’, 78/6-7
92 - A’râf, 7/17
93 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 269-273, 276-278; c. I, s. 52; c. II, ss. 400-404. Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 268
94 - İbn Arabî, a.g.e., c. XI, s. 276
95 - İbn Arabî, a.g.e., c. II, s. 401
96 - es-Sülemî, Tabakat, s. 51
74 - el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 70; Ayrıca bk.. Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, ss. 188-189
75 - Safer Baba, Istılâhât-ı Sofiyye, s. 79
76 - Ahmed Ziyâüddin Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, Terc.: Rahmi Serin, Velîler ve Tarîkatlarda Usûl içinde, Pamuk Yay., İstanbul, 1987, s. 41; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 350
77 - Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 45-46
78 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 274-275; Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 265
79 - Medâr: Degirmenin alt tasına yerlestirilen ve üst tasın dönmesini saglayan demir, demektir. Kutb-i medâr, “Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kalbi” mânâsına gelmektedir. (Bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, ss. 299-300) İmâm-ı Rabbânî’nin kutb-i medâr terimi, İsmâil Hakkı Bursevî’de kutb-i vücûd olarak göze çarpmaktadır. (Bk.: Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 299; c. II, s. 69)
80 - Aynı sekilde Bursevî de kutbu, kutb-i vücûd ve kutb-i irsâd olmak üzere ikiye ayırır. Bu iki tür kutub, kutublukta müsterek olmakla birlikte, kutb-i vücûd âlemin medârıdır ve her zamanda bir kisi olur; kutb-i irsâd ise çok sayıda olur. Kutb-i vücûd, Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerine ehil olan kimsedir ki ulûhiyyet hakîkatinin sırrı ondadır. Zîrâ o, halîfetullâhtır ve Allâh’ın bütün isimlerinin mecmûudur. (Bk.: Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 299)
81 - İmâm-ı Rabbânî Ahmed el-Fârukî es-Serhendî, el-Mektûbât, Fazilet Nesriyat, İstanbul, ts., c. I, ss. 229, 235
82 - el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 16; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 323; Ayrıca bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 246; İmâmân’ın 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 44-45
83 - İbn Arabî, Tedbîrât, s. 204
84 - Cin, 72/19
85 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 275-276
86 - Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, ss. 324-325; Ayrıca bk.: el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 18; Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 169; Evtâd’ın 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 43-44
87 - Ebû Hafs Sihâbüddin Ömer es-Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif [Avârif], Terc.: Hasan Kâmil Yılmaz, (Tasavvufun Esasları), İrfan Gündüz, Vefa Yayıncılık, İstanbul, 1990, s. 200
88 - el-Gazzâlî, İhyâ, c.I,s. 289
89 - el-Hucvirî, Kesfü’l-Mahcûb, s. 346
90 - İbn Arabî, Tedbîrât, s. 307 vd.
91 - Nebe’, 78/6-7
92 - A’râf, 7/17
93 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 269-273, 276-278; c. I, s. 52; c. II, ss. 400-404. Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 268
94 - İbn Arabî, a.g.e., c. XI, s. 276
95 - İbn Arabî, a.g.e., c. II, s. 401
96 - es-Sülemî, Tabakat, s. 51
97 - es-Sühreverdî, Avârif, s. 296
98 - Muhammed b. İshak el-Buhârî el-Kelâbâzî, et-Taarruf li-Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf, Terc.: Süleyman Uludag, (Doguş Devrinde Tasavvuf), Dergâh Yay., II. baskı, İstanbul, 1992, s. 206
99 - el-Gazzâlî, İhyâ, c.I,s. 289
100 - Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 326; Ebdâl’in 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 42-43. Krs.: el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 19
101 - Yedi İklim: Dünyânın yedi kösesi, bucagı. Burada kastedilen, dünyânın her tarafıdır. Su âyet, yedi iklîmeisâret sayılmıstır: “Yeryüzünde bulunan agaçlar kalem olsa, deniz(ler) de (mürekkep olsa) arkasından yedi deniz (daha gelip) ona yardım etse de (Allâh’ın kelimeleri yazılsa) yine (bunlar tükenir) Allâh’ın kelimeleri tükenmez...” Lokmân, 31/27
102 - Bunlardan ilk dördü, aynı zamanda evtâdın ismini tasırlar. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 279; c. II, s. 400. Yâni bu yedi ebdâlden dördü, evtâddan olusmaktadır. İbn Arabî, ayrıca su bilgileri de verir: “Hakîkatte ebdâl yedidir; bunlardan dördü evtâd, diger ikisi imâmân ve yedincisi de kutubdur.” Bk.: İbn Arabî, a.g.e., c. II, s. 400
103 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 278-281; c. II, ss. 376-387. Krs.: İbn Arabî, Tedbîrât, ss. 231-232; İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, ss. 265-268
104 - İbn Arabî, a.g.e., c. XI, s. 280
105 - Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 370; Ayrıca bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, ss. 378379; Nükabâ’nın 10 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, s. 41
106 - el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 108
107 - İsmâil Hakkı Bursevî de bunların sayısının on iki oldugunu söyler. Bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 379 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 314. sayfasından naklen)
108 - Çünkü yörüngelerinde sâbit duran yıldızların da kendi burçlarında bir hareketleri vardır. Bu gizli hareketlilik, bâzen yüzlerce yıllık bir süreyle kesilebilmekte ve bu sebeple de astronomi bilginleri tarafından hissedilememektedir. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 281-282
109 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 281-282; Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, ss. 268-269
110 - el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 105; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, s. 42; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 368; Ayrıca bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 378
111 - İsmâil Hakkı Bursevî de bunların sayısının sekiz oldugunu söyler. Bk.: Uludag, a.g.e., s. 378 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 315. sayfasından naklen)
112 - Nücebâ’nın 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, s. 42
113 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 282-283; c. I, s. 52. Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 268
114 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 283-284
115 - Müzzemmil, 73/5
116 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 285-289
117 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 286-287. Ayrıca burada İbn Arabî, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e içlerinden kin besleyip Hz. Ali’ye sevgi duyan iki kisinin içyüzlerini tanıyan bir seyhin hikâyesini de anlatmaktadır.
118 - Hâtem, hem “bir seyi tasdîk eden mühür” ve hem de “sonuncu” mânâlarına gelmektedir. Bu bakımdan hâtemü’-l-evliyâ, hem “bütün velîleri tasdîk eden mühür” ve hem de “velîlerin sonuncusu” demek olur.
119 - Bu iki türlü velâyet ve hâtem için ayrıca bk.: Ebu’l-A’lâ el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, Terc.: Mehmet Dag, II. baskı, Kırkambar Yay., İstanbul, 1999, ss. 106-109
120 - Bu tür velâyetin hâteminin bizzat Muhyiddîn ibn Arabî olduguna dâir bk.: el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, s. 107
121 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 289-290; c. III, ss. 175-177
122 - Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 211
123 - Nitekim Muhyiddîn ibn Arabî, kendisinin hâtemü’l-evliyâ oldugunu bizzat îlân etmektedir. Bk.: Toshihiko İzutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar Kavramlar, Terc.: Ahmed Yüksel Özemre, Kaknüs Yay., İstanbul, 1998, s. 379; el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, ss. 107109
124 - Konuk, Fusûs Serhi, c.I, s. 213
125 - Ebu’l-A’lâ el-Afîfî, et-Tasavvuf Sevratün Rûhiyyetün fi’l-İslâm [et-Tasavvuf], Terc.: Ekrem Demirli-Abdullah Kartal, İz Yay., İstanbul, 1996, ss. 266-267; Bu konuda geniş bilgi için ayrıca bk.: İzutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar Kavramlar, ss. 378-384
126 - A’râf, 7/23. İbn Arabî, ayrıca bunlar hakkında su âyeti de zikreder: “Sonra Kitâb’ı kullarımız arasından seçtiklerimize (istafeynâ) mîras verdik. Onlardan nefsine zulmeden, orta (yolda) giden ve Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçen vardır. Bu bir fazl-ı kebîrdir.” Fâtır, 35/32
127 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 290-294
128 - Bk.: Tahsin Yazıcı, “Ahyâr”, DİA, c. II, ss. 194-195
129 - Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 296
130 - Bk.: İbn Arabî, a.g.e., c. II, ss. 3, 31
131 - Sâd, 38/47
132 - Buna isâretle, İbrâhim b. Edhem (161/777), devrinin İskenderiyeli sûfîlerden Eslem b. Yezîd el-Cühenî’nin su sözünü aktarır: “Ahyâr ile sohbet ederken sakın onları kızdırma! Zîrâ onların kızdıgı seye Allah da gazaplanır ve onların râzı oldugu seyden o da râzı olur.” Bk.: es-Sülemî, Tabakat, s. 32
133 - Nûh, 71/28
134 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 296-297
135 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 302
136 - Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 95 (İsmâil Hakkı Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 324. ve 328. sayfalarından naklen)
137 - Furkan, 25/63. İbn Arabî bunların halleriyle ilgili olarak ayrıca su âyeti de zikreder: “...Rahmân’ın huzûrunda sesler kısılır; fısıltıdan baska bir sey isitemezsin.” Tâhâ, 20/108
138 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 306-308. Krs.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 381 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 326. sayfasından naklen)
139 - Fetih, 48/29
140 - İbn Arabî’nin bu sözü için bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 312-313. Ayrıca burada İbn Arabî, bu zümreden olan ve bâzı acâyip durumları ve garip halleri bulunan kisilerle Endülüs’te karsılastıgını, hattâ kendi seyhlerinden bâzılarının da bu zümreden oldugunu haber vermektedir.
141 - Tâhâ, 20/44
142 - Âl-i İmrân, 3/159
143 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 312-313
155 - Bakara, 2/255
156 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 322-324
157 - Enfâl, 8/35
158 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 324-326
159 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 328-329
160 - Bk.: Âl-i İmrân, 3/97; Ankebût, 29/6
161 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 329-330
162 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 331-333
163 - Bk.: İbn Arabî, a.g.e., c. XI, s. 332
164 - Tâhâ, 20/114
165 - Fetih, 48/4
166 - Tevbe, 9/124
167 - Bakara, 2/186
168 - Neml, 27/42
169 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 333
170 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 334
171 - Kaf, 50/38
172 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 335-336
173 - Zümer, 39/68
174 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 315-317
98 - Muhammed b. İshak el-Buhârî el-Kelâbâzî, et-Taarruf li-Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf, Terc.: Süleyman Uludag, (Doguş Devrinde Tasavvuf), Dergâh Yay., II. baskı, İstanbul, 1992, s. 206
99 - el-Gazzâlî, İhyâ, c.I,s. 289
100 - Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 326; Ebdâl’in 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, ss. 42-43. Krs.: el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 19
101 - Yedi İklim: Dünyânın yedi kösesi, bucagı. Burada kastedilen, dünyânın her tarafıdır. Su âyet, yedi iklîmeisâret sayılmıstır: “Yeryüzünde bulunan agaçlar kalem olsa, deniz(ler) de (mürekkep olsa) arkasından yedi deniz (daha gelip) ona yardım etse de (Allâh’ın kelimeleri yazılsa) yine (bunlar tükenir) Allâh’ın kelimeleri tükenmez...” Lokmân, 31/27
102 - Bunlardan ilk dördü, aynı zamanda evtâdın ismini tasırlar. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 279; c. II, s. 400. Yâni bu yedi ebdâlden dördü, evtâddan olusmaktadır. İbn Arabî, ayrıca su bilgileri de verir: “Hakîkatte ebdâl yedidir; bunlardan dördü evtâd, diger ikisi imâmân ve yedincisi de kutubdur.” Bk.: İbn Arabî, a.g.e., c. II, s. 400
103 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 278-281; c. II, ss. 376-387. Krs.: İbn Arabî, Tedbîrât, ss. 231-232; İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, ss. 265-268
104 - İbn Arabî, a.g.e., c. XI, s. 280
105 - Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 370; Ayrıca bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, ss. 378379; Nükabâ’nın 10 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, s. 41
106 - el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 108
107 - İsmâil Hakkı Bursevî de bunların sayısının on iki oldugunu söyler. Bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 379 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 314. sayfasından naklen)
108 - Çünkü yörüngelerinde sâbit duran yıldızların da kendi burçlarında bir hareketleri vardır. Bu gizli hareketlilik, bâzen yüzlerce yıllık bir süreyle kesilebilmekte ve bu sebeple de astronomi bilginleri tarafından hissedilememektedir. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 281-282
109 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 281-282; Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, ss. 268-269
110 - el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 105; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, s. 42; Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, s. 368; Ayrıca bk.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 378
111 - İsmâil Hakkı Bursevî de bunların sayısının sekiz oldugunu söyler. Bk.: Uludag, a.g.e., s. 378 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 315. sayfasından naklen)
112 - Nücebâ’nın 8 hasleti için bk.: Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl, s. 42
113 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 282-283; c. I, s. 52. Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 268
114 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 283-284
115 - Müzzemmil, 73/5
116 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 285-289
117 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 286-287. Ayrıca burada İbn Arabî, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e içlerinden kin besleyip Hz. Ali’ye sevgi duyan iki kisinin içyüzlerini tanıyan bir seyhin hikâyesini de anlatmaktadır.
118 - Hâtem, hem “bir seyi tasdîk eden mühür” ve hem de “sonuncu” mânâlarına gelmektedir. Bu bakımdan hâtemü’-l-evliyâ, hem “bütün velîleri tasdîk eden mühür” ve hem de “velîlerin sonuncusu” demek olur.
119 - Bu iki türlü velâyet ve hâtem için ayrıca bk.: Ebu’l-A’lâ el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, Terc.: Mehmet Dag, II. baskı, Kırkambar Yay., İstanbul, 1999, ss. 106-109
120 - Bu tür velâyetin hâteminin bizzat Muhyiddîn ibn Arabî olduguna dâir bk.: el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, s. 107
121 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 289-290; c. III, ss. 175-177
122 - Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 211
123 - Nitekim Muhyiddîn ibn Arabî, kendisinin hâtemü’l-evliyâ oldugunu bizzat îlân etmektedir. Bk.: Toshihiko İzutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar Kavramlar, Terc.: Ahmed Yüksel Özemre, Kaknüs Yay., İstanbul, 1998, s. 379; el-Afîfî, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, ss. 107109
124 - Konuk, Fusûs Serhi, c.I, s. 213
125 - Ebu’l-A’lâ el-Afîfî, et-Tasavvuf Sevratün Rûhiyyetün fi’l-İslâm [et-Tasavvuf], Terc.: Ekrem Demirli-Abdullah Kartal, İz Yay., İstanbul, 1996, ss. 266-267; Bu konuda geniş bilgi için ayrıca bk.: İzutsu, İbn Arabî’nin Fusûs’undaki Anahtar Kavramlar, ss. 378-384
126 - A’râf, 7/23. İbn Arabî, ayrıca bunlar hakkında su âyeti de zikreder: “Sonra Kitâb’ı kullarımız arasından seçtiklerimize (istafeynâ) mîras verdik. Onlardan nefsine zulmeden, orta (yolda) giden ve Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçen vardır. Bu bir fazl-ı kebîrdir.” Fâtır, 35/32
127 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 290-294
128 - Bk.: Tahsin Yazıcı, “Ahyâr”, DİA, c. II, ss. 194-195
129 - Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 296
130 - Bk.: İbn Arabî, a.g.e., c. II, ss. 3, 31
131 - Sâd, 38/47
132 - Buna isâretle, İbrâhim b. Edhem (161/777), devrinin İskenderiyeli sûfîlerden Eslem b. Yezîd el-Cühenî’nin su sözünü aktarır: “Ahyâr ile sohbet ederken sakın onları kızdırma! Zîrâ onların kızdıgı seye Allah da gazaplanır ve onların râzı oldugu seyden o da râzı olur.” Bk.: es-Sülemî, Tabakat, s. 32
133 - Nûh, 71/28
134 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 296-297
135 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 302
136 - Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 95 (İsmâil Hakkı Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 324. ve 328. sayfalarından naklen)
137 - Furkan, 25/63. İbn Arabî bunların halleriyle ilgili olarak ayrıca su âyeti de zikreder: “...Rahmân’ın huzûrunda sesler kısılır; fısıltıdan baska bir sey isitemezsin.” Tâhâ, 20/108
138 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 306-308. Krs.: Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 381 (Bursevî’nin Faslü’l-Hitâb adlı eserinin 326. sayfasından naklen)
139 - Fetih, 48/29
140 - İbn Arabî’nin bu sözü için bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 312-313. Ayrıca burada İbn Arabî, bu zümreden olan ve bâzı acâyip durumları ve garip halleri bulunan kisilerle Endülüs’te karsılastıgını, hattâ kendi seyhlerinden bâzılarının da bu zümreden oldugunu haber vermektedir.
141 - Tâhâ, 20/44
142 - Âl-i İmrân, 3/159
143 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 312-313
155 - Bakara, 2/255
156 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 322-324
157 - Enfâl, 8/35
158 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 324-326
159 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 328-329
160 - Bk.: Âl-i İmrân, 3/97; Ankebût, 29/6
161 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 329-330
162 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 331-333
163 - Bk.: İbn Arabî, a.g.e., c. XI, s. 332
164 - Tâhâ, 20/114
165 - Fetih, 48/4
166 - Tevbe, 9/124
167 - Bakara, 2/186
168 - Neml, 27/42
169 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 333
170 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 334
171 - Kaf, 50/38
172 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 335-336
173 - Zümer, 39/68
174 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 315-317
Etiketler: Tasavvuf
Beyin Fırtınası (11)
|1 Yorumlar |
- Tümü de programları (şâkılesi) doğrultusunda fiiller yapar... (İsra-84)- Yürür hiçbir mahlûk hariç olmamak üzere hepsini alnında çekip götüren o'dur! (Hud- 56)
- Siz dileyemezsiniz, isteyemezsiniz... İstek sadece "ALLAH"a aittir".. (İnsan-30)
- Sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı. (Saffat- 96)
- Biz HER ŞEYİ KADERİYLE halkettik. (Kamer-49)
- Size yeryüzünde veya nefislerinizde isabet eden bir olay, bizim onu yaratmamızdan önce, mutlaka bir kitapta yazılmıştır!... Bunu, önceden takdir edilmiş ve yazılmış olduğunu bilip; elinizden çıkan şeylerden dolayı üzülmemeniz ve elinize geçen ile de sevinip şımarmamanız için açıklıyoruz... (Hadid- 22/23)
- ...Eğer onlara bir hayır gelirse; -Bu Allah`tandır!.. Derler... Eğer onlara bir şer gelirse; -Bu sendendir!.. Derler... De ki: -Hepsi Allah`tandır!. (Nisa-78)
-"Eğer bir hasenat (iyilik,hayr) olursa Allah'tan; (yok eğer) Bir Seyyiat (kötülük* şer) olursa nefsinden". (Nisa-79).
- Bir zerre hayır da etseniz, bir zerre şer de işleseniz; hesaba çekileceksiniz (Zilzal-7,8)
***
Ayetler çerçevesinde; İRADE TEK, DİLEYEN TEK, ZUHUR EDEN HERŞEY ONUN DİLEMESİ SONUCU OLUŞUYOR; ÜZERİMİZDE DE SORUMLULUK (MÜKELLEFİYET) VAR VE HESAP VERECEĞİZ- VERİYORUZ!..
Nasıl açıklarsınız?!.. İnsan niçin sorumlu ?!..
YORUMUNUZU-İLMİNİZİ DOSTLARLA PAYLAŞIN..
(Önemli hatırlatma: Oturuma katılanların fikirleri üzerinde yorum, eleştiri veya değerlendirme yapılmaz.)
...
BEYİN FIRTINASI:
Yeni fikirler oluşturmak üzere, düşüncelere engel koymaksızın, önceden belirlenmiş kurallar dahilinde yapılan fikir yaratma yöntemi.
Bir grubun belirli bir konu üzerinde mümkün olduğunca çok sayıda fikir üretmesi amacıyla kullanılan demokratik ve katılımcı bir çalışma tekniğidir.
Disiplinli ama baskıcı olmayan bir yaklaşımla; basit, aykırı, karmaşık, uçuk … düşüncelerden yaratıcı ve uygulanabilir fikirler oluşturmak için grup sinerjisini kullanmayı amaçlar.
Uygulama Adımları:
- Söylenen fikir üzerinde yorum, eleştiri veya değerlendirme yapılmaz.
- Fikirler tükendiği zaman beyin fırtınası oturumu tamamlanır.
Prof. Dr. Nüket Yetiş
TÜSSİDE Başkanı
Etiketler: Beyin Fırtınası
Kendin Olmadan Rabbini Bulmak mı?
29.09.2007 |2 Yorumlar |


Herkesin bildiği meşhur hadis: “Kendini bilen; Rabbini bilir!..”Rabbini bilmenin yolu kendini bilmekten geçiyor. Kendini bilmeyen için Rabbe giden yol tıkalı.
Bilmek; hakiki manada gereğini yaşamak ise de, günümüzde kuru bilgi ezberi sanıldığı için biz Bilmek ve Bulmak kavramlarını ayrı mütalaa ediyoruz. Okuyan kendini bilebilir, Rabbini de bilebilir. Ama Rabbini Bulmak kuru bilgiden öte, imtihan süreçleri ile gelişen uzun soluklu bir maratondur. Kimler Rabbini bulur ?
Hadisteki işaretten hareketle, kimler kendini bulmuş ise onlar Rabbini bulur!.. Kendini bulmak nedir o halde?..
Kendini bulmak, deyince konuyu Egoistlikle karıştıranlar için açalım: Kendini bulmak ile ego arasındaki fark, Everest ile Guam Çukuru gibidir:
1- Egoistlerin beyninde çatışma sürerken, Kendini Bulanlar; iç çatışmayı bitirmişlerdir.
2- Egoistler; gergin, kıskanç, hırslı yaşarken; Kendini Bulanlar; saf denecek ölçüde dinginliğe ermişlerdir.
3- Egoistler; zorlama ve dayatmalarla etrafa hükmetme çabasında iken, Kendini Bulanlar; etrafa değil kendine hakim olmayı ilke edinmişlerdir.
4- Egoistler; kendinde hata görmeyip, yanlışları açığa çıkınca özür dilememek için kıvırırken, Kendini Bulanlar; “Aranızda en aşağı kul benim, hakkınızı helal edin ” diyecek olgunluktadır.
5- Egoistler; heva ve hevesleri için ortalığı ateşe vermekten çekinmezken, Kendini Bulanlar; “Başkaları yanmasın, ben yanarım, yeter ki kimse zarar görmesin” diyenlerdir.
Maddeler uzar gider. Maksat anlaşıldı. Ego ile Kendini Bulmanın ana farkı; birinin içeride - dışarıda sürekli SAVAŞ, diğerinin daimi BARIŞ yaşamasıdır!
Dostum, Rabbini bulmak istersin değil mi? O halde önce kendini bul!.. Kayıtlar, kutsallar, tabular hayatından çıkmadıkça kendini bulamazsın! Yaslandıklarını, aşılmazlarını sorgula ve ayağa kalk!
Samediyyetini fark etmeyen Ahadiyyete varamaz!
Fark et artık. Başkası için değil, kendi selametin için yap bunu!..
Etiketler: Mehmet Doğramacı
Ve Adem Yaratıldı !.. Ama nasıl ?...
28.09.2007 |7 Yorumlar |


Uzun yıllar Yaratılış - Evrim çatışması içinde yetişti nesiller... Din Dersinde Adem’i, Biyolojide Maymun’u ata olarak öğrendik!.. Ülke, evrimciler ve yaratılışçılar diye ikiye ayrıldı. Evrim savunmayı çağdaşlık addedenler, yaratılışa inananları örümcek beyinli olmakla suçlarken; diğer taraf evrimi dinsizliğin işareti saydı.Bilimsel çalışmaların ivme kazandığı şu dönemde artık ikisi de tatmin etmiyor genç beyinleri. Düşünen beyinler, “Nasıl oluştuk?” sorusunun kapsamlı, öz, ama net bir cevabını arıyor. Bu cevabın Kur’an- Bilim ekseninde yeni bir açılım sunması kaçınılmaz bir ihtiyaç..
Vaizlerin anlattığı üzere; “Ötede bir Tanrı elinin meleklere emir verip çamur kardırması, sonra da püf diye ruh üflemesi ile ayağa kalkan” yaratılış anlatımı, kimseyi tatmin etmiyor.
Evrim, Darwin’in dediği çizgide maymuna endeksli haliyle oldukça sevimsiz!
Mevlana-Erzurumlu İbrahim Hakkı ve İbni Arabi gibi büyük zevatın eserlerinde aşamalı bir dönüşüm farklı biçimlerde yer alıyor. Kur’anın derinlemesine nüfuz edilirse orada da bazı imgeler var.Evet dostlar;
Gelecek nesiller de bizim gibi ikilemli mi yetişsin?
Yoksa işi bilenler, ehli olanlar, sırrına varanlar tatmin edici, çağdaş, bilimsel ve de Kur’anın Ruhuna ters düşmeyen yeni bir açılımı derli toplu takdim edecekler mi?..
Düşünen ve Özünü arayan tüm dostlara soruyorum:
NASIL OLUŞTUK?!...
Etiketler: Vefa Ceylan
Bir Tasavvuf Terimi olarak Ricâlü’l-Gayb / İbn Arabî’nin Görüşleri (1)
27.09.2007 |10 Yorumlar |


GİRİŞ
İslâm’ın ana ilkelerinden olup Kelâm ilminin sahasına giren veya fıkhın mü’minlerden istediği görev ve yükümlülüklerle ilgili pek çok hususta birtakım kısa/basit îzahlara ve yüzeysel genellemelere kolayca gidilebilen günümüz ilâhiyat araştırmalarında, Tasavvuf ilminin konu edindiği pek çok alanda görüldüğü gibi ricâlü’l-gayb telakkîsi de hakkında pek çok spekülasyon üretilen ve genellikle de eksik veyâ yanlış anlaşılmadan doğan birtakım hatâlı kanaatlere ulaşılması mümkün olan konulardan biridir.
Bununla birlikte, kadîm kültürde yerini alan kelâmî, felsefî ve fıkhî metinlerden tutun da çok daha yaygın durumdaki şiirlere varıncaya kadar, İslâm’ın kâinâta bakış açısını şekillendirmiş literatüre kabaca bir göz gezdiriş bile, ricâlü’l-gayb zümresinden kimselere âlemde her zaman çok özel bir yer verildiğini gösterecektir.
Hattâ işârî açıdan bakıldığında pek çok Kur’ân âyetinin ve hadîs-i şeriflerin de bu anlayışı açıkça veya zımnen kabul ettiği anlaşılacaktır. Zîrâ söz konusu âyet ve hadis metinleri, insana, Cenâb-ı Hakk’ın başka hiçbir mahlûka yüklemediği görev ve sorumlulukları yüklemektedir.
Bu makalede, ilk önce ricâlü’l-gayb telakkîsinin tasavvuf ilmindeki yeri ana hatlarıyla ortaya koyulmaya çalışılacak, bilâhare Muhyiddin İbn Arabî’nin (638/1240) konuya ilişkin görüşleri ele alınacaktır. İbn Arabî’nin görüşleri anlatılırken, onun ele aldığı ricâlü’l-gayb ile ilgili kavram hakkında yer yer başka müelliflerin görüşlerinden de istifâde ile kısa bilgiler verilecektir. Tasavvuf düşüncesindeki ricâlü’l-gayb telakkîsini ortaya koyarken, konuyu İbn Arabî’nin görüşleri ekseninde incelemeyi tercih edişimiz, bu anlayışın son tahlilde onun düşünceleri ışığında sistemleşmiş olmasından kaynaklanmaktadır.
1. TASAVVUF DÜŞÜNCESİNDE RİCÂLÜ’L-GAYB
Bilinmeyen Hak dostları, ricâlullâh veya gayb erenleri diye de adlandırılan ricâlü’l-gayb kavramı, tasavvuftaki Allah dostluğunun gizliliğine işâret sayılır. Gök kubbenin altındaki velîlerin kimler olduğunun Cenâb-ı Hak’tan başka hiç kimse tarafından bilinemeyeceği anlayışı, “velâyet sırrı”nın gizemini ortaya koymaktadır.
Buna göre Allah, dünyânın cismânî düzenini sağlamak için bâzı insanların birtakım görevler üstlenmesini dilediği gibi, âlemdeki mânevî ve rûhânî intizâmın korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi için de sevdiği bâzı kullarını görevlendirmiştir. Herkes tarafından kolayca tanınmadıkları veya gizli olan hakîkatlere ve sırlara vâkıf oldukları için ricâlü’l-gayb adı verilen bu seçkin kişilerin kendi aralarında bir hiyerarşi vardır. Ancak her mertebedeki ricâlü’l-gaybın adları ve hiyerarşideki yerleri çeşitli kaynaklarda farklı şekillerde gösterilmiştir. Meselâ, Ebû Bekir Muhammed b. Ali b. Ca’fer el-Kettânî’ye (322/934) izâfe edilen rivâyetlerden birinde ricâlü’l-gayb, aşağıdan yukarıya nükabâ, nücebâ, ebdâl, ahyâr, umud ve gavs seklinde (1) gösterilirken, Muhyiddin ibn Arabî (638/1240) bu hiyerarşinin en altına melâmiyye, muhaddesûn, ahillâ ve ümenâ gibi sayıları belli olmayanları da eklemek sûretiyle ana hatlarıyla mustafûn/müctebûn, nükabâ, ahyâr, nücebâ, ebdâl, evtâd, imâmân, ve kutub seklinde sıralamıştır. (2) Büyük peygamberlerin yerine, onlardan ‘bedel’ sayılan bu kişiler, “Allah’ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı” (3) kimseler olarak değerlendirilmişler ve “Rabbinin ordularını ondan başka kimse bilmez” (4) âyeti de onlara bir işâret sayılmıştır. Bu zatların, âlemin intizam sebebi olduğuna ve insanların işlerini tanzîm ettiklerine inanılır. (5)
Ricâlü’l-gayb inancının İslâm’daki yeri öteden beri hep tartışıla gelmiştir. Bu konuda rivâyet edilen bâzı hadislerin sıhhat dereceleriyle ilgili tartışmalar, bir kısım müellifleri bu düşüncenin kaynağını ehl-i sünnet dışında aramaya sevk etmiştir. Aslında kendine has bir tasavvuf felsefesi kuran, fakat tasavvufun herkesçe anlaşılması güç bâzı konuları (bilhassa İbn Arabî ve düsünce sistemi) ile “sûfiyyetü’l-erzâk” (sûfîligi bir geçim yolu olarak kullananlar) ve “sûfiyyetü’r-resm” (âdâb ve erkânla yetinen sekilci ve merâsimci kimseler) dediği bâzı mutasavvıflara yönelttiği sert eleştiri ve ithamlarıyla tanınan (6) İbn Teymiyye (728/1328) ile İbn Haldun (808/1406) bu grubun basında gelmektedir. Ricâlü’l-gayb olduğu söylenen bâzı kimselere, onları Allâh’a ortak gösterir gibi olağanüstü güçler ve yetkiler atfetmenin İslâm inancıyla bağdaştırılamayacağını söyleyen İbn Teymiyye, bu tür bir anlayışın daha çok hristiyanların ve aşırı Şiî fırkalarının inanış biçimlerini yansıttığını belirtmektedir. (7) Bununla birlikte, prensip olarak Allâh’ın velî kullarından olağanüstü haller zuhûr edebileceğini; Allâh’ın bâzı seçkin kullarına nûrunu ve birtakım esrârı başka insanların bilemeyecekleri bir şekilde (gayben) bahsedebileceğini ve bunların sâlih ve velî kullar olduklarını çoğu insanın bilemeyeceğini; Hakk’ın sırlarının Allah ile onun evliyâ kulları arasında olduğunu da bir vâkıa olarak kabul ettiğini (8) îtiraf etmektedir ki bunu, onun ricâlü’l-gayb telakkîsini teorik olarak zımnen kabul etmekte olduğuna işâret sayabiliriz. Ancak bu anlayışın İbn Arabî’ninkinden oldukça farklı olduğu açıktır. İbn Haldun ise, kutub ve ebdâl telakkîsinin (9) ilk defa Irak sûfîlerinde görüldüğünü ve bu sebeple ricâlü’l-gayb ile ilgili diğer kavramların ortaya çıkışında Şia’nın ve Râfizîliğin etkili olmuş olabileceğini ileri sürmektedir. (10) Nitekim İranlı yazarlar, abdal terimini XII. yy.dan îtibâren daha ziyâde heterodoks (11) dervişleri tanımlamak için kullanıyorlardı. (12) Ne var ki ehl-i sünnet ulemâsından bu görüse pek katılan çıkmamış ve hattâ sûfîlerden baska bâzı âlimler de bu kavramı kullanmakta bir sakınca görmemişlerdir. Özellikle Ahmed b. Hanbel (241/855) gibi bir mezhep imamı ve hadisçinin bu konuda rivâyetlerde bulunması, yukarıdaki ithamın geçersizliği için fiilî bir delil (13) olsa gerektir. Esâsen Fuad Köprülü’nün de işâret ettiği gibi bu telakkî, daha mîlâdî X. yy.da (hicrî III.-IV. asırlar), ehl-i sünnetten Sâlimiyye ve Hanbeliyye fırkaları arasında yerleşmiştir. (14) Dolayısıyla bu görüşün daha bu asırda ortaya çıkmış olması ve ehl-i sünnet anlayışını benimseyen bâzılarınca da uygun görülmesinin onun Şiî menşe’li olmasına engel teşkil etmeyeceği düşünülebilirse de İbn Teymiyye ve İbn Haldun’un ileri sürdükleri “ebdâl anlayışının Şia ve Râfiziyye kaynaklı olduğu” şeklindeki görüşün yanlışlığı ve geçersizliği böylece kuvvet kazanmış olmaktadır.
Tasavvuftaki ricâlü’l-gayb anlayışının temel dayanağını, bilhassa Muhammed b. Ali el-Hakîm et-Tirmizî (295/888) tarafından nakledilen su hadîs-i serîf oluşturmuştur: “Bu ümmetim içinde İbrâhim tabiatı üzere kırk, Mûsâ tabiatı üzere yedi, Îsâ tabiatı üzere üç, Muhammed (a.s.) tabiatı üzere bir kişi bulunur. Bunlar derecelerine göre halkın efendisi sayılırlar.” (15) Gerçi ebdâl, evtâd, nücebâ, aktâb gibi ricâlü’l-gaybden olan kimseler hakkında rivâyet edilen hadislerin sıhhat dereceleriyle ilgili olarak farklı değerlendirmeler vardır. Ne var ki bu konuda en aşırı ve sert tavrı sergileyen İbn Teymiyye bile hadislerin bir kısmını, özellikle de “ebdâl” hadîsini, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde yer almasından dolayı reddedememiştir. (16)
Müsned’de yer alan hadislerden bâzıları şöyledir: “Bu ümmet içinde İbrâhim’e (a.s.) benzeyen ebdâl otuz (17) kişidir. Bunlardan bir adam (racül) ölünce Allah onun yerine bir başka adamı bedel olarak geçirir.” (18) “Ebdâl, Sam halkındandır ve kırk kişidir. Bunlardan ölen bir adamın (racül) yerine Allah başka bir adamı bedel olarak geçirir. Yagmur onlar sâyesinde yağar; onlar sâyesinde düşmana karşı galip gelinir ve Şam halkı da onlar sâyesinde azaptan kurtulur.” (19)
İbn Mes’ûd’un (r.a.) rivâyet ettiği ve İbn Asâkir’in tahrîc ettiği bir hadîs-i şerîfe göre de: “Allâh’ın, halk (yaratılmışlar) arasında Âdem kalbi üzere olan üçyüz, İbrâhim kalbi üzere kırk, Cebrâil kalbi üzere beş, Mîkâil kalbi üzere üç ve İsrâfil kalbi üzere de bir kişi vardır. (20) Eğer bunlardan tek olanı vefât ederse onun yerine Allah üçlerden birini geçirir; üçlerden biri vefât ederse onun yerine beşlerden birini geçirir; beşlerden biri vefât ederse onun yerine yedilerden birini geçirir; yedilerden biri vefât ederse onun yerine kırklardan birini geçirir; kırklardan biri vefât ederse onun yerine üçyüzlerden birini geçirir; üçyüzlerden biri vefât ederse onun yerine diğerlerinden (ricâlü’l-gayb tâifesinden) herhangi birini geçirir (21) ki Allah, mahlûku onlarla diri tutar, öldürür, nebâtı bitirir ve belâları def eder.” İbn Mes’ûd’a: “Allah onlarla nasıl diriltir ve öldürür?” diye sorulunca: “Çünkü onlar Allâhü Teâlâ’dan, ümmetlerin çoğaltılmasını isterler, Allah da çoğaltır; büyük bir nezâket içerisinde duâ ederler; yağmur yağmasını isterler, yağmur yağar; onlar isterler, yeryüzünde türlü nebat biter; onlar duâ ederler, onların sâyesinde türlü belâlar def olunur” demiştir. (22)
Başta mutasavvıflar olmak üzere ricâlü’l-gayb anlayışını benimseyenlerin dayanak olarak kabul ettikleri hadisler, (23) Enes b. Mâlik, Ubâde b. Sâmit, Abdullah b. Ömer, Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Mes’ûd, Avf b. Mâlik, Ebû Saîd el-Hudrî ve Muaz b. Cebel gibi sahâbelerden rivâyet edilmistir. Önemli bir kısmı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sözü (merfû hadis), bâzıları da Hz. Ali ve Ebu’d-Derdâ’nın (r.a.) sözü (mevkuf hadis) olarak nakledilen bu rivayetlerin büyük bir kısmı, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde yer almaktadır. Müsned’deki hadisler, senedleri zayıf olduğu gerekçesiyle tenkit edilmiştir. (24) Diğer kitaplardaki rivâyetler ise güvenilirlik bakımından başlıca dört tabakaya (25) ayrılan kaynakların ancak üçüncü ve dördüncü tabakalarında yer almaktadır. (26)
Mesâyihten biri Hz. Peygamber’i (s.a.v.) rüyâsında görür ve ona Allâhü Teâlâ’nın yeryüzünde evtâd denilen dostlarının bulunduğunu söyleyip söylemediğini sorar. Peygamber (s.a.v.) de bunu rivâyet eden râvînin bu bilgiyi ona doğru olarak ulaştırdığını ifâde eder. (27) Rüyânın (28) tasavvufta bilgi elde etme yollarından biri olarak değerlendirildiği ve Hz. Muhammed’i (s.a.v.) rüyâda görmenin dînen câiz olduğu göz önünde bulundurulursa, burada anlatılan rüyâ vâsıtasıyla elde edilen bu bilginin, o rüyâyı gören sûfî için ne anlama geldiği ve ne kadar kesin bir bilgi sunduğu gâyet açıktır. Onun anlattıgı bu rüyâya inanıp inanmamak ise diğer insanların kendilerinin bilecekleri bir husustur.
Mevlânâ Hâlid-i Bagdâdî’nin (1242/1826) talebelerinden olmasının yanı sıra daha çok fıkıh ilmine vukufu ile tebârüz eden Muhammed Emin ibn Âbidîn (1258/1836) de İcâbetü’l-Gavs bi-Beyâni Hâli’n-Nükabâ ve’n-Nücebâ ve’l-Ebdâl ve’l-Evtâd ve’l-Gavs adlı risâlesinde bu konudaki rivâyetlere genişçe yer verip, yine bâzı hadis bilginlerinin bu rivâyetler bakkındaki değerlendirmelerini naklettikten sonra netîce olarak Suyûtî’nin (29) (911/1505): “Mânevî (mânâ akımından) mütevâtir derecesine ulaştığından dolayı bu tür rivâyetler, ebdâlin varlığının zarûretine kesinlik kazandırır” (30) sözünü, kendi görüşü olarak ortaya koymaktadır. Hattâ o, İmâm-ı Şâfiî’nin (204/819) bu konudaki bir sözünü (31) de nakleder ki bu da fıkıh âlimlerinin ricâlü’l-gayb ile ilgili olarak olumlu düşüncelerinin bir örneğini teşkil etmektedir. Ayrıca yukarıda adı geçen risâlesinde konuyla ilgili görüşlerini aktarırken İbn Âbidîn’in en önemli kaynağının Muhyiddin İbn Arabî olduğu gözlenmektedir. Âdetâ o, konuyla ilgili düşüncelerine dayanak olabilecek tüm fikirlerini, İbn Arabî’nin el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Hilyetü’l-Ebdâl (32) adlı eserlerinden bizzat kitap ismi de zikretmek sûretiyle almıştır.
Yukarıda da kısaca temas edildiği gibi, ricâlü’l-gayb anlayışı, İslâm’ın rûhî ve mânevî hayâta müteallik yönünü oluşturan tasavvufta, özellikle Muhyiddin İbn Arabî sonrasında geniş bir kabul görmüştür. Nitekim, hem Nakşî şeyhi ve hem de bir muhaddis olan Ömer Ziyâüddin Dağıstânî (ö. 1920), ricâlü’l-gayb ile ilgili olarak kendine sorulan bir soruya şu cevâbı vermiştir: “Bunlar her asırda bulunur. Kutub ve gavs yalnız bir kişi, imam iki kişi, imâd dört kişi, ahyâr yedi kişidir. Büdelâ ise seksen kişi olup kırkı erkek, kırkı da kadınlardandır.
Nücebâ yetmiş kişi, nükabâ üçyüz kişidir. Şulehânın sayıca bir sınırı olmayıp her İslâm beldesinde bulunurlar. Ebdâl büyük ve kalabalık beldelerde birer-ikişer kişi olur; birinin vefâtı hâlinde yerine, silsile-i merâtibe göre diğerini tâyin ederler.” (33)
XIV. asırdan îtibâren Türk dervişlerinin bir kısmının “abdal” lakabını kullandıklarını biliyoruz: Abdal Mûsâ, Abdal Murad veya Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal gibi. Bu dervişlerin Anadolu’nun çesitli yerlerine dağılmaları netîcesinde zamânımıza kadar abdal adını taşıyan zümrelere rastlana gelmiştir. (34) Bu ismin, XIV. yy.’dan îtibâren özellikle Melâmî (35) ve Alevî (36) motifler taşıyan ve mezheben Alevî olan tarîkatler arasında yaygın bir kullanım alanına erişmesi, bâzı kimselere bu anlayışın sâdece o tarîkatlere has olduğu izlenimini veriyorsa da bu yanlıştır. (37) Zîrâ ilk dönemlerdeki ehl-i sünnet âlim ve mutasavvıflarının ebdâl anlayışları, özellikle XIV. yy.’dan sonra başgösteren ve XX. yy. başına kadar süregelen Râfizî abdalların (38) din dışı hayat tarzlarından tamâmıyla farklıdır. Nitekim ebdâl telakkîsinin ilk kez ortaya çıktığı sıralarda bu kavram, âbid ve zâhidlerle birlikte muhaddis ve fakihler için de kullanılmaktaydı. Îtimâda en yakın bilinen ebdâl hadislerini nakleden Ahmed b. Hanbel de yeryüzünde muhaddislerden başka ebdâl tanımadığını ifâde etmiştir. (39)
Buraya kadar verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere, bir tasavvuf terimi olarak ricâlü’l-gayb; her devirde bulunan ve kendilerine gayb erenleri de denilen, göze görünmeyen ve herkes tarafından bilinmeyen hükûmet-i ilâhiyyenin vekilleri olan yüce kişilerdir. Üçler, yediler, kırklar, abdallar, üçyüzler adı verilen bâzı evliyâ vardır ki bunlar gaibdirler, göze görünmezler, kısa zamanda uzun mesâfeler katederler. (40) Bir başka ifâdeyle bu kavram, Allâhü Teâlâ’nın temsilcileri olarak şehâdet âlemini, yâni dünyâyı yöneten, böylece kendi kozmik ve insânî işlevlerini icrâ eden insanları ifâde eder. (41)
Klasik dönem tasavvuf edebiyâtının önde gelen müelliflerinin eserlerinde ricâlü’l-gayb konusu fazla ilgi görmemiştir. (42) Bunun sebebi, söz konusu müelliflerin, tasavvufun daha şer’î bir ilim olup olmadığının tartışıldığı teşekkül döneminde, ricâlü’lgayb gibi anlaşılması oldukça güç ve farklı bir konuyu eserlerinde işlemeyi uygun görmemeleri olabilir. Bu açıdan bakıldığında, tasavvufun şerîate uygunluğunu ortaya koymak üzere telif edilmiş pek çok klasik eserde bu konunun kısaca –deyim yerindeyse- geçiştirilmiş olması tabiî karşılanmalıdır. Ancak bu demek değildir ki, o dönemde ricâlü’l-gayb telakkîsi tasavvuf ilminin konuları arasında yer almamıştır. Muhtemelen bu anlayış, mutasavvıflar arasında yaygın olmakla birlikte, yukarıda da kısaca temas ettiğimiz çeşitli sebeplerden dolayı tasavvuf kitaplarında yazılı olarak yerini almamış olmalıdır.
Hâris b. Esed el-Muhâsibî (243/857), gayb erenlerinin dünyâdan ancak kendilerine yetecek kadarını aldıklarını ve fazlasından kaçındıklarını söylemektedir. Bunun sebebi, dünyâlıkların haram olması değil; ancak ebdâl ve zâhidler ile Allah ve Allâh’ın günleri hakkında bilgi sâhibi olanların (43) dışında hiç kimsenin ondan sâlim kalamamasıdır. (44)
Ali b. Osman el-Cüllâbî el-Hucvirî (470/1077), Kesfü’l-Mahcûb’unda konuyla ilgi verdiği bilgilerde, Yüce Allah’ın dergâhında bulunan ve ehl-i hâl ve akdi (bir işin yapılmasına veya yapılmamasına karar veren heyet) teşkil eden velîlerden bir grubun sayısının üçyüz olduğunu ve bunlara ahyâr (hayırlılar) adı verildiğini bildirir. Diğer kırk tânesine ebdâl, sayıları yedi olan velîler topluluğuna ebrâr (iyiler), dört tânesine evtâd (direkler), üç tânesine nükabâ (murâkıplar, denetçiler) ve bir tânesine de kutub ve gavs adları verilmiştir. Bunlar birbirlerini tanırlar ve yapılacak işler husûsunda birbirlerinin iznine ihtiyaç duyarlar. (45) Ebû Abdillâh el-Magribî (299/911) de ebdâlin Şam’da, nücebânın Yemen’de ve ahyârın da Irak’ta bulunduğunu söylemiştir. (46)
Abdülkerim el-Kuseyrî (465/1072) ise velî kavramını tanımlarken ricâlü’lgayb anlayışıyla ilgili bâzı temel ipuçları vermektedir. Ona göre, -“faîl” vezninde ve “ism-i mef’ûl” mânâsında olmak üzere- bir bakıma velî, işlerini görmeyi Cenâb-ı Hakk’ın uhdesine aldığı kimsedir ki “Sâlih kulların işlerini o deruhte etmiştir” (47) meâlindeki âyet bunları tavsîf etmektedir. Allâhü Teâlâ velîsini bir an bile nefsiyle başbaşa bırakmaz; onun işlerini görmeyi ve koruyup gözetmeyi bizzat üzerine alır. (48) O halde devamlı Allâh’ın koruması altında bulunan evliyâ zümresinin birer ferdi olan gayb erenleri, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine yüklemiş olduğu her türlü vazîfeyi yerine getirirken onun gözetim ve denetiminden bir an dahi olsa uzak kalmamaktadırlar.
İmam-ı Gazâlî (505/1111), gayb erenlerinin özelliklerini şöyle anlatır: Onlar, nerede olursa olsun İslâm toplumuna katılırlar, diledikleri gibi yeryüzünde dolaşırlar ve yeryüzü onlara Allâhü Teâlâ’nın izniyle bir adımlık bir mesâfe gibi gelir. (49) Onların yemeleri ancak şiddetle acıktıklarında, uyumaları ancak uykunun şiddetle baskın gelmesi ânında, konuşmaları da ancak zarûret hâlindedir. Yâni onlar, iyice acıkmadan bir şey yemezler; uykuları iyice bastırmadan uyumazlar; zorunluluk olmadıkça konuşmazlar ve sorulmadıkça cevap vermezler. Herhangi bir soru sorulduğunda, cevap verecek başka kimse varsa sükût ederler; o da yoksa o zaman cevap verirler. Zîrâ onlar, sorulmadan söze başlamayı, söz için gizli şehvet sayarlar. (50) Sehl b. Abdullâh et-Tüsterî’nin (283/896) şu sözü yine aynı konuya işâret etmektedir: “Ebdâl, ancak su dört özellik sâyesinde ebdâl olmustur: Açlık, uykusuzluk, sükût ve uzlet.” Zîrâ onlar, ölmeyecek kadar yerler; ancak dayanamayınca uyurlar ve mecbur kalmadıkça konuşmazlar. (51)
Sahâbeden Ebu’d-Derdâ (31/651) da bu kimseleri şöyle tanıtır: “Allâhü Teâlâ’nın kendilerine ebdâl denen bâzı kulları vardır ki; bunlar peygamberlerin halefleri ve yeryüzünün direkleridir. Nübüvvet sona erince Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmetinden bir kavmi onların yerine koymuştur. Onlar fazla namaz, çok oruç ve ibâdetlerinden değil; ancak ciddî vera’ ve samîmî niyet sâhibi olup herkese iyilik düşünmelerinden ve Allah için nasihat etmelerinden dolayı bu makama ermişlerdir. Onlar, korkaklığa varmayan sabır, zillete düşmeyen tevâzu sâhibidirler. Otuz-kırk kişi olan bu kimseleri Cenâb-ı Hak seçmiş olup bunlar İbrâhim (a.s.) kalbi üzeredirler. Onlardan biri vefât ettiği takdirde yerine başkasını koyar. Onlar kimseyi lânetlemez, kimseye hakaret etmez, kimseye dil uzatmaz, kimseye hased etmez ve dünyâya karşı hırslı olmazlar. İyilik bakımından insanların en temizi, en yumuşak ahlâklısı ve en cömertleridir. Alâmetleri eli açık olmak, seciyyeleri güler yüz, vasıfları ise selâmettir. Bugünleri için korkmayıp yarınları için de gaflette kalmazlar ve zâhirlerini muhâfaza ederler. Allah’la ilgili kesin bilgilerinde (yakîn) ve hayırlı işlerde yarışta onlara rüzgâr bile yetişemez. Allâh’a olan şevkleri bakımından gönülleri ona doğru yükselir. “...İşte onlar, Allâh’ın ordusudur (hizb); muhakkak galip gelecek olan da Allâh’ın ordusudur” (52) âyeti, bu kimseleri tasvîr etmektedir. (53)
Benzer ifâdelerine rastladığımız Fudayl b. Iyâz’ın (187/802): “Bize göre ermiş kişi; çok oruç ve çok namazla değil; ancak gönül zenginliği, kalb temizliği ve insanların iyiliğine çalışmakla ermiştir” (54) mânâsındaki sözü, sonraları tasavvuf târihinde çokça tekrarlanan ricâlü’l-gaybin târifi hâlini almıştır.
Zamanla felsefeden ve bâzı mitolojik unsurlardan da yararlanarak gelişen tasavvuf düşüncesinde ricâlü’l-gaybin, kâinâtın işleyişinde nüfuz sâhibi olduğu fikri yerleşerek kozmik anlayış içerisinde mütâlaa edilmeye başlanmıştır. Kendilerine metafizik bir hüviyet verilen bu kimseler, diledikleri anda diledikleri yerde bulunabildikleri gibi, bol yağmur yağması, bereketin artması, zâlimlerin cezâlandırılması, belâların def edilmesi gibi hususlarda da Allah’tan her istedikleri kabul olunur. (55) Bunlar arasında erkekler olduğu gibi, kadın olanlar da vardır. Ancak çoğunluk erkeklerden olustuğu için bunlara ricâlullâh, ricâlü’l-gayb gibi isimler verilmistir. (56) Nitekim bu bilgileri verdikten sonra aynı mânâya işâretle Nefehâtü’l-Üns mütercimi Lâmiî Çelebi (939/1531) şu dörtlüğü kaydeder:
“Dedigim gibi olursa hevâtîn
Ricâl üstüne fazlında ne sek var?
Müzekkerlik degildir bedre mefhar
Müenneslikten ermez semse hem âr” (57)
Tasavvuftaki vahdet-i vücûd düşüncesinin iki tarzı, bakış açısı vardır: Birincisi ilâhî aşkınlık ve mutlaklığa önem verir ve Allâhü Teâlâ’dan başka herhangi bir şeyin gerçek anlamda tek olabileceği fikrini reddeder. Buna göre Allah biricik ve nihâî olarak tek ve gerçektir; onun dışındaki herşey (mâsivâ) aslî çokluk ve gerçek dışı oluştan pay alır. İkinci tür bakış açısına göre ise ilâhî içkinlik ve sonsuzluğa önem verir ve hiçbir şeyin Allâh’ın birliği şemsiyesinin dışında kalamayacağını, dolayısıyla da herşeyin çokluk arzetmelerine rağmen eşsiz/benzersiz “Bir” olanın çesitli tezâhürlerini sergilediklerini iddiâ eder. İşte ricâlü’l-gaybden bahseden mutasavvıflar, bunlardan söz etmekle Cenâb-ı Hakk’ın aşkınlığını ve onu âlemin ötesine, en yüce bir yere koymakla da biricikliğini ifâde etmek isterler. Dolayısıyla âlemin aslî yapısını her biri çesitli ilâhî sıfatları izhâr eden insânî fonksiyonlara dayanarak idrak etmek sûretiyle de onun içkinliğini ileri sürerler. Şöyle ki: Yaratılmış düzende Allâh’ın birliği kutbun her zaman bir olması olgusunda yansıtılır; buna karşılık onun isimlerinin merâtibi, diğer ricâlü’l gayb’in derece bakımından kutbun altında sıralanmış olmaları olgusunda yansıtılır. Ricâlü’l-gayb’in 1, 2, 4, 7, 12 vs. gibi matematiksel olarak dizilişi, bir yaratılmış gerçeklikler merâtibi vâsıtasıyla içinde ilâhî ilkenin kendi imkânlarını açtığı tarzları yansıtır. Kozmik yönden, bu sayıları bütün evrendeki doğal olgu ve olaylarda görmek mümkündür: Bir sayısı, her bir bireysel şeyin tekliğinde görülür; iki, gece ile gündüz, yer ile gök, aydınlık ile karanlıkta; dört, unsurlarda, mevsimlerde, yönlerde, mizaçlarda; yedi, göklerde, iklimlerde, gezegenlerde; on iki, burçlar kuşağında... Ricâlü’l-gaybi, her şeyin ilâhî isimlerle (esmâ) olan münâsebetini göz önünde bulundurarak îzah etmek de mümkündür: Meselâ, kutub “Allah” ismini izhâr eder; çünkü kutub Allâh’ın tam mânâsıyla fiilîleşmiş, istisnâsız bütün ilâhî sıfatları kendisinde toplayan ve temsîl eden sûretidir. İki imam “Melik” ve “Rab” isimlerini izhâr eder; yâni, âlemi yöneten ve denetleyen olarak “Mutlak” ile âlemdeki herşeyi besleyip büyüten “Sonsuz” varlığı. Dört evtâd “Hayat sâhibi (Hayy), Bilen (Alîm), Dileyen (Mürîd), Kudret sâhibi (Kadir)” isimlerinin tezâhürlerini gösterir. Yedi ebdâl de “Hayat sâhibi (Hayy), Bilen (Alîm), Merhametli (Rahîm), Kudret sâhibi (Kadir), Lütuf sâhibi (Latîf), İşiten (Semî’), Gören (Basîr)” isimlerinin özelliklerini açığa vurur. (58)
Ricâlü’l-gaybin gayb âlemindeki idâreciliklerini, insanların yeryüzündeki yöneticilikleriyle karşılaştıranlar da olmuştur. Buna göre, bu iki tür yöneticilik arasındaki büyük fark şudur: Misâl âleminde yöneticilik, genellikle fertlerin kaprislerine ve beşerî kurumların saçma isteklerine uyduğu halde, gayb alanında insânî yöneticiler mükemmel bir uyum içinde ilâhî Melik’e tâbi olurlar. Allâhü Teâlâ’nın kendi isimlendirmesini red veya inkâr edenler ya da bunu kendi amaçları doğrultusunda yanlış yorumlayanlar, görülür âlemi kendi isimlendirmelerine göre yönetmeye çalışabilirler. Ama herşeyi Allah vergisi isimlerle isimlendirenler, onlarla, tıpkı bizzat Cenâb-ı Hakk’ın âlemi mütemâdiyen yeniden yaratmak sûretiyle ilgilendiği gibi ilgilenirler ve onlara öyle muâmelede bulunurlar. Burada emir veren ya da yükümlü olarak kim görünürse görünsün, gerçek yönetim yalnız Allâh’a âittir. (59)
Bâzı sûfîler, ricâlü’l-gayb mertebesine ulaşabilmek için maldan, çoluk çocuktan ve nefsten kurtulmayı şart koşarlar. Nitekim bir menkıbede anlatıldığına göre (60), tasavvuf yoluna yeni girmiş bir mürid, ricâlü’l-gayb zümresine dâhil olmak istediğini, ebdâlden olan şeyhine bildirir; o da mânevî kapasitesini iyi bildiği için, müridine bunu başaramayacağını söyler. Mürid ısrarla aynı şeyi isteyince şeyhi ona malından-mülkünken, çoluk-çocuğundan ve nefsinden kurtulmasını tavsiye eder. O da ne kadar malı-mülkü varsa hepsini dağıtır, sonra da karısını boşayarak kendini tamâmen ibâdete verir. Birgün şeyh, ebdâl ile bir araya gelir ve hep berâber bir minâreye çıkıp nefslerini orada bırakarak havada uçmaya başlarlar. Her biri arkasındakine: “Toplantı Mekke’de” deyip uçarak oradan uzaklaşır. Meydanda yalnızca hayretler içerisindeki o mürid kalakalır. Şeyhi ona ebdâle katılmasını söyler; ancak o bunu başaramaz. Şeyhi: “Nefsinden kurtulamadın mı?” diye sormasına rağmen, yine de uçmayı başaramaz. Şeyhi de onu minârenin başında bırakarak diğer ebdâlin peşinden gider. İşte, kim Allah ile berâber olursa, Allah da koruyup kollayıcı olarak onun yanında olur. Ertesi sabah tekrar derse gelen müride şeyhi şunları söylemiştir: “Muhakkak ki senin eşini boşaman ric’î talâk (61) ile gerçekleşmiştir; git, karına dön! İşte bunlar da önceden fakirlere dağıttığın malındır. Sen ebdâl olmaya ehil değilsin; öyleyse orta yolu tutanlardan ol!”
Kavramsal çerçeveyi bu şekilde ortaya koyduktan sonra şimdi, ricâlü’l-gaybin evren üzerindeki etkileri ve yetkileri hakkındaki görüşü daha da geliştiren Muhyiddin İbn Arabî’nin bu konudaki fikirlerini ayrıntılı olarak ele alabiliriz:
2. İBN ARABÎ'NİN RİCÂLÜ’L-GAYB İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ
İbn Arabî, ricâlü’l-gaybi; sayıları artıp eksilmeksizin hiç değişmemekle birlikte belli olanlar (ricâlü’l-aded) (62) ve sayıları değişken olup, artıp eksilmekle birlikte belli olmayanlar (ricâlü’l-merâtib) (63) olmak üzere iki kısma ayırır. Ona göre ricâlü’l gaybin ayrıntılı listesi ve sayıları söyledir: Sayıları belli olanlar: Kutub (ve gavs) bir, hâtem bir, havâriyyûn bir, ricâlü’l-ayn bir, imâmân iki, ricâlü’l-ganî billâh iki, ilâhiyyûn üç, ricâlü imdâdi’l-ilâhî üç, evtâd dört, ricâlü’l-ilâhiyye dört, sulehâ beş, ricâlü’l-istiyâk beş, ricâlü salavâti’l-hams beş, ricâlü eyyâmi’s-sitte altı, ebdâl yedi, ricâlü maârici’l-ulâ yedi, nücebâ sekiz, ricâlü kuvveti’l-ilâhiyye sekiz, büdelâ on, ricâlü ayni’t-tahkîm ve’z-zevâid on, ricâlü tahte’l-esfel on bir, nükabâ on iki, ricâlü’lcenân on beş, recebiyyûn kırk, ahyâr kırk (veya sayıları belli değil), ve mustafûn/müctebûn üçyüz kişidir. Sayıları belli olmayanlar ise: Melâmiyye, efrâd, ümenâ, ricâlü’l-mâ, ahillâ, kurrâ, sücûdü’l-kalb, ahbâb, sümerâ, verese ve muhaddesûndur. (64)
KUTUB: Her zaman bir kişi olup, Allâhü Teâlâ’nın nazar-gâhı konumunda bulunan kutba Cenâb-ı Hak, kendi katından en büyük ilâhî esrârı vermiştir. Rûhun bedende dolaştığı gibi o da kâinâtın gizli ve açık noktalarında dolaşır durur. Zîrâ evrenin en yüce ve en aşağı mertebelerinde sürmekte olan hayâtın rûhu ondan feyezân eder. Bir de kutbu’l-aktâblık (65) (kendisine sığınıldığı zaman gavsü’l-a’zam da denir) makamı vardır ki bu, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nübüvvetinin bâtını olup, ancak ekmeliyet derecesine ulaşması hasebiyle onun özel verâsetini kazanmış olan kimseler bu makama erişebilir. (66)
Kutbu, kendisinde hikmet ve esmâ tecellîsinin izlerinin zâhir olduğu ve Cemâl ve Celâl isimlerinin tecellîsiyle münfail ve müteessir olan kimse (67) olarak tanımlayan İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı eserinin mütercim ve sârihi Ahmed Avni Konuk (ö. 1938) ayrıca şu görüşlere yer verir:
Ümmet-i Muhammed’in (s.a.v.) avâmı, zamânın halîfesinin ve kutbunun kim olduğunu bilemez; bunu ancak ümmetin havâssı olan evliyâ bilebilir. Zamânın halîfesi olan kutub, ilâhî nazarın ve rabbânî tecellîlerin de mahallidir. Gizli ve açık, bu âlemde gerçekleşen ilâhî isimlerin her türlü tecellîsi hep ondan sudûr edip tüm halka dağıtılır. Zîrâ o, yeryüzünde ilâhî hazînenin emînidir. Meselâ, bir kimseye merhamet veya azâb olunsa, bu, hep onun sebebiyle olur. (68) İbn Arabî’nin bu konudaki görüşlerini aktaran Ahmed Avni Konuk’un kaydettiğine göre: “Âlemde tasarrufât-ı ilâhiyye, halîfetullâh fi’l-arz (69) olan kutub vâsıtasıyladır. Onun mahall-i nazarı, ancak Hak Sübhânehû hazretleridir. Ve bilcümle füyûzât-ı ilâhiyye, âleme onun vâsıtasıyla nâzil olur. Ve onun ism-i mânevîsi Abdullâh’tır. Binâenaleyh o, “İlâhi’n-nâs” makamında kaimdir.” (70)
İbn Arabî’ye göre kutub âlemin rûhu, âlem de kutbun bedenidir. Hersey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde hareket eder; yâni herşeyi o idâre eder. (71) Kutub, her zaman tüm ahvâl ve makamâtı kuşatıcıdır (câmi’). Kutubluk, ya asâleten veya niyâbeten olur. Ayrıca her beldede ricâlüllahtan o beldenin kutbu olan bir kişi bulunur ve o bölgedeki cemaatin şeyhi de onların kutbudur. (72) Kutubluğun belli bir süre sonra sona erebileceğini, yâni kutbun gerekli görülürse bu makamdan azledilebileceğini ileri sürenler olmakla birlikte; kutubluk için sınırlı ve belli bir müddet olmadığını, kutbun adâletten hiçbir zaman ayrılmasının mümkün olmayacağından dolayı makamından azledilmesinin de söz konusu olmayacağını, onun ancak vefât etmesi netîcesinde bu makamdan ayrılabileceğini söyleyenler de vardır. (73)
(Devam edecek..)Dr. Ahmet ÖGKE
Yüzüncü Yıl Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi
Tasavvuf Tarihi ve Felsefesi Anabilim Dalı
KAYNAKÇA:
1- Zünnûn el Mısrî (245/859) de aynı sıralamayı vererek bunların sayılarını söyle belirtir: “Nükabâ üçyüz, nücebâ yetmis, büdelâ kırk, ahyâr yedi, umud dört ve gavs da bir kisidir.” Bk.: es-Seyyid Muhammed Emin İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs bi-Beyâni Hâli’n-Nükabâ ve’n-Nücebâ ve’l-Ebdâl ve’l-Evtâd ve’l-Gavs [İcâbetü’l-Gavs] (Mecmûatü Resâil-i İbn Âbidîn içinde), İstanbul, 1224 H./1809 M., s. 269
2 - Bk.: Muhyiddin ibn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye [Fütûhât], Nesreden: Osman Yahyâ-İbrâhim Medkûr, Kahire, 1392-1410/1972-1990, c. XI, ss. 266-383
3 - Bk.: Hacc, 22/65; Lokman, 31/20; Zuhruf, 43/13; Câsiye, 45/13
4 - Müddessir, 74/31
5 - Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvuf Meseleleri, Erkam Yay., İstanbul, 1997, s. 238; Hasan Kâmil Yılmaz, İslâm Tasavvufu (el-Lüma’ Tercümesi) içinde, Altınoluk Yay., İstanbul, 1996, ss. 541-543; Süleyman Uludag, “Abdal”, DİA, c. I, s.59. Ricâlü’l-gaybin âlemin islerini tanzîm edisinin sebebini İsmâil Hakkı Bursevî (1137/1725) söyle îzah eder: Bütün esyâ, Allâhü Teâlâ’nın Kayyûm ismi tahtında dâhildir ve insan-ı kâmil de bu isimle muttasıftır. Onun için âlemin mülk, melekût ve dört bir yönüne aktâb, imâmân evtâd-ı erbaa ve ebdâl gibi ricâlü’l-gayb konmustur ki âlem bunlarla korunur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, Hazırlayanlar: Ali Namlı-İmdat Yavas, İnsan Yay., İstanbul, 1997, c. II, s. 82-83)
6 - İbn Teymiyye’nin tasavvufa bakısı ile ilgili olarak bk.: Tıblâvî Mahmud Sa’d, İbn Teymiyye’de Tasavvuf, Terc.: Ali Durusoy, İrsan Yay., İstanbul, 1989; Mustafa Kara, İbn Teymiyye’nin Tasavvuf Istılahlarına, İlk Sûfîlere ve Tasavvuf Klasiklerine Bakısı, Yusuf & Afsin Matbaası, Ankara, 1997; Süleyman Uludag, “Tasavvuf Karsıtı Akımlar ve İbn Teymiyye’nin Tasavvuf Felsefesi”, İslâmiyât, c. II, sayı: 3, Temmuz-Eylül 1999, ss. 39-66
7 - Bk.: Takıyyüddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Resâil ve Fetâvâ, Tahkîk: Muhammed Resîd Rızâ-Muhammed el-Enver Ahmed el-Baltacı, (5 cilt, 2 mücelled hâlinde) Nesreden: Mektebetü Vehbe, Kahire, 1992, c. I, ss. 88-92. İbn Teymiyye, sûfîlerin “ricâlü’l-gayb” dedikleri kisilerin cinlerden ibâret oldugunu söylemektedir. Bk.: Takıyyüddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Mecmûatü’r-Resâili’l-Kübrâ, Beyrut, 1979, c. I, s. 72
8 - İbn Teymiyye, Resâil ve Fetâvâ, c. I, ss. 94-95
9 -Tasavvufta ebdâl telakkîsi, çesitli müelliflerce az çok farklı sekillerde açıklanmış olsa da bütün tasavvuf zümreleri arasında benimsenmiş ve zamanla aynı mânâda deger kazanan ricâlü’l-gayb anlayısıyla bütünlesmistir.
10 - İbn Haldun’un bu konudaki görüsleri için bk.: İbn Haldun, Sifâu’s-Sâil (Tasavvufun Mâhiyeti), Terc.: Süleyman Uludag, II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1984, ss. 263-265 (“Mukaddime’de Tasavvuf İlmi” bölümü)
11 - Heterodoks: Bir ilâhiyat ve sosyal târih terimi olarak; kabul edilmiş resmî din anlayısına, yâni
ortodoksluga (sünnîlik) zıt ve aykırı olan bir tür din anlayısını ifâde eden bu kavramın siyâsî, sosyal
ve teolojik yönleriyle ilgili bir degerlendirme için bk.: Ahmet Yasar Ocak, Babaîler İsyânı Alevîligin
Tarihsel Altyapısı [Babaîler İsyânı], II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1996, ss. 77-78
12 - Bk.: Ocak, Babaîler İsyânı, s. 67
13 - Yılmaz, Tasavvuf Meseleleri, s. 241. Ayrıca bk.: Uludag, “Abdal”, DİA, s. 60
14 - Bk.: M. Fuad Köprülü, “Abdal”, Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, İstanbul, 1935, c. I, s. 25
15 - İsmâil b. Muhammed el-Aclûnî, Kesfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs Ammâ İstehera mine’l-Ehâdîsi alâ Elsineti’n-Nâs, II. baskı, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, 1351 H., c. I, s. 24; Ayrıca krs.: Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. I, s. 112; c. V, s. 322; c. VI, s. 316
16 - Yılmaz, İslâm Tasavvufu (el-Lüma’ Tercümesi), s. 543. Ayrıca bk.: Uludag, “Abdal”, DİA, s. 60
17 - Ebdâl hadislerinde bu zümrenin sayısı yedi, otuz, kırk, altmıs, yetmis, seksen gibi farklı rakamlarla ifâde edilmekte ve bu farklılıga sonraki müelliflerde de rastlanmaktadır. Bizce bunun en önemli sebebi, ebdâl kavramıyla aynı zamanda kutub, imâmân ve evtâddan olusan ilk yedi kisi ya da tamâmıyla bütün ricâlü’l-gayb anlayısının da kastediliyor olmasıdır. Dolayısıyla farklı sayılarla ifâde edilen ricâlü’l-gayb zümreleri evtâd, kutub, nükabâ, nücebâ, recebiyyûn, vb. gibi kendi özel
isimleriyle degil; ricâlü’l-gayb genel olarak kavramının yerine de kullanılan ebdâl kelimesiyle ifâde edildiginden rakamlarda bu tür karısıklıklar meydana gelmistir.
18 - Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. V, s. 322; Krs.: Ebû Abdirrahmân es-Sülemî, Tabakatü’s-Sûfiyye [Tabakat], Tahkîk: Nûreddin Süreybe, III. baskı, Mektebetü’l-Hancî, Kahire, 1986, s. 2
19 - Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.I,s. 112
20 - Bu kimseler ve özellikleri için bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 300-304
21 - Burada zikredilen, ricâlü’l-gaybden vefat edenlerin yerine bir alt zümreden birinin geçmesi biçimindeki hiyerarsik yapıyı İbn Arabî de aynen kabul etmektedir. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. II, s. 400
22 - Bk.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 271
23 - Ricâlü’l-gayb ile ilgili hadisler ve degerlendirmesi için bk.: Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Ögretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Türkiye Diyânet Vakfı Yay., Ankara, 2000, ss. 159-177; Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım, “Tasavvufta Ricâlü’l-Gayb Telakkîsi ve Konuyla İlgili Bâzı Rivâyetler”, Süleyman Demirel Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 4, Isparta, 1997, ss. 132-147
24 - Bk.: Nûruddin Ali b. Ebî Bekr el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut, 1967, c. X, ss. 62-63. Tirmizî, evâdiru’l-Usûl’ünde ebdâl hadislerini, sahâbeden bir topluluktan merfû ve mevkuf olarak Ebu’d-Derdâ’nın kavliyle kaydeder.
25 - Hadis kitaplarının güvenilirlik dereceleriyle ilgili tabakalar hakkında bk.: Sah Veliyyullah ed-Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliga, Terc.: Mehmet Erdogan, İstanbul, 1994, c. I, ss. 491-497
26 - Uludag, “Abdal”, DİA, s. 60
27 - Ali b. Osman el-Cüllâbî el-Hucvirî, Kesfü’l-Mahcûb, Terc.: Süleyman Uludag, (Hakîkat Bilgisi), Dergâh Yay., İstanbul, 1982, s. 216
28 - Tasavvuf edebiyâtında rüyâ konusuyla ilgili bilgi için bk.: Hasan Avni Yüksel, Türk-İslâm Tasavvuf Geleneginde Rüyâ, Millî Egitim Bakanlıgı Yay., İstanbul, 1996; Mustafa Tatçı-Halil Çeltik, Türk Edebiyâtında Tasavvufî Rüyâ Tâbirnâmeleri, Akçağ Yay., Ankara, 1995
29 - Suyûtî, ricâlü’l-gaybden olan ebdâl, evtâd, nücebâ ve kutub hakkındaki hadislerin sahih oldugu görüsündedir. Bk.: Celâleddîn es-Suyûtî, el-Haberu’d-Dâl alâ Vücûdi’l-Kutb ve’l-Evtâd ve’n-Nücebâ ve’l-Ebdâl, Beyrut, 1983, c. II, ss. 241-253
30 - İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 272
31 - İmâm-ı Sâfiî’nin sözü su sekildedir: “Allâhü Teâlâ, kelâmı esnâsında kitâbına (Kur’ân’a) yeterli ölçüde inanmamız husûsunda bizi kutub vâsıtasıyla istifâde ettirmistir.” İbn Âbidîn, câbetü’l-Gavs, s. 76
32 - Adından, ebdâl kavramı ve ebdâlin niteliklerini anlatan bir risâle oldugu izlenimi dogmakla birlikte Hilyetü’l-Ebdâl; ârif, mürid, zâhid, âbid gibi tasavvuf ehli kimselerin tâkip etmesi gereken hükümler ve samt (suskunluk) kavramının tasavvuftaki mânâ ve önemi üzerinde duran bir eserdir. (Bk.: Uludag, “Abdal”, DİA, c.I,s. 59)
33 - Ömer Ziyâüddin Dagıstânî, Tasavvuf ve Tarîkatlarla İlgili Fetvâlar, Terc.: İrfan Gündüz-Yakup Çiçek, Seha Nesriyat, İstanbul, ts., ss. 187-188
34 - M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıflar, VII. baskı, Diyânet İsleri Baskanlıgı Yay., Ankara, 1991, s. 337 vd.
35 - Melâmîlik ile abdallar arasındaki münâsebet için bk.: Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler, İstanbul Devlet Matbaası, İstanbul, 1931’den tıpkıbasım, Gri Yayın, İstanbul, 1992, s. 14 vd.
36 - Alevîlik ile abdallar arasındaki münâsebet için bk.: Ocak, Babaîler İsyânı, ss. 63, 201 vd.
37 - Hasan Kâmil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarîkatlar, Ensar Nesriyat, İstanbul, 1994, s. 338
38 - Geniş bilgi için bk.: Orhan F. Köprülü, “Abdal”, DİA, ss. 61-62
39 - Ebu’l-Ferec Abdurrahmân ibnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs, Dâru’l-Fikr, Beyrut, ts., s. 329
40 - Süleyman Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, Marifet Yay., İstanbul, 1991, s. 189; Safer Baba, Istılâhât-ı Sofiyye fî Vatan-ı Asliyye (Tasavvuf Terimleri), Heten Keten Yayınları, İstanbul, 1998, ss. 29, 80
41 - William Chittick, “İslâm Kozmolojisinde Gayb Adamları [Gayb Adamları]”, Varolmanın Boyutları içinde, Terc.: Turan Koç, İnsan Yay., İstanbul, 1997, s. 43
42 - Bk.: Abdullah b. Mübârek (181/797), Kitâbü’z-Zühd, Nesreden: Habîbürrahman el-A’zamî, Malegon/Hindistan, 1966’dan Beyrut, ts. (Türkçe Terc.: M. Adil Teymur, Seha Nesriyat, İstanbul, 1992); Hâris b. Esed el-Muhâsibî (243/857), er-Riâye li-Hukukıllâh, Nesreden: Margaret Smith, London, 1940 (Türkçe Terc.: Abdulhakim Yüce, Çaglayan Yay., İzmir, 1997); Ebû Nasr es-Serrâc (378/988), el-Lüma’, Nesreden: Reynold Alleyne Nicholson, Leiden, 1914 (Türkçe Terc.: Hasan Kâmil Yılmaz, Altınoluk Yay., İstanbul, 1996); Muhammed b. İshak el-Buhârî el-Kelâbâzî
(380/990), et-Taarruf li-Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf, Dâru’l-Îmân, Dımask, 1986 (Türkçe Terc.: Süleyman Uludag, (Doguş Devrinde Tasavvuf), Dergâh Yay., II. baskı, İstanbul, 1992); Ebû Tâlib el-Mekkî (386/996), Kutü’l-Kulûb, II c. bir arada, Mısır, ts.; Ebû Abdirrahmân es-Sülemî (412/1021), Tabakatü’s-Sûfiyye, Nesreden: Nûreddin Süreybe, Mektebetü’l-Hâncî, Kahire, 1986; Abdülkerîm el-Kuseyrî (465/1072), er-Risâle, er-Risâle fi’t-Tasavvuf [er-Risâle], Beyrut, 1990 (Türkçe Terc.: Süleyman Uludag, (Tasavvuf İlmine Dâir Kuseyrî Risâlesi), III. baskı, İstanbul, 1991); Ali b. Osman el-Cüllâbî el-Hucvirî (470/1077), Kesfü’l-Mahcûb, Türkçe Terc.: Süleyman Uludag, (Hakîkat Bilgisi), İstanbul, 1982 ve Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî (505/1111), İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kahire, 1987.
43 - Burada müellif, ileriki kısımlarda anlatacagımız ricâlü eyyâmi’s-sitteyi kastediyor olsa gerek.
44 - Hâris b. Esed el-Muhâsibî, er-Riâye li-Hukukıllâh, Terc.: Abdulhakim Yüce, (Kalb Hayatı), Çaglayan Yay., İzmir, 1997, s. 255
45 - el-Hucvirî, Kesfü’l-Mahcûb, s. 330
46 - Bk.: es-Sülemî, Tabakat, s. 243
47 - A’râf, 7/196. Bu âyetin bu sekildeki meâli, Abdülkerim el-Kuseyrî’nin er-Risâle fi’t-Tasavvuf adlı eserinin Süleyman Uludağ tarafından yapılmış tercümesinde, [Tasavvuf İlmine Dâir Kuseyrî Risâlesi, III. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1991] s. 426’da yer almaktadır.
48 - Abdülkerim el-Kuseyrî, er-Risâle fi’t-Tasavvuf [er-Risâle], Tahkîk: Ma’rûf Zerîk-Ali Abdülhamid Baltacı, Dâru’l-Ceyl, Beyrut, 1990, ss. 259-260
49 - Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, Minhâcü’l-Âbidîn, Tahkîk: Mahmud Mustafa Halâvî, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 1989, ss. 102-103
50 - Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn [İhyâ], Dâru’r-Reyyân li’t-Türâs, Kahire, 1407 H./1987 M., c. I, s. 85
51 - el-Gazzâlî, İhyâ, c. III, s. 82; Ayrıca bk.: a.e., c. III, ss. 90-91
52 - Mücâdele, 58/22
53 - el-Gazzâlî, İhyâ, c. III, s. 377
54 - es-Sülemî, Tabakat, s. 10
55 - Uludag, “Abdal”, DİA, c.I,s. 59
56 - İsmâil Hakkı Bursevî de buradaki ricâlden (erler) murâdın insan-ı kâmil oldugunu, diger insanların ise insan-ı kâmile göre kadın mesâbesinde oldugunu bildirmektedir. Bu sebeple kemâle eren kadınlar da “er” sınıfına dâhildirler. Zîrâ hakîkatte erkeklik, yalnızca sûretle/görüntüyle degil, mânâ/mâneviyat ile olur. Nitekim ebdâlden olan bâzı kadınlar vardır. Öyleyse istidâdı varsa kadın, “er” olabilir. (Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 241)
57 - Molla Abdurrahmân Câmi, Nefehâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds [Nefehât], Terc. ve Serh: Lâmiî Çelebi, Mârifet Yay., İstanbul, 1993, s. 692
58 - Chittick, “Gayb Adamları”, ss. 64-65. Nitekim İbn Arabî’ye göre de ricâlü’l-gaybin adları söyledir: Kutub: Abdullâh, İmâmân: Abdürrabb ve Abdülmelik, Evtâd: Abdülhayy, Abdülalîm, Abdülkadir ve Abdülmürîd, Ebdâl: Bunlara ilâveten Abdüssemî’, Abdülbasîr ve Abdüssekûr. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 279
59 - Chittick, a.g.m., s. 69
60 - Bk.: Muhammed Ebu’l-Yüsr Âbidîn, Hikâyâ’s-Sûfiyye, Dâru’l-Besâir, Dimask, 1993, ss. 125-126
61 - Ric’î Talâk: Kocaya, kadının rızâsı olmaksızın iddet süresince zevcesine dönme hakkı saglayan bosama seklidir. Ayrıntılı bilgi için bk.: Ebû Bekir b. Mes’ûd el Kasânî, Kitâbü Bedâiu’s-Sanâi’ fî Tertîbi’s-Serâi’, Beyrut, 1986, c. III, s. 109; Abdullah b. Muhammed b. Mevdûd el-Mevsılî, el-İhtiyâr fî Ta’lîli’l-Muhtâr, Beyrut, ts., c. III, ss. 129-130; Ebû Bekir el-Câbir el-Cezâirî, Minhâcü’l-Müslim, (Suud baskısı), 1976, s. 388; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamûsu, İstanbul, 1985, c. II, ss. 175, 220-221
62 - Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 392. Bunlar sâbit bir merâtibe sahiptirler ve dolayısıyla da sayıları aslâ degismez. Bk.: Cihttick, “Gayb Adamları”, s. 44
63 - Uludag, a.g.e., aynı yer. Bunların sayısı sâbit degildir; ortam ve sartlara göre çesitli vazîfeler îfâ ederler. Bunların çogu kutbun idâresi altına girmekle birlikte, “münzevîler” olarak bilinen bir zümre onun sahası dısındadır. Bk.: Cihttick, a.g.m., s. 44
64 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 266-383. Daha önce ismi geçen ve adından, ebdâl kavramı ve ebdâlin niteliklerini anlatan bir risâle oldugu izlenimi dogan Hilyetü’l-Ebdâl adlı eserinde İbn Arabî, ârif, mürid, zâhid, âbid gibi tasavvuf ehli kimselerin tâkip etmesi gereken hükümler ve samt (suskunluk) kavramının tasavvuftaki mânâ ve önemi üzerinde durmustur. (Bk.: Uludag, “Abdal”, DİA, c.I,s. 59) Ne var ki, ricâlü’l-gaybe âit görüslerine en geniş olarak yer verdigi el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’sinde İbn Arabî, ricâlü’l-gaybden olan zümreleri sayarken sayıları belli olmayan grupların arasında melâmîler, dervisler (fukarâ), sûfîler, âbidler ve zâhidleri de zikreder ve bunları ricâlullâh olarak niteler ki bu durumda Hilyetü’l-Ebdâl ile Fütûhât’ın ilgili kısmının muhtevâları birbiriyle örtüsmektedir. (Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 340-355) Burada İbn Arabî, adı geçen bu zümrelerin de aslında ricâlü’lgaybden olduguna isâret ediyor olabilir. Ancak biz, diger tasavvuf kaynaklarının hiçbirinde bu zümrelerin ricâlü’l-gayb arasında kaydedildigine rastlamadıgımızdan ve özellikle de anılan bu tâifelerden olanların herkes tarafından kolayca tanınıp bilinebilmesinden dolayı gayb erenleri arasında
bunlardan söz etmeyecegiz. Zîrâ ricâlü’l-gaybin en temel özelligi, baskaları tarafından gerçek mânâda bilinip tanınamamalarıdır.
65 - Kutbu’l-aktâbın kutublugu, bütün kutubların kutubluklarını içine alır. Zîrâ esâsında kutubluk birdir; ancak farklı sûretlerde zuhûr eder. (Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 217)
66 - es-Seyyid es-Serîf Ali b. Muhammed el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, Haz.: Muhammed Abdülvâhid et-Tûbâ-Ömer Hüseyin el-Hassâb, el-Matbaatü’l-Hayriyye, Mısır, 1306 H. (1888-89 M.)’den ofset baskı: Dâru’s-Sürûr, Beyrut, ts., ss. 76-77; Ayrıca bk.: Ahmed Ziyâüddin Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, Terc.: Ramazan Nazlı, Velîler ve Tarîkatlarda Usûl içinde, Pamuk Yay., İstanbul, 1987, s. 353
67 - Muhyiddin ibn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye [Tedbîrât], Tercüme ve Serh: Ahmed Avni Konuk, Hazırlayan: Mustafa Tahralı, İz Yayıncılık, İstanbul, 1992, s. 42
68 - İbn Arabî, Tedbîrât, s. 43
69 - Nitekim Allâhü Teâlâ: “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacagım” (Bakara, 2/30) ve “Allah sizi yeryüzünde halîfe kıldı” (Neml, 28/62; Fâtır, 35/39) buyurmaktadır. İnsan-ı kâmilin halîfetullâh fi’larz olusuyla ilgili olarak bk.: Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, ss. 163, 217, 299, 341, 367, 442; c. II, ss. 1, 66, 122, 191, 258
70 - İbn Arabî, a.g.e., s. 204
71 - Ahmed Avni Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Serhi, Haz.: Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yay., İstanbul, 1987-1992, [I. cilt: Dergâh Yay. (1987)], c. I, ss. 297, 299
72 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 274; c. I, s. 53. Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, ss. 264-265
73 - İbn Âbidîn, a.g.e., s. 275; Ayrıca bk.: Ebu’l-Yüsr Âbidîn, Hikâyâ’s-Sûfiyye, s. 116
Etiketler: Tasavvuf
Molla Kâsım’ı Gördün mü?
26.09.2007 |7 Yorumlar |


Bizim Yunus’umuzun hayat hikâyesindeki Molla Kâsım sahnesini çoğunuz bilirsiniz. Unutanlar için kısa bir tekrarla konuya girelim.Yunus’un vefatından sonra şiirlerinin bulunduğu divan Molla Kâsım adlı bir kaba softanın eline geçer. Sakarya kıyısına oturarak şiirleri tek tek okuyan Molla Kâsım kendince dine aykırı (!) gördüklerini bir kenara ayırır. 3.000 adet şiirden ayırdığı 1.000 tanesini yakar. Bir başka gün kalan 2000' ini inceler ve bunlardan da binden fazlasını nehre atar. İşte tam bu esnada eline gelen şiirde şu dize çıkar karşısına;
Derviş Yunus bu sözü / Eğri büğrü söyleme
Seni sıygaya çeker / Bir Molla Kâsım gelir
Bu dize ile sarsılan Molla Kâsım pişman olup nehre atlasa da şiirlerden çoğu gitmiş, elden çıkması gereken çıkmıştır artık. 3.000 şiirden 300 küsur kadarı elimizde bugün.
***
Vakıanın buraya kadar olan kısmı Yunus’u ilgilendiriyor. Ancak daha geniş açı ile bakacak olursak hadise, Hakikat Yolunda yürümeyi niyete alan hepimizin önüne gelebilecek ve hatta gelmekte olan, çoğu kere perdelendiğimiz bir lütuf! Lütuf deyişim belki ters geliyor size, Yunus şiirlerini ortadan kaldıran biri nasıl lütuf olabilir, diye düşünüyor olabilirsiniz… İlk etapta haksız değilsiniz. Şimdi olayın derûnuna inelim ve bu hali kendimizde nasıl, ne şekilde yaşıyoruz, çözümlemeye gayret edelim.
Kendimize gelmeden önce Yunus ve Molla Kâsım’ ı biraz daha okumakta fayda var. Alemde kendiliğinden ve de bağımsız hiçbir olay yok. Çünkü İrade Tek ve O Tekin dilemesi dışında bir zuhur muhal. O halde Yunus’a Molla Kâsım’ı musallat eden de Rabbul Alemin!
Buna ikna olduktan sonra niçin yaşandığını düşünelim. 3000 şiirin 2000 kadarı derin bâtini sırlar açıklıyor, yüksek mertebeden seyirler içeriyor olabilir. Bunlar elde kalsa ve günümüze kadar gelse belki de çoğu kişinin aklı karışacak, çoğunluğu oluşturan avamın inançlarında sarsıntılar yaşanacaktı. Çünkü üst mertebenin seyri, alt mertebeler için sırdır! Açıklandığında beyinlerde depremler yaşanır!
Molla Kâsım rolü üstlenen kişi, böyle bakıldığında inancın korunması, şer’i çizginin muhafazası adına hayırlı bir iş yapmıştır gelecek nesiller için…
…
Soracaksınız, “Tamam da bu Molla Kâsım’ın bizim yaşamımızla bağı ne?” İşte şimdi oraya geldik. Ne buyurdu Yunus’umuz?..
Derviş Yunus bu sözü / Eğri büğrü söyleme
Seni sıygaya çeker / Bir Molla Kâsım gelir
Molla Kâsım’ın ana vazifesi; siygaya çekmek! Niçin? Sözü eğri büğrü söylemesin diye!
Daha açıkçası, daha tasavvufçası; Molla Kâsım sahnesi kendimizi hesaba çekmemize yardımcı olarak dışarıdan diğer bir insan eliyle önümüze konan bir olgu!.. Sözü eğri büğrü söylemeyelim; düşüncemiz bâtıl zemine oturmasın, yaşamımız Hak çizgide sürsün, yanlış algıları, saplantıları Hak zannetmeyelim diye!.. Özetle, benlik örtüsünden soyunalım, nefis kirinden yıkanalım diye…
Buna delil olacak en büyük unsur; KÂSIM kelimesi. Kâsım; Arapçada ;İKİ ŞEYİ AYIRAN, AYRIŞTIRAN demek… Molla Kâsım; İnsanı beşeriyetinden ayırıp hakikatini gösteren, nefsinden ayırıp öze çeken kişi!...
Daha manidar bir delil mi?..
Efendimiz (s. a. v.) in künyesini hatırlayınız: EBU’L-KÂSIM… Kâsım isminde bir oğlu olmasından öte; İnsanı şirkten arındırdığı, Hakkı Batıldan ayrıştırdığı için EBU’L-KÂSIM…
…
Olayın özü bu çerçevede zihnen şekillendikten sonra kendimize dönerek soralım; Hayatımızın hangi dönemlerinde, hangi zamanlarda, hangi suretlerle karşımıza çıktı Molla Kâsımlar?
Birlikte bulalım… Hani kızdıklarımız var ya! Hani “Çok cins hareketleri var, aman benden uzak olsun” dediklerimiz var ya! Hani, hakkımızı gasp ettiğini, bizi arkadan hançerlediğini, ruhumuzu kanattığını, dünyamızı kararttığını düşündüklerimiz var ya! Hani, “Çok yakınım, canımdan kanımdan biri ama beni hiç anlamıyor” dediklerimiz var ya!
İşte onların hepsi, hesabımızın kolay görülmesi, arınışımızın hızlı gelişmesi için yollanan ilahi lütuflar!.. Kendimizi tanımamız, bizden içre bizi keşfetmemiz için hepsi de gönüllü çalışıyorlar. Birimselliğimizi delip acıtıyorlar ya, inanın bizdeki madeni, hakiki ve pörsümez, paha biçilmez özü çıkarmaktan başka işlevleri yok.
Onları kendimizden gayrı gördüğümüzde bu sırdan uzak düşüyoruz.. Tavır alıp devamlı surette kırgınlık ve nefret duymanın azabı ile kendi cehennemimizi kendimiz tutuşturuyoruz. Yazık değil mi bize?!..
…
Sen, işyerinde kuyumu kazanlar var, diyen dostum!
Sen, beni eşim bile anlamıyor diyen kardeşim!
Sen, çocuklarıma bile sözüm geçmiyor diyen büyüğüm!
Sen, dostlarım dertlerimde hiç yanımda değil diyen arkadaşım!
Hepsinin sana özel Molla Kâsımlar olduğunu fark edebildin mi? Ne yaptıklarına bakma, senin hangi algına ve hangi haline yöneldiklerine, darbe indirdiklerine bak! Böyle bakarsan hepsinin sende mevcut ama örtülü boyutları açtıklarını, senden uzaklaşması gereken hırs ve tutkuları biçtiklerini, hepsinin lehine çalıştığını fark edecek, bir süre sonra onlara teşekkür edeceksin.
Yeri gelmişken yaşanmış bir örneği arz edelim:
Pazarlama şirketinde eleman olarak çalışan bir kardeşim, gayreti ve dürüstlüğü ile şeflik konumuna kadar yükselir. Ne var ki yan masada çalışan biri ve tecrübeli yaşlı kurt bir idareci, bu genç kardeşin hızlı yükselişini çekemezler. Alttan alta kuyu kazmakta, genel müdürü etkilemek için ellerinden geleni arkalarına koymamaktadırlar. Baskılara dayanamayan genel müdür, kardeşimizi şeflikten alıp dış hizmete, hem de ayak işi denebilecek bir göreve verir.
Sabırla buna da katlanan arkadaşımızın üzerinde Molla Kâsımlar çalışmalarına ara vermeden devam etmektedirler. Yaptıklarından utanıp vicdani rahatsızlık duydukları için göz önünde olmamasını, başka bir şubeye gitmesini isterler.
Uzak bir şubeye tayin edilir. Aile hayatı, çocuklar, değişik bir çevre kolay değildir insan için. Yine sabreder ve alışır duruma. O şubede gün be gün yıldızı parlamakta, hem kazanmakta hem de kazandırmaktadır. Bir gün, şubeye ortak olması teklif edilir. Belli bir ücretle ortaklık alır. Zaman içinde ticari tecrübesini artırır ve en fazla hisseye sahip ortak konumuna gelir.
Molla Kâsım işlevini okuyan, Molla Kâsımlara tavır almak yerine kendi kulluğunu yapan kardeşimiz, hem hayatı idrak hem de maddi ferahlık açısından büyük bir genişliğe erer!..
***
Molla Kâsımlar günlük hayatta sürekli olarak yanı başımızdalar. Şayet benlikten arınmak, öze varmak gibi ulvi bir gayeyi seçmişsek, ara vermeksizin karşımıza çıkmaya, işlevlerini yürütmeye devam edecekler. Evet, biraz canımız yanacak. Gururumuz sarsılacak. Belki itibarımız, sosyal hayatımız darbe alacak. Belki bir süre hüzün yaşayacağız. Sonrasında açığa çıkacak öz, yepyeni bir farkındalık ve çok kıymetli bir bakış açısı armağan edecek bize. Bundan emin olunuz!
Kendi adıma bir teşekkürü ifade etmeden geçemeyeceğim;
Düşüncelerimi paylaştığım süreçte, telefon, mail, ikili görüşme, sohbet, iş ilişkisi ve ziyaretlerle karşıma gelen tüm Molla Kâsım’lara gönülden teşekkür ediyorum. Başta size kızdım, canım acıdı, içim yandı ama iyi ki varsınız! Hepiniz nura gark olunuz!
…
Övgü ve yüceltmenin kişiye en büyük kötülük, yapıcı eleştirinin bilinç kilitlerini açan anahtar olduğunu fark edenlere selam olsun!
Selam olsun, “Başkası- Gayrısı” perdesinden kurtularak her gelenin kendinden kendine olduğunu bilenlere !...
Hayat akıyor. İnsanlar gelip geçiyor.
Molla Kâsım’ı görebilenlere, görüp de değerlendirebilenlere ne mutlu!
Meraklısına:
BİZİM YUNUS: http://www.kitsan.com/index.php?c=6&p=2372
Etiketler: Mehmet Doğramacı













