Kendin Olmadan Rabbini Bulmak mı?

29.09.2007 |2 Yorumlar |

Herkesin bildiği meşhur hadis: “Kendini bilen; Rabbini bilir!..”

Rabbini bilmenin yolu kendini bilmekten geçiyor. Kendini bilmeyen için Rabbe giden yol tıkalı.

Bilmek; hakiki manada gereğini yaşamak ise de, günümüzde kuru bilgi ezberi sanıldığı için biz Bilmek ve Bulmak kavramlarını ayrı mütalaa ediyoruz. Okuyan kendini bilebilir, Rabbini de bilebilir. Ama Rabbini Bulmak kuru bilgiden öte, imtihan süreçleri ile gelişen uzun soluklu bir maratondur. Kimler Rabbini bulur ?


Hadisteki işaretten hareketle, kimler kendini bulmuş ise onlar Rabbini bulur!.. Kendini bulmak nedir o halde?..

Kendini bulmak, deyince konuyu Egoistlikle karıştıranlar için açalım: Kendini bulmak ile ego arasındaki fark, Everest ile Guam Çukuru gibidir:

1- Egoistlerin beyninde çatışma sürerken, Kendini Bulanlar; iç çatışmayı bitirmişlerdir.

2- Egoistler; gergin, kıskanç, hırslı yaşarken; Kendini Bulanlar; saf denecek ölçüde dinginliğe ermişlerdir.

3- Egoistler; zorlama ve dayatmalarla etrafa hükmetme çabasında iken, Kendini Bulanlar; etrafa değil kendine hakim olmayı ilke edinmişlerdir.

4- Egoistler; kendinde hata görmeyip, yanlışları açığa çıkınca özür dilememek için kıvırırken, Kendini Bulanlar; “Aranızda en aşağı kul benim, hakkınızı helal edin ” diyecek olgunluktadır.

5- Egoistler; heva ve hevesleri için ortalığı ateşe vermekten çekinmezken, Kendini Bulanlar; “Başkaları yanmasın, ben yanarım, yeter ki kimse zarar görmesin” diyenlerdir.

Maddeler uzar gider. Maksat anlaşıldı. Ego ile Kendini Bulmanın ana farkı; birinin içeride - dışarıda sürekli SAVAŞ, diğerinin daimi BARIŞ yaşamasıdır!

Dostum, Rabbini bulmak istersin değil mi? O halde önce kendini bul!.. Kayıtlar, kutsallar, tabular hayatından çıkmadıkça kendini bulamazsın! Yaslandıklarını, aşılmazlarını sorgula ve ayağa kalk!

Samediyyetini fark etmeyen Ahadiyyete varamaz!

Fark et artık. Başkası için değil, kendi selametin için yap bunu!..
Mehmet Doğramacı
www.yorumsuzblog.net.tc

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Ve Adem Yaratıldı !.. Ama nasıl ?...

28.09.2007 |7 Yorumlar |

Uzun yıllar Yaratılış - Evrim çatışması içinde yetişti nesiller... Din Dersinde Adem’i, Biyolojide Maymun’u ata olarak öğrendik!.. Ülke, evrimciler ve yaratılışçılar diye ikiye ayrıldı. Evrim savunmayı çağdaşlık addedenler, yaratılışa inananları örümcek beyinli olmakla suçlarken; diğer taraf evrimi dinsizliğin işareti saydı.

Bilimsel çalışmaların ivme kazandığı şu dönemde artık ikisi de tatmin etmiyor genç beyinleri. Düşünen beyinler, “Nasıl oluştuk?” sorusunun kapsamlı, öz, ama net bir cevabını arıyor. Bu cevabın Kur’an- Bilim ekseninde yeni bir açılım sunması kaçınılmaz bir ihtiyaç..

Vaizlerin anlattığı üzere; “Ötede bir Tanrı elinin meleklere emir verip çamur kardırması, sonra da püf diye ruh üflemesi ile ayağa kalkan” yaratılış anlatımı, kimseyi tatmin etmiyor.
Evrim, Darwin’in dediği çizgide maymuna endeksli haliyle oldukça sevimsiz!

Mevlana-Erzurumlu İbrahim Hakkı ve İbni Arabi gibi büyük zevatın eserlerinde aşamalı bir dönüşüm farklı biçimlerde yer alıyor. Kur’anın derinlemesine nüfuz edilirse orada da bazı imgeler var.



Evet dostlar;
Gelecek nesiller de bizim gibi ikilemli mi yetişsin?
Yoksa işi bilenler, ehli olanlar, sırrına varanlar tatmin edici, çağdaş, bilimsel ve de Kur’anın Ruhuna ters düşmeyen yeni bir açılımı derli toplu takdim edecekler mi?..

Düşünen ve Özünü arayan tüm dostlara soruyorum:

NASIL OLUŞTUK?!...

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Bir Tasavvuf Terimi olarak Ricâlü’l-Gayb / İbn Arabî’nin Görüşleri (1)

27.09.2007 |10 Yorumlar |

"Bu makale Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi'nin 5. sayısının 161.-201. sayfaları arasında Ocak-2001'de yayınlanmıştır. http://www.tasavvufdergisi.net/sayi_5/sayi_5_makale_11.pdf "

GİRİŞ

İslâm’ın ana ilkelerinden olup Kelâm ilminin sahasına giren veya fıkhın mü’minlerden istediği görev ve yükümlülüklerle ilgili pek çok hususta birtakım kısa/basit îzahlara ve yüzeysel genellemelere kolayca gidilebilen günümüz ilâhiyat araştırmalarında, Tasavvuf ilminin konu edindiği pek çok alanda görüldüğü gibi ricâlü’l-gayb telakkîsi de hakkında pek çok spekülasyon üretilen ve genellikle de eksik veyâ yanlış anlaşılmadan doğan birtakım hatâlı kanaatlere ulaşılması mümkün olan konulardan biridir.


Bununla birlikte, kadîm kültürde yerini alan kelâmî, felsefî ve fıkhî metinlerden tutun da çok daha yaygın durumdaki şiirlere varıncaya kadar, İslâm’ın kâinâta bakış açısını şekillendirmiş literatüre kabaca bir göz gezdiriş bile, ricâlü’l-gayb zümresinden kimselere âlemde her zaman çok özel bir yer verildiğini gösterecektir.



Hattâ işârî açıdan bakıldığında pek çok Kur’ân âyetinin ve hadîs-i şeriflerin de bu anlayışı açıkça veya zımnen kabul ettiği anlaşılacaktır. Zîrâ söz konusu âyet ve hadis metinleri, insana, Cenâb-ı Hakk’ın başka hiçbir mahlûka yüklemediği görev ve sorumlulukları yüklemektedir.

Bu makalede, ilk önce ricâlü’l-gayb telakkîsinin tasavvuf ilmindeki yeri ana hatlarıyla ortaya koyulmaya çalışılacak, bilâhare Muhyiddin İbn Arabî’nin (638/1240) konuya ilişkin görüşleri ele alınacaktır. İbn Arabî’nin görüşleri anlatılırken, onun ele aldığı ricâlü’l-gayb ile ilgili kavram hakkında yer yer başka müelliflerin görüşlerinden de istifâde ile kısa bilgiler verilecektir. Tasavvuf düşüncesindeki ricâlü’l-gayb telakkîsini ortaya koyarken, konuyu İbn Arabî’nin görüşleri ekseninde incelemeyi tercih edişimiz, bu anlayışın son tahlilde onun düşünceleri ışığında sistemleşmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

1. TASAVVUF DÜŞÜNCESİNDE RİCÂLÜ’L-GAYB

Bilinmeyen Hak dostları, ricâlullâh veya gayb erenleri diye de adlandırılan ricâlü’l-gayb kavramı, tasavvuftaki Allah dostluğunun gizliliğine işâret sayılır. Gök kubbenin altındaki velîlerin kimler olduğunun Cenâb-ı Hak’tan başka hiç kimse tarafından bilinemeyeceği anlayışı, “velâyet sırrı”nın gizemini ortaya koymaktadır.

Buna göre Allah, dünyânın cismânî düzenini sağlamak için bâzı insanların birtakım görevler üstlenmesini dilediği gibi, âlemdeki mânevî ve rûhânî intizâmın korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi için de sevdiği bâzı kullarını görevlendirmiştir. Herkes tarafından kolayca tanınmadıkları veya gizli olan hakîkatlere ve sırlara vâkıf oldukları için ricâlü’l-gayb adı verilen bu seçkin kişilerin kendi aralarında bir hiyerarşi vardır. Ancak her mertebedeki ricâlü’l-gaybın adları ve hiyerarşideki yerleri çeşitli kaynaklarda farklı şekillerde gösterilmiştir. Meselâ, Ebû Bekir Muhammed b. Ali b. Ca’fer el-Kettânî’ye (322/934) izâfe edilen rivâyetlerden birinde ricâlü’l-gayb, aşağıdan yukarıya nükabâ, nücebâ, ebdâl, ahyâr, umud ve gavs seklinde (1) gösterilirken, Muhyiddin ibn Arabî (638/1240) bu hiyerarşinin en altına melâmiyye, muhaddesûn, ahillâ ve ümenâ gibi sayıları belli olmayanları da eklemek sûretiyle ana hatlarıyla mustafûn/müctebûn, nükabâ, ahyâr, nücebâ, ebdâl, evtâd, imâmân, ve kutub seklinde sıralamıştır. (2) Büyük peygamberlerin yerine, onlardan ‘bedel’ sayılan bu kişiler, “Allah’ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı” (3) kimseler olarak değerlendirilmişler ve “Rabbinin ordularını ondan başka kimse bilmez” (4) âyeti de onlara bir işâret sayılmıştır. Bu zatların, âlemin intizam sebebi olduğuna ve insanların işlerini tanzîm ettiklerine inanılır. (5)

Ricâlü’l-gayb inancının İslâm’daki yeri öteden beri hep tartışıla gelmiştir. Bu konuda rivâyet edilen bâzı hadislerin sıhhat dereceleriyle ilgili tartışmalar, bir kısım müellifleri bu düşüncenin kaynağını ehl-i sünnet dışında aramaya sevk etmiştir. Aslında kendine has bir tasavvuf felsefesi kuran, fakat tasavvufun herkesçe anlaşılması güç bâzı konuları (bilhassa İbn Arabî ve düsünce sistemi) ile “sûfiyyetü’l-erzâk” (sûfîligi bir geçim yolu olarak kullananlar) ve “sûfiyyetü’r-resm” (âdâb ve erkânla yetinen sekilci ve merâsimci kimseler) dediği bâzı mutasavvıflara yönelttiği sert eleştiri ve ithamlarıyla tanınan (6) İbn Teymiyye (728/1328) ile İbn Haldun (808/1406) bu grubun basında gelmektedir. Ricâlü’l-gayb olduğu söylenen bâzı kimselere, onları Allâh’a ortak gösterir gibi olağanüstü güçler ve yetkiler atfetmenin İslâm inancıyla bağdaştırılamayacağını söyleyen İbn Teymiyye, bu tür bir anlayışın daha çok hristiyanların ve aşırı Şiî fırkalarının inanış biçimlerini yansıttığını belirtmektedir. (7) Bununla birlikte, prensip olarak Allâh’ın velî kullarından olağanüstü haller zuhûr edebileceğini; Allâh’ın bâzı seçkin kullarına nûrunu ve birtakım esrârı başka insanların bilemeyecekleri bir şekilde (gayben) bahsedebileceğini ve bunların sâlih ve velî kullar olduklarını çoğu insanın bilemeyeceğini; Hakk’ın sırlarının Allah ile onun evliyâ kulları arasında olduğunu da bir vâkıa olarak kabul ettiğini (8) îtiraf etmektedir ki bunu, onun ricâlü’l-gayb telakkîsini teorik olarak zımnen kabul etmekte olduğuna işâret sayabiliriz. Ancak bu anlayışın İbn Arabî’ninkinden oldukça farklı olduğu açıktır. İbn Haldun ise, kutub ve ebdâl telakkîsinin (9) ilk defa Irak sûfîlerinde görüldüğünü ve bu sebeple ricâlü’l-gayb ile ilgili diğer kavramların ortaya çıkışında Şia’nın ve Râfizîliğin etkili olmuş olabileceğini ileri sürmektedir. (10) Nitekim İranlı yazarlar, abdal terimini XII. yy.dan îtibâren daha ziyâde heterodoks (11) dervişleri tanımlamak için kullanıyorlardı. (12) Ne var ki ehl-i sünnet ulemâsından bu görüse pek katılan çıkmamış ve hattâ sûfîlerden baska bâzı âlimler de bu kavramı kullanmakta bir sakınca görmemişlerdir. Özellikle Ahmed b. Hanbel (241/855) gibi bir mezhep imamı ve hadisçinin bu konuda rivâyetlerde bulunması, yukarıdaki ithamın geçersizliği için fiilî bir delil (13) olsa gerektir. Esâsen Fuad Köprülü’nün de işâret ettiği gibi bu telakkî, daha mîlâdî X. yy.da (hicrî III.-IV. asırlar), ehl-i sünnetten Sâlimiyye ve Hanbeliyye fırkaları arasında yerleşmiştir. (14) Dolayısıyla bu görüşün daha bu asırda ortaya çıkmış olması ve ehl-i sünnet anlayışını benimseyen bâzılarınca da uygun görülmesinin onun Şiî menşe’li olmasına engel teşkil etmeyeceği düşünülebilirse de İbn Teymiyye ve İbn Haldun’un ileri sürdükleri “ebdâl anlayışının Şia ve Râfiziyye kaynaklı olduğu” şeklindeki görüşün yanlışlığı ve geçersizliği böylece kuvvet kazanmış olmaktadır.

Tasavvuftaki ricâlü’l-gayb anlayışının temel dayanağını, bilhassa Muhammed b. Ali el-Hakîm et-Tirmizî (295/888) tarafından nakledilen su hadîs-i serîf oluşturmuştur: “Bu ümmetim içinde İbrâhim tabiatı üzere kırk, Mûsâ tabiatı üzere yedi, Îsâ tabiatı üzere üç, Muhammed (a.s.) tabiatı üzere bir kişi bulunur. Bunlar derecelerine göre halkın efendisi sayılırlar.” (15) Gerçi ebdâl, evtâd, nücebâ, aktâb gibi ricâlü’l-gaybden olan kimseler hakkında rivâyet edilen hadislerin sıhhat dereceleriyle ilgili olarak farklı değerlendirmeler vardır. Ne var ki bu konuda en aşırı ve sert tavrı sergileyen İbn Teymiyye bile hadislerin bir kısmını, özellikle de “ebdâl” hadîsini, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde yer almasından dolayı reddedememiştir. (16)

Müsned’de yer alan hadislerden bâzıları şöyledir: “Bu ümmet içinde İbrâhim’e (a.s.) benzeyen ebdâl otuz (17) kişidir. Bunlardan bir adam (racül) ölünce Allah onun yerine bir başka adamı bedel olarak geçirir.” (18) “Ebdâl, Sam halkındandır ve kırk kişidir. Bunlardan ölen bir adamın (racül) yerine Allah başka bir adamı bedel olarak geçirir. Yagmur onlar sâyesinde yağar; onlar sâyesinde düşmana karşı galip gelinir ve Şam halkı da onlar sâyesinde azaptan kurtulur.” (19)

İbn Mes’ûd’un (r.a.) rivâyet ettiği ve İbn Asâkir’in tahrîc ettiği bir hadîs-i şerîfe göre de: “Allâh’ın, halk (yaratılmışlar) arasında Âdem kalbi üzere olan üçyüz, İbrâhim kalbi üzere kırk, Cebrâil kalbi üzere beş, Mîkâil kalbi üzere üç ve İsrâfil kalbi üzere de bir kişi vardır. (20) Eğer bunlardan tek olanı vefât ederse onun yerine Allah üçlerden birini geçirir; üçlerden biri vefât ederse onun yerine beşlerden birini geçirir; beşlerden biri vefât ederse onun yerine yedilerden birini geçirir; yedilerden biri vefât ederse onun yerine kırklardan birini geçirir; kırklardan biri vefât ederse onun yerine üçyüzlerden birini geçirir; üçyüzlerden biri vefât ederse onun yerine diğerlerinden (ricâlü’l-gayb tâifesinden) herhangi birini geçirir (21) ki Allah, mahlûku onlarla diri tutar, öldürür, nebâtı bitirir ve belâları def eder.” İbn Mes’ûd’a: “Allah onlarla nasıl diriltir ve öldürür?” diye sorulunca: “Çünkü onlar Allâhü Teâlâ’dan, ümmetlerin çoğaltılmasını isterler, Allah da çoğaltır; büyük bir nezâket içerisinde duâ ederler; yağmur yağmasını isterler, yağmur yağar; onlar isterler, yeryüzünde türlü nebat biter; onlar duâ ederler, onların sâyesinde türlü belâlar def olunur” demiştir. (22)

Başta mutasavvıflar olmak üzere ricâlü’l-gayb anlayışını benimseyenlerin dayanak olarak kabul ettikleri hadisler, (23) Enes b. Mâlik, Ubâde b. Sâmit, Abdullah b. Ömer, Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Mes’ûd, Avf b. Mâlik, Ebû Saîd el-Hudrî ve Muaz b. Cebel gibi sahâbelerden rivâyet edilmistir. Önemli bir kısmı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sözü (merfû hadis), bâzıları da Hz. Ali ve Ebu’d-Derdâ’nın (r.a.) sözü (mevkuf hadis) olarak nakledilen bu rivayetlerin büyük bir kısmı, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde yer almaktadır. Müsned’deki hadisler, senedleri zayıf olduğu gerekçesiyle tenkit edilmiştir. (24) Diğer kitaplardaki rivâyetler ise güvenilirlik bakımından başlıca dört tabakaya (25) ayrılan kaynakların ancak üçüncü ve dördüncü tabakalarında yer almaktadır. (26)

Mesâyihten biri Hz. Peygamber’i (s.a.v.) rüyâsında görür ve ona Allâhü Teâlâ’nın yeryüzünde evtâd denilen dostlarının bulunduğunu söyleyip söylemediğini sorar. Peygamber (s.a.v.) de bunu rivâyet eden râvînin bu bilgiyi ona doğru olarak ulaştırdığını ifâde eder. (27) Rüyânın (28) tasavvufta bilgi elde etme yollarından biri olarak değerlendirildiği ve Hz. Muhammed’i (s.a.v.) rüyâda görmenin dînen câiz olduğu göz önünde bulundurulursa, burada anlatılan rüyâ vâsıtasıyla elde edilen bu bilginin, o rüyâyı gören sûfî için ne anlama geldiği ve ne kadar kesin bir bilgi sunduğu gâyet açıktır. Onun anlattıgı bu rüyâya inanıp inanmamak ise diğer insanların kendilerinin bilecekleri bir husustur.

Mevlânâ Hâlid-i Bagdâdî’nin (1242/1826) talebelerinden olmasının yanı sıra daha çok fıkıh ilmine vukufu ile tebârüz eden Muhammed Emin ibn Âbidîn (1258/1836) de İcâbetü’l-Gavs bi-Beyâni Hâli’n-Nükabâ ve’n-Nücebâ ve’l-Ebdâl ve’l-Evtâd ve’l-Gavs adlı risâlesinde bu konudaki rivâyetlere genişçe yer verip, yine bâzı hadis bilginlerinin bu rivâyetler bakkındaki değerlendirmelerini naklettikten sonra netîce olarak Suyûtî’nin (29) (911/1505): “Mânevî (mânâ akımından) mütevâtir derecesine ulaştığından dolayı bu tür rivâyetler, ebdâlin varlığının zarûretine kesinlik kazandırır” (30) sözünü, kendi görüşü olarak ortaya koymaktadır. Hattâ o, İmâm-ı Şâfiî’nin (204/819) bu konudaki bir sözünü (31) de nakleder ki bu da fıkıh âlimlerinin ricâlü’l-gayb ile ilgili olarak olumlu düşüncelerinin bir örneğini teşkil etmektedir. Ayrıca yukarıda adı geçen risâlesinde konuyla ilgili görüşlerini aktarırken İbn Âbidîn’in en önemli kaynağının Muhyiddin İbn Arabî olduğu gözlenmektedir. Âdetâ o, konuyla ilgili düşüncelerine dayanak olabilecek tüm fikirlerini, İbn Arabî’nin el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Hilyetü’l-Ebdâl (32) adlı eserlerinden bizzat kitap ismi de zikretmek sûretiyle almıştır.

Yukarıda da kısaca temas edildiği gibi, ricâlü’l-gayb anlayışı, İslâm’ın rûhî ve mânevî hayâta müteallik yönünü oluşturan tasavvufta, özellikle Muhyiddin İbn Arabî sonrasında geniş bir kabul görmüştür. Nitekim, hem Nakşî şeyhi ve hem de bir muhaddis olan Ömer Ziyâüddin Dağıstânî (ö. 1920), ricâlü’l-gayb ile ilgili olarak kendine sorulan bir soruya şu cevâbı vermiştir: “Bunlar her asırda bulunur. Kutub ve gavs yalnız bir kişi, imam iki kişi, imâd dört kişi, ahyâr yedi kişidir. Büdelâ ise seksen kişi olup kırkı erkek, kırkı da kadınlardandır.


Nücebâ yetmiş kişi, nükabâ üçyüz kişidir. Şulehânın sayıca bir sınırı olmayıp her İslâm beldesinde bulunurlar. Ebdâl büyük ve kalabalık beldelerde birer-ikişer kişi olur; birinin vefâtı hâlinde yerine, silsile-i merâtibe göre diğerini tâyin ederler.” (33)

XIV. asırdan îtibâren Türk dervişlerinin bir kısmının “abdal” lakabını kullandıklarını biliyoruz: Abdal Mûsâ, Abdal Murad veya Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal gibi. Bu dervişlerin Anadolu’nun çesitli yerlerine dağılmaları netîcesinde zamânımıza kadar abdal adını taşıyan zümrelere rastlana gelmiştir. (34) Bu ismin, XIV. yy.’dan îtibâren özellikle Melâmî (35) ve Alevî (36) motifler taşıyan ve mezheben Alevî olan tarîkatler arasında yaygın bir kullanım alanına erişmesi, bâzı kimselere bu anlayışın sâdece o tarîkatlere has olduğu izlenimini veriyorsa da bu yanlıştır. (37) Zîrâ ilk dönemlerdeki ehl-i sünnet âlim ve mutasavvıflarının ebdâl anlayışları, özellikle XIV. yy.’dan sonra başgösteren ve XX. yy. başına kadar süregelen Râfizî abdalların (38) din dışı hayat tarzlarından tamâmıyla farklıdır. Nitekim ebdâl telakkîsinin ilk kez ortaya çıktığı sıralarda bu kavram, âbid ve zâhidlerle birlikte muhaddis ve fakihler için de kullanılmaktaydı. Îtimâda en yakın bilinen ebdâl hadislerini nakleden Ahmed b. Hanbel de yeryüzünde muhaddislerden başka ebdâl tanımadığını ifâde etmiştir. (39)

Buraya kadar verilen bilgilerden de anlaşılacağı üzere, bir tasavvuf terimi olarak ricâlü’l-gayb; her devirde bulunan ve kendilerine gayb erenleri de denilen, göze görünmeyen ve herkes tarafından bilinmeyen hükûmet-i ilâhiyyenin vekilleri olan yüce kişilerdir. Üçler, yediler, kırklar, abdallar, üçyüzler adı verilen bâzı evliyâ vardır ki bunlar gaibdirler, göze görünmezler, kısa zamanda uzun mesâfeler katederler. (40) Bir başka ifâdeyle bu kavram, Allâhü Teâlâ’nın temsilcileri olarak şehâdet âlemini, yâni dünyâyı yöneten, böylece kendi kozmik ve insânî işlevlerini icrâ eden insanları ifâde eder. (41)

Klasik dönem tasavvuf edebiyâtının önde gelen müelliflerinin eserlerinde ricâlü’l-gayb konusu fazla ilgi görmemiştir. (42) Bunun sebebi, söz konusu müelliflerin, tasavvufun daha şer’î bir ilim olup olmadığının tartışıldığı teşekkül döneminde, ricâlü’lgayb gibi anlaşılması oldukça güç ve farklı bir konuyu eserlerinde işlemeyi uygun görmemeleri olabilir. Bu açıdan bakıldığında, tasavvufun şerîate uygunluğunu ortaya koymak üzere telif edilmiş pek çok klasik eserde bu konunun kısaca –deyim yerindeyse- geçiştirilmiş olması tabiî karşılanmalıdır. Ancak bu demek değildir ki, o dönemde ricâlü’l-gayb telakkîsi tasavvuf ilminin konuları arasında yer almamıştır. Muhtemelen bu anlayış, mutasavvıflar arasında yaygın olmakla birlikte, yukarıda da kısaca temas ettiğimiz çeşitli sebeplerden dolayı tasavvuf kitaplarında yazılı olarak yerini almamış olmalıdır.

Hâris b. Esed el-Muhâsibî (243/857), gayb erenlerinin dünyâdan ancak kendilerine yetecek kadarını aldıklarını ve fazlasından kaçındıklarını söylemektedir. Bunun sebebi, dünyâlıkların haram olması değil; ancak ebdâl ve zâhidler ile Allah ve Allâh’ın günleri hakkında bilgi sâhibi olanların (43) dışında hiç kimsenin ondan sâlim kalamamasıdır. (44)

Ali b. Osman el-Cüllâbî el-Hucvirî (470/1077), Kesfü’l-Mahcûb’unda konuyla ilgi verdiği bilgilerde, Yüce Allah’ın dergâhında bulunan ve ehl-i hâl ve akdi (bir işin yapılmasına veya yapılmamasına karar veren heyet) teşkil eden velîlerden bir grubun sayısının üçyüz olduğunu ve bunlara ahyâr (hayırlılar) adı verildiğini bildirir. Diğer kırk tânesine ebdâl, sayıları yedi olan velîler topluluğuna ebrâr (iyiler), dört tânesine evtâd (direkler), üç tânesine nükabâ (murâkıplar, denetçiler) ve bir tânesine de kutub ve gavs adları verilmiştir. Bunlar birbirlerini tanırlar ve yapılacak işler husûsunda birbirlerinin iznine ihtiyaç duyarlar. (45) Ebû Abdillâh el-Magribî (299/911) de ebdâlin Şam’da, nücebânın Yemen’de ve ahyârın da Irak’ta bulunduğunu söylemiştir. (46)

Abdülkerim el-Kuseyrî (465/1072) ise velî kavramını tanımlarken ricâlü’lgayb anlayışıyla ilgili bâzı temel ipuçları vermektedir. Ona göre, -“faîl” vezninde ve “ism-i mef’ûl” mânâsında olmak üzere- bir bakıma velî, işlerini görmeyi Cenâb-ı Hakk’ın uhdesine aldığı kimsedir ki “Sâlih kulların işlerini o deruhte etmiştir” (47) meâlindeki âyet bunları tavsîf etmektedir. Allâhü Teâlâ velîsini bir an bile nefsiyle başbaşa bırakmaz; onun işlerini görmeyi ve koruyup gözetmeyi bizzat üzerine alır. (48) O halde devamlı Allâh’ın koruması altında bulunan evliyâ zümresinin birer ferdi olan gayb erenleri, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine yüklemiş olduğu her türlü vazîfeyi yerine getirirken onun gözetim ve denetiminden bir an dahi olsa uzak kalmamaktadırlar.

İmam-ı Gazâlî (505/1111), gayb erenlerinin özelliklerini şöyle anlatır: Onlar, nerede olursa olsun İslâm toplumuna katılırlar, diledikleri gibi yeryüzünde dolaşırlar ve yeryüzü onlara Allâhü Teâlâ’nın izniyle bir adımlık bir mesâfe gibi gelir. (49) Onların yemeleri ancak şiddetle acıktıklarında, uyumaları ancak uykunun şiddetle baskın gelmesi ânında, konuşmaları da ancak zarûret hâlindedir. Yâni onlar, iyice acıkmadan bir şey yemezler; uykuları iyice bastırmadan uyumazlar; zorunluluk olmadıkça konuşmazlar ve sorulmadıkça cevap vermezler. Herhangi bir soru sorulduğunda, cevap verecek başka kimse varsa sükût ederler; o da yoksa o zaman cevap verirler. Zîrâ onlar, sorulmadan söze başlamayı, söz için gizli şehvet sayarlar. (50) Sehl b. Abdullâh et-Tüsterî’nin (283/896) şu sözü yine aynı konuya işâret etmektedir: “Ebdâl, ancak su dört özellik sâyesinde ebdâl olmustur: Açlık, uykusuzluk, sükût ve uzlet.” Zîrâ onlar, ölmeyecek kadar yerler; ancak dayanamayınca uyurlar ve mecbur kalmadıkça konuşmazlar. (51)

Sahâbeden Ebu’d-Derdâ (31/651) da bu kimseleri şöyle tanıtır: “Allâhü Teâlâ’nın kendilerine ebdâl denen bâzı kulları vardır ki; bunlar peygamberlerin halefleri ve yeryüzünün direkleridir. Nübüvvet sona erince Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmetinden bir kavmi onların yerine koymuştur. Onlar fazla namaz, çok oruç ve ibâdetlerinden değil; ancak ciddî vera’ ve samîmî niyet sâhibi olup herkese iyilik düşünmelerinden ve Allah için nasihat etmelerinden dolayı bu makama ermişlerdir. Onlar, korkaklığa varmayan sabır, zillete düşmeyen tevâzu sâhibidirler. Otuz-kırk kişi olan bu kimseleri Cenâb-ı Hak seçmiş olup bunlar İbrâhim (a.s.) kalbi üzeredirler. Onlardan biri vefât ettiği takdirde yerine başkasını koyar. Onlar kimseyi lânetlemez, kimseye hakaret etmez, kimseye dil uzatmaz, kimseye hased etmez ve dünyâya karşı hırslı olmazlar. İyilik bakımından insanların en temizi, en yumuşak ahlâklısı ve en cömertleridir. Alâmetleri eli açık olmak, seciyyeleri güler yüz, vasıfları ise selâmettir. Bugünleri için korkmayıp yarınları için de gaflette kalmazlar ve zâhirlerini muhâfaza ederler. Allah’la ilgili kesin bilgilerinde (yakîn) ve hayırlı işlerde yarışta onlara rüzgâr bile yetişemez. Allâh’a olan şevkleri bakımından gönülleri ona doğru yükselir. “...İşte onlar, Allâh’ın ordusudur (hizb); muhakkak galip gelecek olan da Allâh’ın ordusudur” (52) âyeti, bu kimseleri tasvîr etmektedir. (53)

Benzer ifâdelerine rastladığımız Fudayl b. Iyâz’ın (187/802): “Bize göre ermiş kişi; çok oruç ve çok namazla değil; ancak gönül zenginliği, kalb temizliği ve insanların iyiliğine çalışmakla ermiştir” (54) mânâsındaki sözü, sonraları tasavvuf târihinde çokça tekrarlanan ricâlü’l-gaybin târifi hâlini almıştır.

Zamanla felsefeden ve bâzı mitolojik unsurlardan da yararlanarak gelişen tasavvuf düşüncesinde ricâlü’l-gaybin, kâinâtın işleyişinde nüfuz sâhibi olduğu fikri yerleşerek kozmik anlayış içerisinde mütâlaa edilmeye başlanmıştır. Kendilerine metafizik bir hüviyet verilen bu kimseler, diledikleri anda diledikleri yerde bulunabildikleri gibi, bol yağmur yağması, bereketin artması, zâlimlerin cezâlandırılması, belâların def edilmesi gibi hususlarda da Allah’tan her istedikleri kabul olunur. (55) Bunlar arasında erkekler olduğu gibi, kadın olanlar da vardır. Ancak çoğunluk erkeklerden olustuğu için bunlara ricâlullâh, ricâlü’l-gayb gibi isimler verilmistir. (56) Nitekim bu bilgileri verdikten sonra aynı mânâya işâretle Nefehâtü’l-Üns mütercimi Lâmiî Çelebi (939/1531) şu dörtlüğü kaydeder:

“Dedigim gibi olursa hevâtîn

Ricâl üstüne fazlında ne sek var?

Müzekkerlik degildir bedre mefhar

Müenneslikten ermez semse hem âr” (57)

Tasavvuftaki vahdet-i vücûd düşüncesinin iki tarzı, bakış açısı vardır: Birincisi ilâhî aşkınlık ve mutlaklığa önem verir ve Allâhü Teâlâ’dan başka herhangi bir şeyin gerçek anlamda tek olabileceği fikrini reddeder. Buna göre Allah biricik ve nihâî olarak tek ve gerçektir; onun dışındaki herşey (mâsivâ) aslî çokluk ve gerçek dışı oluştan pay alır. İkinci tür bakış açısına göre ise ilâhî içkinlik ve sonsuzluğa önem verir ve hiçbir şeyin Allâh’ın birliği şemsiyesinin dışında kalamayacağını, dolayısıyla da herşeyin çokluk arzetmelerine rağmen eşsiz/benzersiz “Bir” olanın çesitli tezâhürlerini sergilediklerini iddiâ eder. İşte ricâlü’l-gaybden bahseden mutasavvıflar, bunlardan söz etmekle Cenâb-ı Hakk’ın aşkınlığını ve onu âlemin ötesine, en yüce bir yere koymakla da biricikliğini ifâde etmek isterler. Dolayısıyla âlemin aslî yapısını her biri çesitli ilâhî sıfatları izhâr eden insânî fonksiyonlara dayanarak idrak etmek sûretiyle de onun içkinliğini ileri sürerler. Şöyle ki: Yaratılmış düzende Allâh’ın birliği kutbun her zaman bir olması olgusunda yansıtılır; buna karşılık onun isimlerinin merâtibi, diğer ricâlü’l gayb’in derece bakımından kutbun altında sıralanmış olmaları olgusunda yansıtılır. Ricâlü’l-gayb’in 1, 2, 4, 7, 12 vs. gibi matematiksel olarak dizilişi, bir yaratılmış gerçeklikler merâtibi vâsıtasıyla içinde ilâhî ilkenin kendi imkânlarını açtığı tarzları yansıtır. Kozmik yönden, bu sayıları bütün evrendeki doğal olgu ve olaylarda görmek mümkündür: Bir sayısı, her bir bireysel şeyin tekliğinde görülür; iki, gece ile gündüz, yer ile gök, aydınlık ile karanlıkta; dört, unsurlarda, mevsimlerde, yönlerde, mizaçlarda; yedi, göklerde, iklimlerde, gezegenlerde; on iki, burçlar kuşağında... Ricâlü’l-gaybi, her şeyin ilâhî isimlerle (esmâ) olan münâsebetini göz önünde bulundurarak îzah etmek de mümkündür: Meselâ, kutub “Allah” ismini izhâr eder; çünkü kutub Allâh’ın tam mânâsıyla fiilîleşmiş, istisnâsız bütün ilâhî sıfatları kendisinde toplayan ve temsîl eden sûretidir. İki imam “Melik” ve “Rab” isimlerini izhâr eder; yâni, âlemi yöneten ve denetleyen olarak “Mutlak” ile âlemdeki herşeyi besleyip büyüten “Sonsuz” varlığı. Dört evtâd “Hayat sâhibi (Hayy), Bilen (Alîm), Dileyen (Mürîd), Kudret sâhibi (Kadir)” isimlerinin tezâhürlerini gösterir. Yedi ebdâl de “Hayat sâhibi (Hayy), Bilen (Alîm), Merhametli (Rahîm), Kudret sâhibi (Kadir), Lütuf sâhibi (Latîf), İşiten (Semî’), Gören (Basîr)” isimlerinin özelliklerini açığa vurur. (58)

Ricâlü’l-gaybin gayb âlemindeki idâreciliklerini, insanların yeryüzündeki yöneticilikleriyle karşılaştıranlar da olmuştur. Buna göre, bu iki tür yöneticilik arasındaki büyük fark şudur: Misâl âleminde yöneticilik, genellikle fertlerin kaprislerine ve beşerî kurumların saçma isteklerine uyduğu halde, gayb alanında insânî yöneticiler mükemmel bir uyum içinde ilâhî Melik’e tâbi olurlar. Allâhü Teâlâ’nın kendi isimlendirmesini red veya inkâr edenler ya da bunu kendi amaçları doğrultusunda yanlış yorumlayanlar, görülür âlemi kendi isimlendirmelerine göre yönetmeye çalışabilirler. Ama herşeyi Allah vergisi isimlerle isimlendirenler, onlarla, tıpkı bizzat Cenâb-ı Hakk’ın âlemi mütemâdiyen yeniden yaratmak sûretiyle ilgilendiği gibi ilgilenirler ve onlara öyle muâmelede bulunurlar. Burada emir veren ya da yükümlü olarak kim görünürse görünsün, gerçek yönetim yalnız Allâh’a âittir. (59)

Bâzı sûfîler, ricâlü’l-gayb mertebesine ulaşabilmek için maldan, çoluk çocuktan ve nefsten kurtulmayı şart koşarlar. Nitekim bir menkıbede anlatıldığına göre (60), tasavvuf yoluna yeni girmiş bir mürid, ricâlü’l-gayb zümresine dâhil olmak istediğini, ebdâlden olan şeyhine bildirir; o da mânevî kapasitesini iyi bildiği için, müridine bunu başaramayacağını söyler. Mürid ısrarla aynı şeyi isteyince şeyhi ona malından-mülkünken, çoluk-çocuğundan ve nefsinden kurtulmasını tavsiye eder. O da ne kadar malı-mülkü varsa hepsini dağıtır, sonra da karısını boşayarak kendini tamâmen ibâdete verir. Birgün şeyh, ebdâl ile bir araya gelir ve hep berâber bir minâreye çıkıp nefslerini orada bırakarak havada uçmaya başlarlar. Her biri arkasındakine: “Toplantı Mekke’de” deyip uçarak oradan uzaklaşır. Meydanda yalnızca hayretler içerisindeki o mürid kalakalır. Şeyhi ona ebdâle katılmasını söyler; ancak o bunu başaramaz. Şeyhi: “Nefsinden kurtulamadın mı?” diye sormasına rağmen, yine de uçmayı başaramaz. Şeyhi de onu minârenin başında bırakarak diğer ebdâlin peşinden gider. İşte, kim Allah ile berâber olursa, Allah da koruyup kollayıcı olarak onun yanında olur. Ertesi sabah tekrar derse gelen müride şeyhi şunları söylemiştir: “Muhakkak ki senin eşini boşaman ric’î talâk (61) ile gerçekleşmiştir; git, karına dön! İşte bunlar da önceden fakirlere dağıttığın malındır. Sen ebdâl olmaya ehil değilsin; öyleyse orta yolu tutanlardan ol!”


Kavramsal çerçeveyi bu şekilde ortaya koyduktan sonra şimdi, ricâlü’l-gaybin evren üzerindeki etkileri ve yetkileri hakkındaki görüşü daha da geliştiren Muhyiddin İbn Arabî’nin bu konudaki fikirlerini ayrıntılı olarak ele alabiliriz:

2. İBN ARABÎ'NİN RİCÂLÜ’L-GAYB İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

İbn Arabî, ricâlü’l-gaybi; sayıları artıp eksilmeksizin hiç değişmemekle birlikte belli olanlar (ricâlü’l-aded) (62) ve sayıları değişken olup, artıp eksilmekle birlikte belli olmayanlar (ricâlü’l-merâtib) (63) olmak üzere iki kısma ayırır. Ona göre ricâlü’l gaybin ayrıntılı listesi ve sayıları söyledir: Sayıları belli olanlar: Kutub (ve gavs) bir, hâtem bir, havâriyyûn bir, ricâlü’l-ayn bir, imâmân iki, ricâlü’l-ganî billâh iki, ilâhiyyûn üç, ricâlü imdâdi’l-ilâhî üç, evtâd dört, ricâlü’l-ilâhiyye dört, sulehâ beş, ricâlü’l-istiyâk beş, ricâlü salavâti’l-hams beş, ricâlü eyyâmi’s-sitte altı, ebdâl yedi, ricâlü maârici’l-ulâ yedi, nücebâ sekiz, ricâlü kuvveti’l-ilâhiyye sekiz, büdelâ on, ricâlü ayni’t-tahkîm ve’z-zevâid on, ricâlü tahte’l-esfel on bir, nükabâ on iki, ricâlü’lcenân on beş, recebiyyûn kırk, ahyâr kırk (veya sayıları belli değil), ve mustafûn/müctebûn üçyüz kişidir. Sayıları belli olmayanlar ise: Melâmiyye, efrâd, ümenâ, ricâlü’l-mâ, ahillâ, kurrâ, sücûdü’l-kalb, ahbâb, sümerâ, verese ve muhaddesûndur. (64)

KUTUB: Her zaman bir kişi olup, Allâhü Teâlâ’nın nazar-gâhı konumunda bulunan kutba Cenâb-ı Hak, kendi katından en büyük ilâhî esrârı vermiştir. Rûhun bedende dolaştığı gibi o da kâinâtın gizli ve açık noktalarında dolaşır durur. Zîrâ evrenin en yüce ve en aşağı mertebelerinde sürmekte olan hayâtın rûhu ondan feyezân eder. Bir de kutbu’l-aktâblık (65) (kendisine sığınıldığı zaman gavsü’l-a’zam da denir) makamı vardır ki bu, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nübüvvetinin bâtını olup, ancak ekmeliyet derecesine ulaşması hasebiyle onun özel verâsetini kazanmış olan kimseler bu makama erişebilir. (66)

Kutbu, kendisinde hikmet ve esmâ tecellîsinin izlerinin zâhir olduğu ve Cemâl ve Celâl isimlerinin tecellîsiyle münfail ve müteessir olan kimse (67) olarak tanımlayan İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı eserinin mütercim ve sârihi Ahmed Avni Konuk (ö. 1938) ayrıca şu görüşlere yer verir:

Ümmet-i Muhammed’in (s.a.v.) avâmı, zamânın halîfesinin ve kutbunun kim olduğunu bilemez; bunu ancak ümmetin havâssı olan evliyâ bilebilir. Zamânın halîfesi olan kutub, ilâhî nazarın ve rabbânî tecellîlerin de mahallidir. Gizli ve açık, bu âlemde gerçekleşen ilâhî isimlerin her türlü tecellîsi hep ondan sudûr edip tüm halka dağıtılır. Zîrâ o, yeryüzünde ilâhî hazînenin emînidir. Meselâ, bir kimseye merhamet veya azâb olunsa, bu, hep onun sebebiyle olur. (68) İbn Arabî’nin bu konudaki görüşlerini aktaran Ahmed Avni Konuk’un kaydettiğine göre: “Âlemde tasarrufât-ı ilâhiyye, halîfetullâh fi’l-arz (69) olan kutub vâsıtasıyladır. Onun mahall-i nazarı, ancak Hak Sübhânehû hazretleridir. Ve bilcümle füyûzât-ı ilâhiyye, âleme onun vâsıtasıyla nâzil olur. Ve onun ism-i mânevîsi Abdullâh’tır. Binâenaleyh o, “İlâhi’n-nâs” makamında kaimdir.” (70)

İbn Arabî’ye göre kutub âlemin rûhu, âlem de kutbun bedenidir. Hersey kutbun çevresinde ve onun sâyesinde hareket eder; yâni herşeyi o idâre eder. (71) Kutub, her zaman tüm ahvâl ve makamâtı kuşatıcıdır (câmi’). Kutubluk, ya asâleten veya niyâbeten olur. Ayrıca her beldede ricâlüllahtan o beldenin kutbu olan bir kişi bulunur ve o bölgedeki cemaatin şeyhi de onların kutbudur. (72) Kutubluğun belli bir süre sonra sona erebileceğini, yâni kutbun gerekli görülürse bu makamdan azledilebileceğini ileri sürenler olmakla birlikte; kutubluk için sınırlı ve belli bir müddet olmadığını, kutbun adâletten hiçbir zaman ayrılmasının mümkün olmayacağından dolayı makamından azledilmesinin de söz konusu olmayacağını, onun ancak vefât etmesi netîcesinde bu makamdan ayrılabileceğini söyleyenler de vardır. (73)

(Devam edecek..)

Dr. Ahmet ÖGKE

Yüzüncü Yıl Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi

Tasavvuf Tarihi ve Felsefesi Anabilim Dalı

KAYNAKÇA:

1- Zünnûn el Mısrî (245/859) de aynı sıralamayı vererek bunların sayılarını söyle belirtir: “Nükabâ üçyüz, nücebâ yetmis, büdelâ kırk, ahyâr yedi, umud dört ve gavs da bir kisidir.” Bk.: es-Seyyid Muhammed Emin İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs bi-Beyâni Hâli’n-Nükabâ ve’n-Nücebâ ve’l-Ebdâl ve’l-Evtâd ve’l-Gavs [İcâbetü’l-Gavs] (Mecmûatü Resâil-i İbn Âbidîn içinde), İstanbul, 1224 H./1809 M., s. 269

2 - Bk.: Muhyiddin ibn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye [Fütûhât], Nesreden: Osman Yahyâ-İbrâhim Medkûr, Kahire, 1392-1410/1972-1990, c. XI, ss. 266-383
3 - Bk.: Hacc, 22/65; Lokman, 31/20; Zuhruf, 43/13; Câsiye, 45/13
4 - Müddessir, 74/31
5 - Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvuf Meseleleri, Erkam Yay., İstanbul, 1997, s. 238; Hasan Kâmil Yılmaz, İslâm Tasavvufu (el-Lüma’ Tercümesi) içinde, Altınoluk Yay., İstanbul, 1996, ss. 541-543; Süleyman Uludag, “Abdal”, DİA, c. I, s.59. Ricâlü’l-gaybin âlemin islerini tanzîm edisinin sebebini İsmâil Hakkı Bursevî (1137/1725) söyle îzah eder: Bütün esyâ, Allâhü Teâlâ’nın Kayyûm ismi tahtında dâhildir ve insan-ı kâmil de bu isimle muttasıftır. Onun için âlemin mülk, melekût ve dört bir yönüne aktâb, imâmân evtâd-ı erbaa ve ebdâl gibi ricâlü’l-gayb konmustur ki âlem bunlarla korunur. (İsmâil Hakkı Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, Hazırlayanlar: Ali Namlı-İmdat Yavas, İnsan Yay., İstanbul, 1997, c. II, s. 82-83)
6 - İbn Teymiyye’nin tasavvufa bakısı ile ilgili olarak bk.: Tıblâvî Mahmud Sa’d, İbn Teymiyye’de Tasavvuf, Terc.: Ali Durusoy, İrsan Yay., İstanbul, 1989; Mustafa Kara, İbn Teymiyye’nin Tasavvuf Istılahlarına, İlk Sûfîlere ve Tasavvuf Klasiklerine Bakısı, Yusuf & Afsin Matbaası, Ankara, 1997; Süleyman Uludag, “Tasavvuf Karsıtı Akımlar ve İbn Teymiyye’nin Tasavvuf Felsefesi”, İslâmiyât, c. II, sayı: 3, Temmuz-Eylül 1999, ss. 39-66
7 - Bk.: Takıyyüddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Resâil ve Fetâvâ, Tahkîk: Muhammed Resîd Rızâ-Muhammed el-Enver Ahmed el-Baltacı, (5 cilt, 2 mücelled hâlinde) Nesreden: Mektebetü Vehbe, Kahire, 1992, c. I, ss. 88-92. İbn Teymiyye, sûfîlerin “ricâlü’l-gayb” dedikleri kisilerin cinlerden ibâret oldugunu söylemektedir. Bk.: Takıyyüddîn Ebu’l-Abbâs Ahmed İbn Teymiyye, Mecmûatü’r-Resâili’l-Kübrâ, Beyrut, 1979, c. I, s. 72
8 - İbn Teymiyye, Resâil ve Fetâvâ, c. I, ss. 94-95
9 -Tasavvufta ebdâl telakkîsi, çesitli müelliflerce az çok farklı sekillerde açıklanmış olsa da bütün tasavvuf zümreleri arasında benimsenmiş ve zamanla aynı mânâda deger kazanan ricâlü’l-gayb anlayısıyla bütünlesmistir.
10 - İbn Haldun’un bu konudaki görüsleri için bk.: İbn Haldun, Sifâu’s-Sâil (Tasavvufun Mâhiyeti), Terc.: Süleyman Uludag, II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1984, ss. 263-265 (“Mukaddime’de Tasavvuf İlmi” bölümü)
11 - Heterodoks: Bir ilâhiyat ve sosyal târih terimi olarak; kabul edilmiş resmî din anlayısına, yâni
ortodoksluga (sünnîlik) zıt ve aykırı olan bir tür din anlayısını ifâde eden bu kavramın siyâsî, sosyal
ve teolojik yönleriyle ilgili bir degerlendirme için bk.: Ahmet Yasar Ocak, Babaîler İsyânı Alevîligin
Tarihsel Altyapısı [Babaîler İsyânı], II. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1996, ss. 77-78
12 - Bk.: Ocak, Babaîler İsyânı, s. 67
13 - Yılmaz, Tasavvuf Meseleleri, s. 241. Ayrıca bk.: Uludag, “Abdal”, DİA, s. 60
14 - Bk.: M. Fuad Köprülü, “Abdal”, Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, İstanbul, 1935, c. I, s. 25
15 - İsmâil b. Muhammed el-Aclûnî, Kesfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs Ammâ İstehera mine’l-Ehâdîsi alâ Elsineti’n-Nâs, II. baskı, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, 1351 H., c. I, s. 24; Ayrıca krs.: Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. I, s. 112; c. V, s. 322; c. VI, s. 316
16 - Yılmaz, İslâm Tasavvufu (el-Lüma’ Tercümesi), s. 543. Ayrıca bk.: Uludag, “Abdal”, DİA, s. 60
17 - Ebdâl hadislerinde bu zümrenin sayısı yedi, otuz, kırk, altmıs, yetmis, seksen gibi farklı rakamlarla ifâde edilmekte ve bu farklılıga sonraki müelliflerde de rastlanmaktadır. Bizce bunun en önemli sebebi, ebdâl kavramıyla aynı zamanda kutub, imâmân ve evtâddan olusan ilk yedi kisi ya da tamâmıyla bütün ricâlü’l-gayb anlayısının da kastediliyor olmasıdır. Dolayısıyla farklı sayılarla ifâde edilen ricâlü’l-gayb zümreleri evtâd, kutub, nükabâ, nücebâ, recebiyyûn, vb. gibi kendi özel
isimleriyle degil; ricâlü’l-gayb genel olarak kavramının yerine de kullanılan ebdâl kelimesiyle ifâde edildiginden rakamlarda bu tür karısıklıklar meydana gelmistir.
18 - Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. V, s. 322; Krs.: Ebû Abdirrahmân es-Sülemî, Tabakatü’s-Sûfiyye [Tabakat], Tahkîk: Nûreddin Süreybe, III. baskı, Mektebetü’l-Hancî, Kahire, 1986, s. 2
19 - Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.I,s. 112
20 - Bu kimseler ve özellikleri için bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 300-304
21 - Burada zikredilen, ricâlü’l-gaybden vefat edenlerin yerine bir alt zümreden birinin geçmesi biçimindeki hiyerarsik yapıyı İbn Arabî de aynen kabul etmektedir. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. II, s. 400
22 - Bk.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 271
23 - Ricâlü’l-gayb ile ilgili hadisler ve degerlendirmesi için bk.: Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Ögretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Türkiye Diyânet Vakfı Yay., Ankara, 2000, ss. 159-177; Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım, “Tasavvufta Ricâlü’l-Gayb Telakkîsi ve Konuyla İlgili Bâzı Rivâyetler”, Süleyman Demirel Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 4, Isparta, 1997, ss. 132-147
24 - Bk.: Nûruddin Ali b. Ebî Bekr el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut, 1967, c. X, ss. 62-63. Tirmizî, evâdiru’l-Usûl’ünde ebdâl hadislerini, sahâbeden bir topluluktan merfû ve mevkuf olarak Ebu’d-Derdâ’nın kavliyle kaydeder.
25 - Hadis kitaplarının güvenilirlik dereceleriyle ilgili tabakalar hakkında bk.: Sah Veliyyullah ed-Dihlevî, Hüccetullâhi’l-Bâliga, Terc.: Mehmet Erdogan, İstanbul, 1994, c. I, ss. 491-497
26 - Uludag, “Abdal”, DİA, s. 60
27 - Ali b. Osman el-Cüllâbî el-Hucvirî, Kesfü’l-Mahcûb, Terc.: Süleyman Uludag, (Hakîkat Bilgisi), Dergâh Yay., İstanbul, 1982, s. 216
28 - Tasavvuf edebiyâtında rüyâ konusuyla ilgili bilgi için bk.: Hasan Avni Yüksel, Türk-İslâm Tasavvuf Geleneginde Rüyâ, Millî Egitim Bakanlıgı Yay., İstanbul, 1996; Mustafa Tatçı-Halil Çeltik, Türk Edebiyâtında Tasavvufî Rüyâ Tâbirnâmeleri, Akçağ Yay., Ankara, 1995
29 - Suyûtî, ricâlü’l-gaybden olan ebdâl, evtâd, nücebâ ve kutub hakkındaki hadislerin sahih oldugu görüsündedir. Bk.: Celâleddîn es-Suyûtî, el-Haberu’d-Dâl alâ Vücûdi’l-Kutb ve’l-Evtâd ve’n-Nücebâ ve’l-Ebdâl, Beyrut, 1983, c. II, ss. 241-253
30 - İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, s. 272
31 - İmâm-ı Sâfiî’nin sözü su sekildedir: “Allâhü Teâlâ, kelâmı esnâsında kitâbına (Kur’ân’a) yeterli ölçüde inanmamız husûsunda bizi kutub vâsıtasıyla istifâde ettirmistir.” İbn Âbidîn, câbetü’l-Gavs, s. 76
32 - Adından, ebdâl kavramı ve ebdâlin niteliklerini anlatan bir risâle oldugu izlenimi dogmakla birlikte Hilyetü’l-Ebdâl; ârif, mürid, zâhid, âbid gibi tasavvuf ehli kimselerin tâkip etmesi gereken hükümler ve samt (suskunluk) kavramının tasavvuftaki mânâ ve önemi üzerinde duran bir eserdir. (Bk.: Uludag, “Abdal”, DİA, c.I,s. 59)
33 - Ömer Ziyâüddin Dagıstânî, Tasavvuf ve Tarîkatlarla İlgili Fetvâlar, Terc.: İrfan Gündüz-Yakup Çiçek, Seha Nesriyat, İstanbul, ts., ss. 187-188
34 - M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıflar, VII. baskı, Diyânet İsleri Baskanlıgı Yay., Ankara, 1991, s. 337 vd.
35 - Melâmîlik ile abdallar arasındaki münâsebet için bk.: Abdülbaki Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler, İstanbul Devlet Matbaası, İstanbul, 1931’den tıpkıbasım, Gri Yayın, İstanbul, 1992, s. 14 vd.
36 - Alevîlik ile abdallar arasındaki münâsebet için bk.: Ocak, Babaîler İsyânı, ss. 63, 201 vd.
37 - Hasan Kâmil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarîkatlar, Ensar Nesriyat, İstanbul, 1994, s. 338
38 - Geniş bilgi için bk.: Orhan F. Köprülü, “Abdal”, DİA, ss. 61-62
39 - Ebu’l-Ferec Abdurrahmân ibnü’l-Cevzî, Telbîsü İblîs, Dâru’l-Fikr, Beyrut, ts., s. 329
40 - Süleyman Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, Marifet Yay., İstanbul, 1991, s. 189; Safer Baba, Istılâhât-ı Sofiyye fî Vatan-ı Asliyye (Tasavvuf Terimleri), Heten Keten Yayınları, İstanbul, 1998, ss. 29, 80
41 - William Chittick, “İslâm Kozmolojisinde Gayb Adamları [Gayb Adamları]”, Varolmanın Boyutları içinde, Terc.: Turan Koç, İnsan Yay., İstanbul, 1997, s. 43
42 - Bk.: Abdullah b. Mübârek (181/797), Kitâbü’z-Zühd, Nesreden: Habîbürrahman el-A’zamî, Malegon/Hindistan, 1966’dan Beyrut, ts. (Türkçe Terc.: M. Adil Teymur, Seha Nesriyat, İstanbul, 1992); Hâris b. Esed el-Muhâsibî (243/857), er-Riâye li-Hukukıllâh, Nesreden: Margaret Smith, London, 1940 (Türkçe Terc.: Abdulhakim Yüce, Çaglayan Yay., İzmir, 1997); Ebû Nasr es-Serrâc (378/988), el-Lüma’, Nesreden: Reynold Alleyne Nicholson, Leiden, 1914 (Türkçe Terc.: Hasan Kâmil Yılmaz, Altınoluk Yay., İstanbul, 1996); Muhammed b. İshak el-Buhârî el-Kelâbâzî
(380/990), et-Taarruf li-Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf, Dâru’l-Îmân, Dımask, 1986 (Türkçe Terc.: Süleyman Uludag, (Doguş Devrinde Tasavvuf), Dergâh Yay., II. baskı, İstanbul, 1992); Ebû Tâlib el-Mekkî (386/996), Kutü’l-Kulûb, II c. bir arada, Mısır, ts.; Ebû Abdirrahmân es-Sülemî (412/1021), Tabakatü’s-Sûfiyye, Nesreden: Nûreddin Süreybe, Mektebetü’l-Hâncî, Kahire, 1986; Abdülkerîm el-Kuseyrî (465/1072), er-Risâle, er-Risâle fi’t-Tasavvuf [er-Risâle], Beyrut, 1990 (Türkçe Terc.: Süleyman Uludag, (Tasavvuf İlmine Dâir Kuseyrî Risâlesi), III. baskı, İstanbul, 1991); Ali b. Osman el-Cüllâbî el-Hucvirî (470/1077), Kesfü’l-Mahcûb, Türkçe Terc.: Süleyman Uludag, (Hakîkat Bilgisi), İstanbul, 1982 ve Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî (505/1111), İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kahire, 1987.
43 - Burada müellif, ileriki kısımlarda anlatacagımız ricâlü eyyâmi’s-sitteyi kastediyor olsa gerek.
44 - Hâris b. Esed el-Muhâsibî, er-Riâye li-Hukukıllâh, Terc.: Abdulhakim Yüce, (Kalb Hayatı), Çaglayan Yay., İzmir, 1997, s. 255
45 - el-Hucvirî, Kesfü’l-Mahcûb, s. 330
46 - Bk.: es-Sülemî, Tabakat, s. 243
47 - A’râf, 7/196. Bu âyetin bu sekildeki meâli, Abdülkerim el-Kuseyrî’nin er-Risâle fi’t-Tasavvuf adlı eserinin Süleyman Uludağ tarafından yapılmış tercümesinde, [Tasavvuf İlmine Dâir Kuseyrî Risâlesi, III. baskı, Dergâh Yay., İstanbul, 1991] s. 426’da yer almaktadır.
48 - Abdülkerim el-Kuseyrî, er-Risâle fi’t-Tasavvuf [er-Risâle], Tahkîk: Ma’rûf Zerîk-Ali Abdülhamid Baltacı, Dâru’l-Ceyl, Beyrut, 1990, ss. 259-260
49 - Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, Minhâcü’l-Âbidîn, Tahkîk: Mahmud Mustafa Halâvî, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, 1989, ss. 102-103
50 - Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn [İhyâ], Dâru’r-Reyyân li’t-Türâs, Kahire, 1407 H./1987 M., c. I, s. 85
51 - el-Gazzâlî, İhyâ, c. III, s. 82; Ayrıca bk.: a.e., c. III, ss. 90-91
52 - Mücâdele, 58/22
53 - el-Gazzâlî, İhyâ, c. III, s. 377
54 - es-Sülemî, Tabakat, s. 10
55 - Uludag, “Abdal”, DİA, c.I,s. 59
56 - İsmâil Hakkı Bursevî de buradaki ricâlden (erler) murâdın insan-ı kâmil oldugunu, diger insanların ise insan-ı kâmile göre kadın mesâbesinde oldugunu bildirmektedir. Bu sebeple kemâle eren kadınlar da “er” sınıfına dâhildirler. Zîrâ hakîkatte erkeklik, yalnızca sûretle/görüntüyle degil, mânâ/mâneviyat ile olur. Nitekim ebdâlden olan bâzı kadınlar vardır. Öyleyse istidâdı varsa kadın, “er” olabilir. (Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 241)
57 - Molla Abdurrahmân Câmi, Nefehâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds [Nefehât], Terc. ve Serh: Lâmiî Çelebi, Mârifet Yay., İstanbul, 1993, s. 692
58 - Chittick, “Gayb Adamları”, ss. 64-65. Nitekim İbn Arabî’ye göre de ricâlü’l-gaybin adları söyledir: Kutub: Abdullâh, İmâmân: Abdürrabb ve Abdülmelik, Evtâd: Abdülhayy, Abdülalîm, Abdülkadir ve Abdülmürîd, Ebdâl: Bunlara ilâveten Abdüssemî’, Abdülbasîr ve Abdüssekûr. Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 279
59 - Chittick, a.g.m., s. 69
60 - Bk.: Muhammed Ebu’l-Yüsr Âbidîn, Hikâyâ’s-Sûfiyye, Dâru’l-Besâir, Dimask, 1993, ss. 125-126
61 - Ric’î Talâk: Kocaya, kadının rızâsı olmaksızın iddet süresince zevcesine dönme hakkı saglayan bosama seklidir. Ayrıntılı bilgi için bk.: Ebû Bekir b. Mes’ûd el Kasânî, Kitâbü Bedâiu’s-Sanâi’ fî Tertîbi’s-Serâi’, Beyrut, 1986, c. III, s. 109; Abdullah b. Muhammed b. Mevdûd el-Mevsılî, el-İhtiyâr fî Ta’lîli’l-Muhtâr, Beyrut, ts., c. III, ss. 129-130; Ebû Bekir el-Câbir el-Cezâirî, Minhâcü’l-Müslim, (Suud baskısı), 1976, s. 388; Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamûsu, İstanbul, 1985, c. II, ss. 175, 220-221
62 - Uludag, Tasavvuf Terimleri Sözlügü, s. 392. Bunlar sâbit bir merâtibe sahiptirler ve dolayısıyla da sayıları aslâ degismez. Bk.: Cihttick, “Gayb Adamları”, s. 44
63 - Uludag, a.g.e., aynı yer. Bunların sayısı sâbit degildir; ortam ve sartlara göre çesitli vazîfeler îfâ ederler. Bunların çogu kutbun idâresi altına girmekle birlikte, “münzevîler” olarak bilinen bir zümre onun sahası dısındadır. Bk.: Cihttick, a.g.m., s. 44
64 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 266-383. Daha önce ismi geçen ve adından, ebdâl kavramı ve ebdâlin niteliklerini anlatan bir risâle oldugu izlenimi dogan Hilyetü’l-Ebdâl adlı eserinde İbn Arabî, ârif, mürid, zâhid, âbid gibi tasavvuf ehli kimselerin tâkip etmesi gereken hükümler ve samt (suskunluk) kavramının tasavvuftaki mânâ ve önemi üzerinde durmustur. (Bk.: Uludag, “Abdal”, DİA, c.I,s. 59) Ne var ki, ricâlü’l-gaybe âit görüslerine en geniş olarak yer verdigi el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye’sinde İbn Arabî, ricâlü’l-gaybden olan zümreleri sayarken sayıları belli olmayan grupların arasında melâmîler, dervisler (fukarâ), sûfîler, âbidler ve zâhidleri de zikreder ve bunları ricâlullâh olarak niteler ki bu durumda Hilyetü’l-Ebdâl ile Fütûhât’ın ilgili kısmının muhtevâları birbiriyle örtüsmektedir. (Bk.: İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, ss. 340-355) Burada İbn Arabî, adı geçen bu zümrelerin de aslında ricâlü’lgaybden olduguna isâret ediyor olabilir. Ancak biz, diger tasavvuf kaynaklarının hiçbirinde bu zümrelerin ricâlü’l-gayb arasında kaydedildigine rastlamadıgımızdan ve özellikle de anılan bu tâifelerden olanların herkes tarafından kolayca tanınıp bilinebilmesinden dolayı gayb erenleri arasında
bunlardan söz etmeyecegiz. Zîrâ ricâlü’l-gaybin en temel özelligi, baskaları tarafından gerçek mânâda bilinip tanınamamalarıdır.
65 - Kutbu’l-aktâbın kutublugu, bütün kutubların kutubluklarını içine alır. Zîrâ esâsında kutubluk birdir; ancak farklı sûretlerde zuhûr eder. (Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, s. 217)
66 - es-Seyyid es-Serîf Ali b. Muhammed el-Cürcânî, et-Ta’rîfât, Haz.: Muhammed Abdülvâhid et-Tûbâ-Ömer Hüseyin el-Hassâb, el-Matbaatü’l-Hayriyye, Mısır, 1306 H. (1888-89 M.)’den ofset baskı: Dâru’s-Sürûr, Beyrut, ts., ss. 76-77; Ayrıca bk.: Ahmed Ziyâüddin Gümüshânevî, Câmiu’l-Usûl Zeyli, Terc.: Ramazan Nazlı, Velîler ve Tarîkatlarda Usûl içinde, Pamuk Yay., İstanbul, 1987, s. 353
67 - Muhyiddin ibn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye [Tedbîrât], Tercüme ve Serh: Ahmed Avni Konuk, Hazırlayan: Mustafa Tahralı, İz Yayıncılık, İstanbul, 1992, s. 42
68 - İbn Arabî, Tedbîrât, s. 43
69 - Nitekim Allâhü Teâlâ: “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacagım” (Bakara, 2/30) ve “Allah sizi yeryüzünde halîfe kıldı” (Neml, 28/62; Fâtır, 35/39) buyurmaktadır. İnsan-ı kâmilin halîfetullâh fi’larz olusuyla ilgili olarak bk.: Bursevî, Kitâbü’n-Netîce, c. I, ss. 163, 217, 299, 341, 367, 442; c. II, ss. 1, 66, 122, 191, 258
70 - İbn Arabî, a.g.e., s. 204
71 - Ahmed Avni Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Serhi, Haz.: Mustafa Tahralı-Selçuk Eraydın, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Yay., İstanbul, 1987-1992, [I. cilt: Dergâh Yay. (1987)], c. I, ss. 297, 299
72 - İbn Arabî, Fütûhât, c. XI, s. 274; c. I, s. 53. Krs.: İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs, ss. 264-265
73 - İbn Âbidîn, a.g.e., s. 275; Ayrıca bk.: Ebu’l-Yüsr Âbidîn, Hikâyâ’s-Sûfiyye, s. 116

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Molla Kâsım’ı Gördün mü?

26.09.2007 |7 Yorumlar |

Bizim Yunus’umuzun hayat hikâyesindeki Molla Kâsım sahnesini çoğunuz bilirsiniz. Unutanlar için kısa bir tekrarla konuya girelim.

Yunus’un vefatından sonra şiirlerinin bulunduğu divan Molla Kâsım adlı bir kaba softanın eline geçer. Sakarya kıyısına oturarak şiirleri tek tek okuyan Molla Kâsım kendince dine aykırı (!) gördüklerini bir kenara ayırır. 3.000 adet şiirden ayırdığı 1.000 tanesini yakar. Bir başka gün kalan 2000' ini inceler ve bunlardan da binden fazlasını nehre atar. İşte tam bu esnada eline gelen şiirde şu dize çıkar karşısına;

Derviş Yunus bu sözü / Eğri büğrü söyleme
Seni sıygaya çeker / Bir Molla Kâsım gelir

Bu dize ile sarsılan Molla Kâsım pişman olup nehre atlasa da şiirlerden çoğu gitmiş, elden çıkması gereken çıkmıştır artık. 3.000 şiirden 300 küsur kadarı elimizde bugün.
***

Vakıanın buraya kadar olan kısmı Yunus’u ilgilendiriyor. Ancak daha geniş açı ile bakacak olursak hadise, Hakikat Yolunda yürümeyi niyete alan hepimizin önüne gelebilecek ve hatta gelmekte olan, çoğu kere perdelendiğimiz bir lütuf! Lütuf deyişim belki ters geliyor size, Yunus şiirlerini ortadan kaldıran biri nasıl lütuf olabilir, diye düşünüyor olabilirsiniz… İlk etapta haksız değilsiniz. Şimdi olayın derûnuna inelim ve bu hali kendimizde nasıl, ne şekilde yaşıyoruz, çözümlemeye gayret edelim.

Kendimize gelmeden önce Yunus ve Molla Kâsım’ ı biraz daha okumakta fayda var. Alemde kendiliğinden ve de bağımsız hiçbir olay yok. Çünkü İrade Tek ve O Tekin dilemesi dışında bir zuhur muhal. O halde Yunus’a Molla Kâsım’ı musallat eden de Rabbul Alemin!

Buna ikna olduktan sonra niçin yaşandığını düşünelim. 3000 şiirin 2000 kadarı derin bâtini sırlar açıklıyor, yüksek mertebeden seyirler içeriyor olabilir. Bunlar elde kalsa ve günümüze kadar gelse belki de çoğu kişinin aklı karışacak, çoğunluğu oluşturan avamın inançlarında sarsıntılar yaşanacaktı. Çünkü üst mertebenin seyri, alt mertebeler için sırdır! Açıklandığında beyinlerde depremler yaşanır!

Molla Kâsım rolü üstlenen kişi, böyle bakıldığında inancın korunması, şer’i çizginin muhafazası adına hayırlı bir iş yapmıştır gelecek nesiller için…

Soracaksınız, “Tamam da bu Molla Kâsım’ın bizim yaşamımızla bağı ne?” İşte şimdi oraya geldik. Ne buyurdu Yunus’umuz?..

Derviş Yunus bu sözü / Eğri büğrü söyleme
Seni sıygaya çeker / Bir Molla Kâsım gelir

Molla Kâsım’ın ana vazifesi; siygaya çekmek! Niçin? Sözü eğri büğrü söylemesin diye!
Daha açıkçası, daha tasavvufçası; Molla Kâsım sahnesi kendimizi hesaba çekmemize yardımcı olarak dışarıdan diğer bir insan eliyle önümüze konan bir olgu!.. Sözü eğri büğrü söylemeyelim; düşüncemiz bâtıl zemine oturmasın, yaşamımız Hak çizgide sürsün, yanlış algıları, saplantıları Hak zannetmeyelim diye!.. Özetle, benlik örtüsünden soyunalım, nefis kirinden yıkanalım diye…

Buna delil olacak en büyük unsur; KÂSIM kelimesi. Kâsım; Arapçada ;İKİ ŞEYİ AYIRAN, AYRIŞTIRAN demek… Molla Kâsım; İnsanı beşeriyetinden ayırıp hakikatini gösteren, nefsinden ayırıp öze çeken kişi!...

Daha manidar bir delil mi?..
Efendimiz (s. a. v.) in künyesini hatırlayınız: EBU’L-KÂSIM… Kâsım isminde bir oğlu olmasından öte; İnsanı şirkten arındırdığı, Hakkı Batıldan ayrıştırdığı için EBU’L-KÂSIM…

Olayın özü bu çerçevede zihnen şekillendikten sonra kendimize dönerek soralım; Hayatımızın hangi dönemlerinde, hangi zamanlarda, hangi suretlerle karşımıza çıktı Molla Kâsımlar?

Birlikte bulalım… Hani kızdıklarımız var ya! Hani “Çok cins hareketleri var, aman benden uzak olsun” dediklerimiz var ya! Hani, hakkımızı gasp ettiğini, bizi arkadan hançerlediğini, ruhumuzu kanattığını, dünyamızı kararttığını düşündüklerimiz var ya! Hani, “Çok yakınım, canımdan kanımdan biri ama beni hiç anlamıyor dediklerimiz var ya!

İşte onların hepsi, hesabımızın kolay görülmesi, arınışımızın hızlı gelişmesi için yollanan ilahi lütuflar!.. Kendimizi tanımamız, bizden içre bizi keşfetmemiz için hepsi de gönüllü çalışıyorlar. Birimselliğimizi delip acıtıyorlar ya, inanın bizdeki madeni, hakiki ve pörsümez, paha biçilmez özü çıkarmaktan başka işlevleri yok.

Onları kendimizden gayrı gördüğümüzde bu sırdan uzak düşüyoruz.. Tavır alıp devamlı surette kırgınlık ve nefret duymanın azabı ile kendi cehennemimizi kendimiz tutuşturuyoruz. Yazık değil mi bize?!..

Sen, işyerinde kuyumu kazanlar var, diyen dostum!
Sen, beni eşim bile anlamıyor diyen kardeşim!
Sen, çocuklarıma bile sözüm geçmiyor diyen büyüğüm!
Sen, dostlarım dertlerimde hiç yanımda değil diyen arkadaşım!

Hepsinin sana özel Molla Kâsımlar olduğunu fark edebildin mi? Ne yaptıklarına bakma, senin hangi algına ve hangi haline yöneldiklerine, darbe indirdiklerine bak! Böyle bakarsan hepsinin sende mevcut ama örtülü boyutları açtıklarını, senden uzaklaşması gereken hırs ve tutkuları biçtiklerini, hepsinin lehine çalıştığını fark edecek, bir süre sonra onlara teşekkür edeceksin.

Yeri gelmişken yaşanmış bir örneği arz edelim:
Pazarlama şirketinde eleman olarak çalışan bir kardeşim, gayreti ve dürüstlüğü ile şeflik konumuna kadar yükselir. Ne var ki yan masada çalışan biri ve tecrübeli yaşlı kurt bir idareci, bu genç kardeşin hızlı yükselişini çekemezler. Alttan alta kuyu kazmakta, genel müdürü etkilemek için ellerinden geleni arkalarına koymamaktadırlar. Baskılara dayanamayan genel müdür, kardeşimizi şeflikten alıp dış hizmete, hem de ayak işi denebilecek bir göreve verir.

Sabırla buna da katlanan arkadaşımızın üzerinde Molla Kâsımlar çalışmalarına ara vermeden devam etmektedirler. Yaptıklarından utanıp vicdani rahatsızlık duydukları için göz önünde olmamasını, başka bir şubeye gitmesini isterler.

Uzak bir şubeye tayin edilir. Aile hayatı, çocuklar, değişik bir çevre kolay değildir insan için. Yine sabreder ve alışır duruma. O şubede gün be gün yıldızı parlamakta, hem kazanmakta hem de kazandırmaktadır. Bir gün, şubeye ortak olması teklif edilir. Belli bir ücretle ortaklık alır. Zaman içinde ticari tecrübesini artırır ve en fazla hisseye sahip ortak konumuna gelir.

Molla Kâsım işlevini okuyan, Molla Kâsımlara tavır almak yerine kendi kulluğunu yapan kardeşimiz, hem hayatı idrak hem de maddi ferahlık açısından büyük bir genişliğe erer!..
***

Molla Kâsımlar günlük hayatta sürekli olarak yanı başımızdalar. Şayet benlikten arınmak, öze varmak gibi ulvi bir gayeyi seçmişsek, ara vermeksizin karşımıza çıkmaya, işlevlerini yürütmeye devam edecekler. Evet, biraz canımız yanacak. Gururumuz sarsılacak. Belki itibarımız, sosyal hayatımız darbe alacak. Belki bir süre hüzün yaşayacağız. Sonrasında açığa çıkacak öz, yepyeni bir farkındalık ve çok kıymetli bir bakış açısı armağan edecek bize. Bundan emin olunuz!

Kendi adıma bir teşekkürü ifade etmeden geçemeyeceğim;
Düşüncelerimi paylaştığım süreçte, telefon, mail, ikili görüşme, sohbet, iş ilişkisi ve ziyaretlerle karşıma gelen tüm Molla Kâsım’lara gönülden teşekkür ediyorum. Başta size kızdım, canım acıdı, içim yandı ama iyi ki varsınız! Hepiniz nura gark olunuz!


Övgü ve yüceltmenin kişiye en büyük kötülük, yapıcı eleştirinin bilinç kilitlerini açan anahtar olduğunu fark edenlere selam olsun!

Selam olsun, “Başkası- Gayrısı” perdesinden kurtularak her gelenin kendinden kendine olduğunu bilenlere !...

Hayat akıyor. İnsanlar gelip geçiyor.
Molla Kâsım’ı görebilenlere, görüp de değerlendirebilenlere ne mutlu!
Mehmet DOĞRAMACI
www.yorumsuzblog.net.tc

Meraklısına:
BİZİM YUNUS: http://www.kitsan.com/index.php?c=6&p=2372

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Kara Madde (Dark Matter)

25.09.2007 |3 Yorumlar |

Yakamozlu bir gecede denize hiç girdiniz mi? Karanlık suda elinizi her atışınızda etrafa parlak simler saçarak yüzmenin keyfini hiç tattınız mı? Tüm vücudunuzu saran karanlığın içinde “yok” gözüken ama sizin bir el hareketinizle bir anda beliren ışıl ışıl simler… İşte “yakamoz” ve onu keşfetmenin keyfi… Peki, nedir bu sim gibi, florasan ışığı gibi parlayan ve “yakamoz” adını alan karanlıkta “giz”li!! ama bir el hareketi ile açığa çıkan?

Yaygın olarak bilinen yanlış bilginin (Ay ışığının suya, denize vuran yansıması) aksine, “yakamoz” bir biçimde ateş böceğinin denizde yaşayan versiyonu şeklindeki bir canlıdır. “Luminisens” maddesini vücudunda barındıran bu canlıya, dokunulduğunda bir ışık saçar (phosphorescence in the sea). Bu canlı bir planktondur, milimetrik boyutlarda bir canlıdır. İşte bu milimetrik canlı kendisinde bulunan bir madde sayesinde karanlıkta “yok”!! gözükmekle birlikte aslında “var” ve hattâ bu ışık saçma özelliğini de sadece ve sadece karanlığa borçludurlar.

Biraz daha geniş (makro) anlamda baktığımızda, bizim evrenimizdeki karanlık!! Maddeler (dark matter) ve karanlık!!enerjilerin varlığı neden bizi çok şaşırtmakta???Belki de karanlık sudaki seyrimizi yeryüzünde yapabildiğimiz ve gökyüzüne dokunamadığımız içindir!!!.... Gelin şimdi çıplak elle dokunamadığımız ama bilincimizin ulaşabileceği bir seyahate çıkıp kara madde ile tanışalım…

Karanlık madde (Dark matter), evrenin bilinmeyen yönü yani karanlıkta kalan tarafı diye adlandırılmakta, ama aslında varolup, bizler tarafından algılanamayan taraf olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilimadamlarına göre, bildiğimiz bu evren, %70’i kara enerji (dark energy) ve %25’i kara madde (dark matter) ve %5’i adlandırabildiğimiz maddelerden oluşmaktadır. Kara madde, evrendeki tüm boş!!luğu kaplayan, gözle görülmeyen ve atomlar arasından geçecek kadar inanılmaz küçüklükteki zerreciklere sahip olan bir toz bulutu olduğu tahmin edilirken, hem ışığı vurgulayan, hem de nerede olduğunu bilinememekten dolayı gizemli bir hâl almıştır.

O zaman, elle dokunamadığımız, gözümüzün algılayamadığı frekansları yok saymak ne kadar gerçekçi? Şimdi biz yakomozu, dokunmadan ışık saçmadığı için “yok” mu saymamız lâzım?!, ya da bildiğimiz maddeler dışında bilmediğimiz, henüz algılayamadığımız tüm evreni belki de bir zar??? gibi kaplayan maddeyi sırf algılayamamaktan dolayı önce “yok” sayıp sonrada sanki “yok”u sembolize etsin diye de “kara” adını verip, “gizemli” etiketiyle bir tarafa mı bırakacağız??

Bakın Üstad Ahmed Hulûsi, konuyu daha da ileriye götürerek sadece “kara” olmasını değil, “madde” diye adlandırılmasını nasıl bir dille sorgulamış:

“Beş duyu ile önünü görmeye çalışan insanlık, sanki, yerden göğe uzanan metrelerce uzunlukta bir çelik duvarın önünde durmakta; jilet kalınlığı kadar bir alandan, duvarın arkasını görmeye çalışmaktadır!.
Bilimin algı kaynağı gözün görme sınırları, santimetrenin on binde dördü ile yedisi arasıdır. Santimetrenin üssü -35’lerden başlayan dalga boylarından kilometrelerce uzunluktaki dalga okyanusu içinde gözden beyne giden dalga boyları okyanustan bir zerre bile değildir.

İnsanlığın evrenden algıladıklarının tamamı yüzde 4’tür günümüz bilimine göre… Geri kalan yüzde 96 bize karanlıktır. Hesaplamalara göre bunun yüzde 60 küsuru dark (karanlık) enerji ve 30 küsuru da dark (karanlık) madde… Uyarayım; burada kullanılan “madde” kelimesini, beş duyu ile algıladığınız “madde” ile karıştırmayın… İsim benzerliği olaydaki… Gerçekte, sizin algıladığınızı sandığınız gibi bir “madde”, hiçbir zaman varolmadı!

Evet, tüm bilimsel tespitler, bu göz kökenli algılanan verilere göredir…”

http://www.ahmedhulusi.org/yazi/kuranveyenicag.htm

Bilim “kara madde”nin varlığından bahsederken, yukarıda okuduğumuz üzere algıladığımız şekilde bir maddenin “kara madde" olarak adlandırılan yapıyı anlatmadığını duymakla düşünce sınırlarımız zorlanmaktadır. Sınırsız, şartlanmasız düşünme becerisine sahip olamadan da bu gibi bilgileri anlayabilmek oldukça zor gözükmektedir. Biz şimdilik makro incelemeyi bir tarafa bırakıp, mikro bir incelemeye dönelim. Yani bir başka deyişle, makro evrenden mikro evrene yani beyine dönelim ve biraz da bizdeki “kara madde” ne olabilir? Bunu inceleyelim…

Size bir kağıt alın ve kendinizi tanımlayın desem, ne kadar özelliklerinizin farkında olarak kendinizi tanımlayabilirsiniz? Ya da sizin dışınızda bir kişi ne kadarını tanımlayabilir? Hattâ bu iki sorudan daha da varyasyonlu sorular oluşabilir; Sizin bildiğiniz ama başkalarının bilmedikleri özellikleriniz, ya da sizin bilmediğiniz ve diğerlerinin bildikleri özellikleriniz… Bu dörtlü varyasyon, insan ilişkilerinde kendimizi ve diğerlerini tanımaya yardım olması açısından kullanılan “Johari Penceresi Tekniği” diye bilinen bir tekniğin de adıdır.

Şimdi soruların ortak noktasına bakalım; Bilmek, tanımlamak ya da bilmemek, tanımlayamamak… Bildiklerimizi şimdilik bir tarafa bırakırsak, bilmediklerimizi “Johari Penceresi Tekniği”, “Karanlık Bölge (Kişinin ilişkiye yansımayan, durum ve şartlara göre ortaya çıkardığı özellikleri)” ve “Yarıkaranlık Bölge (Sadece kişinin kendisinin bildiği ve başkalarının bilmediği)” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu arada dikkat çekici olan makrodaki yani evrendeki karanlık maddeyi sorgularken, kendimizin “karanlık” özelliklerine ulaşmış olmamız…

Evrende keşfedilmeyi bekleyen binlerce durum mevcutken kendimizi keşfetmenin ve “kara” olarak bilinmeyeni keşfedip ve bilinmeyeni “kara” olarak nitelendirmemenin zamanı geldi de geçiyor. Öncellikle, “kara, karanlık” gibi kelimelerin bizde oluşturduğu anlamın değişmesi yönünde çalışmamız lazım. Çünkü, her bilinmeyene takılan bu “kara, karanlık” sıfatı bizi daha çok bilinmeyene doğru sürüklemektedir. Eğer, amacımız kendimizi tanımak, sınırsızlığa doğru yolculuksa, o zaman ilk önce günlük hayatta bizi bilinmeze doğru sürüklemesi muhtemel kavramları beynimize verdiğimiz yeni bakış açısı komutlarlıyla değiştirmeliyiz ve çok daha farklı bakış açıları oluşturarak, anlam dünyamızı geliştirmeliyiz. Yoksa bakın aşağıdaki gibi komik durumlara düşmek kaçınılmaz olur!!:

“İki kör” oturmuşlar sofraya; artık “üzüm” mü, “dolma” mı, yoksa “köfte” mi yerlerken, biri diğerine; “Utanmıyor musun ikişer ikişer yemeye?” demiş...

Diğeri, “Allah’tan kork be adam” demiş; “Sen kör ben kör!.. Nereden çıkardın ikişer ikişer yediği mi?

Cevap vermiş birincisi:“Ben, hep ikişer ikişer yiyorum da!”

Dolayısıyla, bakış açısının değişmesi için, içinde bulunduğumuz önyargı, şartlanmaların ve değer yargıların sınırlamasından kendimizi kurtarmamız gerekmektedir. Çünkü her şartlanma ve değer yargısı bizi sınırsız bakıştan alıkoymakta ve hattâ sizi gözünüzün önündekini bile “gör”mekten uzaklaştırmaktadır. Eğer şartlanma ve değer yargılarımızdan kendimizi biraz olsun sıyırırsak, aslında bizim için “karanlık” diye adlandırılan, sonsuz özellikleri de keşfetmeye başlayacağız. Sonra da göreceğiz ki, evrendeki %5 bilindik madde olduğu gibi, biz de sadece %5 bilindik (algılanabilir) özelliklerden mevcud değil, sonsuz özelliklerle mevcuduz. Üstad Ahmed Hulûsi de, “Kurân-ı Neden Anlamıyoruz” adlı yazısında (http://ahmedhulusi.org/yazi/kuranianlamiyoruz.htm) bu özellikler hakkında çok net şu açıklamayı yapmıştır.

Esmâ mertebesi olarak tanımlanan ve Allah’ın isimlerinin işaret ettiği özellikler olarak belirtilenler, insana hitap etmesi itibariyle, insan algılama boyutuna hitap eden isimlerdir.!

İnsan ötesi, “nokta” içi projeksiyonda yer alan karanlık (mahiyeti netleşmemiş) enerji, “karanlık madde” (dark matter) olarak varlığını düşündüğümüz ama algılayamadığımız yüzde doksan altılık bölümdeki sayısız varlığı oluşturan nîce sayısız isimlerin işaret ettiği özellikler vardır ki, insan türü bu Allah isimlerini bilmez!...”


Sonuçta, kâh “yakamoz”, kâh “kara madde”, kâh da “alt bilinç” olmuş… Algılayanın sınırlı bakışına göre kolay kolay algılanamayan, ama hep aşikâr, hep “var”!..

Son olarak, belki şunu hatırlamak lâzım;“Kör”lük beyinde görme bölgesine ulaşan frekansların çözümlenemesinden doğan bir durumdur. Ancak “algılayamamak” bambaşka bir durum.Mesela, seyredenler hatırlayacakladır… “Matrix” filminde Neo yeşil akan kodlardan tüm sanal alemi görebiliyor, çözebiliyordu ve “Matrix 3”’de de gözleri kör olsa da ana bilgisayara doğru ilerlerken etrafındaki herşeyi algılayabiliyor yani gerçek manâda görebiliyordu.

Bu sonsuz özellikleri ile sonsuz sayıda frekans okyanusunu Neo gibi acaba kaçımız, ne kadarını değerlendirip görebiliyoruz?

Neo kendindeki sınırsız özellikleri keşfettiği anda görmenin ötesine geçti ve sistemi algılaması bambaşka oldu.Dolayısıyla, biz de kendimizi keşfetttikçe yani kendimizdeki sonsuz özelliklerin farkına vardıkça asıl “körlük” o zaman kalkacak ve “basit” anlamda görmek değil, “BASİR” ismi ile işaret edilen yaşanır hale gelecek, yani gerçek anlamda maddenin ötesindeki hakikât algılanıp, değerlendirilecek ve tüm “karanlık” ve “kara” diye bahsedilen hükmünü yitirecektir.

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Adem'in Balçığı Karıldığında

24.09.2007 |0 Yorumlar |

1- Ademin balçığı karıldığında

Yoktu hiç hayat onun kalıbında

Zattan tecelli geldi, hayat ona

Kımıldandı o ruh ile o anda

3- Şeytan diretti secde etmem toprağa

Ateştenim dedi kandı gururuna

Bilemedi tüm sıfatlar bir yansıma

Görünen Haktır ateş, su, toprak, hava

2- Secde emri geldi melekûta

Kapandılar Adem-i mazhara

Ona değildi secde aslında

Tek secde var ki o da mutlağa

4- Ne yöne dönersen dön O’nun vechi,

Gördüğün halkıyet O’nun eseri

Sıfatları, makam-ı halkiyeti

Gösteriyor Zat böyle kendisini


Kafirdir secde etmeyenler Adem'e
Hak’tır, Mahzardır Adem, hem de halife
Ademdir insan, ulaşınca kemâle
Çıkanlar görür, mürşid ile sefere



Bil! sende Haktan başkası yoktur
Ondan Adem'e secde olunur
Bilmezsen benliğin ateş olur
Guslet vücudu Hak ile doldur

Secdeyi bul sende, kendinden kendine
Eğilsin sıfatların mutlak benliğe
El, ayak, göz, bak bütün melekler sende
Kıyam edecekler sendeki Gönül’e



Sanma bu evvelki Adem'in hikayesidir
Allah yolcusunun kendisini bilmesidir
O ruh her daim ademlere üflenmektedir
O ruh ki uyandırır çünkü Hakkın zikridir

Nuh aldı gemisine iman etmiş insanlar
Nesli sürsün diye bir de her çiftten hayvanlar
Boğuldular zannında kalıp inanmayanlar
Birlik gemisi o, biner ona uyananlar



Gemi, mürşiddir, zikirdir, tevhiddir
Cem ül cem denizinde yüzmektedir
Fenadan bekâya seyri gidiştir
Varılacak yer onun birliğidir

Boğulsun sıfatların onun zatında
Yok olsun varlıkların tek olan varda
Tüm Vücutlar gark olur Vücudullah’ta
Kalmaz hiçbir kimse varlık deryasında



Tufan sendedir başlar bir kıyamet
Fiil, sıfat, vücut sana emanet
Verdin mi sahibine olur cennet
Alan sen olursun, başlar şahadet

İbrahim’di Allah’ın güzel dostu
Şirkte olanlardan korkusu yoktu
Şaşılar Faili göremiyordu
Tevhid babasını anlamak zordu



Güneş, yıldızlar, Ay doğdu ama bir bir battı
Batanları sevmem dedi, putlar hep bâtıldı
Fiil sahibi var diye tefekküre daldı
İdare edeni bildi, O Fail, Allah’tı

Kırdı putlarını, sonra zahirdekileri
Başka Fail yoktu halka anlatmak istedi
Büyüğü gösterdi boynunda balta var idi
Halk, put hiç hareket eder mi diye söylendi



Açıkladı tek hareket sahibi Faili Mutlağı
Fiil sahibi kul değil Allah’tır, bu put yıkılmalı
Ders verdi aleme; kırın kendinizdeki tüm putları
Atar nefsin seni ateşe, nemrut fail olmamalı

Yunus kaldı balığın kursağında
Tövbe etti daim, şirk zanlarına
Fena fillah balık, Cem çıktığında
Yok etti şirkini öz varlığında



Çıplak kalmıştı çıktığında balığın karnından
Fena fillah’ta böyledir soyunursun varlıktan
Kör çocuk için, dedi Rabbim kurtar karanlıktan
Taşlayalım dedi çocuk, adam anadan üryan

Çocuk denilen, gözü kapalı şeriat ehlidir
Açıklama sırları Allah işleri yerindedir
Hakikati anlamak için soyunmak gereklidir
Cemde görünürsün çırılçıplak, derler bu delidir



Güzel Yusuf kuyuda verdi benliğini
Kurtardı Hak, karanlıktan peygamberini
Köle oldu görmek için beka şehrini
Kuyuya gir bilmek istiyorsan kendini

Musa Allah ile konuşmaya gitti Tûr-i Sina’ya
“Ben Allah’ım” dendi ağaçtan, şaştı Musa bu olaya
İşte dedi kayıtlama beni sadece bu sıfatla
Her sıfattayım ben, münezzehim tek sıfatta olmaya



Musa Allah’ı görmeyi diledi
Hitap geldi göremezsin sen beni
Dağa bak kaldırırsa tecellimi
Sende görürsün elbet Cemalimi

Dayanamadı tabi ne Musa ne de dağ tecelliye
Parçalandı dağ, bayıldı Musa dayanılmaz Lâtif’e
Dağ Musa’nın şirkleri idi, tövbe etti benliğine
Parçaladı benlik dağını, kalmadı şirk o Nebi’de



Ya Musa göremezsin sen beni senliğinle
Hakkı ancak Hak görür benliği yok edince
Bu alem başkadır, varlık yok nebi de bile
Tek varlıktır hep sıfatlanan her bir şekilde

İsa Ruhullah’tı kaldırdı Allah yanına
Cem yeridir kalmaz şirkin ulaşırsın zata
Hak böyle göründü İsa diye o makamda
Sıratı geçmektir, İsa gibi ulaş Hakka



Muhammed’dir Allah’ın sevgilisi
Merhamet timsali aşkın kendisi
Ne varsa seven sevilenin hepsi
Alemde sevenin en şiddetlisi

Sen olmasaydın yaratmazdım alemi
Bak böyle diyor sonsuz aşkın kendisi
Aşk kaynağının kendini göstermesi
Güzellikler işte onun görünmesi



Kendi sonsuz sınırsız güzelliğini kendinden yarattı
Muhammed’dir bu güzelliğin adı sadece onun aşkı
Alem Muhammed’dir latif olanın aşkının yansıması
Kendi aşkıyla kaynar Allah, işte insan onun aynası

İsimsizim aşkını ister, utanırım yanında
Tüm peygamberler senden sanadır hepsi makamında
Öğretirler aşkını o çok sevdiğin kullarına
Nebi de sendin, dinleyen de, bunlar hep anlayana




Noyan Vurgun
www.yorumsuzblog.net.tc
Kavramlar:

Vech: Yüz
Halkiyet: Yaratılmış
Cemül Cem: Toplamların toplamı(tasavvufta bir makam)
Vücudullah: Allah’ın vucudu

Fail: İdare eden, tüm fiilleri yapan
Fena Fillah: Allah’ta yok olma. (tasavvufta bir mertebe)
Cem: Toplanma, toplama (tasavvufta bir makam)
Lâtif: Allah’ın bir ismi. Gözle görünmeyen

Mahzar: Bir şeyin göründüğü, izhar olunduğu yer.

Nebî: Peygamber (**)
* * *

(**) Yorumsuz Blog’un notu:

Nebî: Dini yani sistemi anlatarak, insanların ölümötesi gerçeklere hazırlanması için görev almış kişidir!

Nebi, bütün bu varlık âleminin tasarrufunun ötesinde, beşere ilâhi hükümleri tebliğ ederek, ilâhi mânâları açıklayarak, Allah’a vâsıl olmalarını temin yolunda çalışma yapar..

Nebi âlemin ve varlığın hakikatına, aslına ermiş olarak insanları Allah’a davet durumuna girer.

Toplumla ilgili hangi işlevler “nübüvvet” kapsamında ise, o işlevlere işaret edilirken Kur’ân-ı Kerim’de, “nebi” kelimesi kullanılmıştır

Her “Nebî”, her “Rasûl” ve her “Velî” varlığını “Velâyet” hakikatından alır..

Her “nebi” zâhiri itibariyle “nebi”, bâtını itibariyle “velî”dir.

Bir diğer tanımlama ile, şeriat getiren “veli”lere “nebi” denilmiştir!

“Nebi”lerin bazıları aynı zamanda “Rasûl”dür...

[Kaynak: Ahmed Hulûsi’de Kavramlar]

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Diyanet İşleri Başkanı Sn. Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU’na AÇIK MEKTUP

21.09.2007 |45 Yorumlar |

Saygıdeğer Hocam;
Diyanet teşkilatının başına geldiğinizden bu yana çağdaş ve bilimsel açılımlar yapma yönündeki gayretlerinizi takdirle izliyor, değişen ve gelişen dünyaya ayak uyduran bir yapılanma için ortaya koyduğunuz çabaları gönülden destekliyoruz.

Bir kamu kurumu olan Diyanet İşl. Bşk.lığının yapısal düzeyde gelişimi ile birlikte takdir edersiniz ki asıl düzenleme din hizmetinin nasıl, ne şekilde ve hangi anlayış çerçevesinde yürütüleceğinin tespit edilmesinde yapılmalıdır kanaatimizce. Başkanlığınızdaki ekibin bu yönde de adımlar atacağına inanarak zat-ı alinize bazı konuları açmak istiyoruz. Tarafınızdan en iyi biçimde değerlendirileceğinden şüphemiz yok.

Sn. Hocam;
Alemlerin Efendisi Hz. Muhammed (s. a. v.) in tebliğ ettiği İslam Dini mensuplarının kâhir ekseriyeti, evrensel dinin gerektirdiği bilinç düzeyinden mahrum yaşamaktadır. Hurafeler,
efsaneler, dogmalar, sorulmazlar, aşılmazlar içindeki bu dini anlayış; bize göre insanımızın hakiki huzura eremeyişi ve çağdaş ölçüde kalkınamayışının da ana sebebidir. Şimdi sizlere çelişkiler ve sorunlar yumağı olan bazı konuları açmak istiyoruz. Bu konularda ne tür hazırlıklar içinde olduğunuzu, nasıl bir yaklaşım belirlediğinizi öğrenmek isteriz:

1 - Çocuklarımıza “Allah her yerdedir, zaman ve mekandan münezzehtir” diye öğretirken; gökten vahiy getirildiği şeklinde bir anlatım; açıkça Allah’a mekan atfetmek değil midir? Rasülullah Miracta sema katlarını çıktı da Allah’ın huzuruna vardı şeklindeki vaazlar sizce çelişki değil midir? Allah anlatımı içindeki çelişkilerden basit bu örnekler bile Allah kavramını Kur’an ve Sünnet doğrultusunda yeniden açmamız, açıklamamız gerektiğini göstermiyor mu?

2 - Başta tefsirler olmak üzere yayınlanan dini eserlerde NEBİ ve RASUL kavramları niçin PEYGAMBER kavramına hapsedilerek sunulmaktadır? Bunlar aynı şeyi mi anlatır?

3 - “Hak Dinler, Batıl Dinler” gibi bir anlatım tarzı içinde geçen DİNLER kavramı Kur’anın ruhuna uygun mudur?.. Kur’anın hiçbir ayetinde DİN kelimesinin çoğulu EDYAN geçmezken; ALLAH KATINDA DİN İSLAMDIR buyrulurken, Hak Din, Batıl Din, İlkel Kabile Dini gibi anlatımlar; yeni nesiller için İslamı; dinler içinde bir din şeklinde sıradanlığa indirgemekte değil midir?..

4 - “Dinler tahrif oldukça yeni kitaplar ve yeni Rasüller gelmiş” şeklindeki bir anlatım Din kavramının, Risalet ve Nübüvvet hakikatinin ruhuna ne derece uygundur? Haşa, Allah dinini koruyamamıştır da, eskidikçe yenisini mi yollamıştır?

5 - “Yemezler, içmezler, uyumazlar, erkeklikleri ve dişilikleri yoktur” diye öğretilen, bundan ileri de geçilmeyen MELEK kavramı bilimsel veriler ve hadislerdeki işaretler doğrultusunda yeniden açıklanmalı değil midir?

6 - Kur’an ayetlerini Muhkem ve Müteşabih diye ayırarak sanki müteşabihlerden hiç sorumlu değilmişiz gibi yansıtmak; Kur’anın tamamına muhatap müminler açısından ne derece doğrudur? Müteşabihler ve Huruf-u Mukattaalar ebediyen düşünülemez açıklanamaz ayetler midir?.. Açıklanamaz ve düşünülemezler ise niçin Kur’anda yer almışladır?

7 - Kur’anda SERİUL HİSAB kavramı var iken; hesabın defterde birikip neticenin sadece ahirette alınacağı açıklaması yeterli ve tatmin edici midir?..

8 - KADER VE KAZA konusunda doyurucu açıklamalar niçin yoktur?

9 - MAHŞER- SIRAT- MİZAN- CENNET- CEHENNEM- ARASAT v.b. kavramlardaki mecazi ifadeler özellikle bilimsel düşünenleri tatmin etmemektedir. Bu konularda bilimi ve teknolojik gelişmeleri de esas alarak yeni bir yorum getirilecek midir?

10 - Asr- ı Saadette çok yönlü işlevleri olan, ama bugün ne acı ki 5 vakit ve Cuma dışında kapıları kilitli bulunan CAMİLERİMİZ, ne zaman MESCİD hüviyetine büründürülecektir? Camilerimizin tadilat ve tamiratına harcanan paralar onların esas ruhunu kazanmasına neden kullanılmamaktadır? Cemaat birbirine küs gibi namaz kılıp çıkmaktadır, cemaat ruhunu geliştirme yönünde ne gibi plan ve programlarınız vardır?

11 - Beş vakit namazın dışında vakti en bol devlet memuru olan imamlarımızı halkın arasına katma, onlara moral hocası kılma, kanaat önderi ve motivasyon rehberi kılma yönünde hazırlıklarınız var mıdır?

12 - Misyonerlik, Hint Kültürü esintileri, Batının Kişisel Gelişim adı altındaki planlı İslamdan uzaklaştırma hareketleri karşısında teşkilatınızın duruşu nedir? Karşı atak olarak neler yapılacaktır? Ülkemizde her gün her fırsatta bedava İncil dağıtılırken; Kur’anı yayma yönünde nasıl bir tavır belirleyeceksiniz?..

13 - Gayri Resmi ve yasadışı addedilen ama bugün toplumun bütün katmanlarında yer edinen CEMAAT VE TARİKATLERİ disipline etme, en azından Diyanet Kurumu içinde temsil hakkı vererek Dinin her kesime doğru anlatılmasına vesile olma yönünde düşünceleriniz nelerdir?

14 - Çağdaş verileri de itibara alarak yeni bir TEFSİR VE HADİS YORUMU çalışması yapılacak mıdır?

15 - Asırlar öncesinde Mezhep İmamlarının çizdiği çerçeveye mahkum kalan, çağın sorunlarına çözüm getirmekten hızla uzaklaşan FIKIH VE İSLAM HUKUKU sahasında fetvadan da öte yeni ictihadlar yapılabilecek midir?..

16 - Kur’anda geçen RİBA ile Bankaların verdiği FAİZ aynı şey midir?

17 - Tasavvuf ile Camilerde anlatılan din arasında uçurumlar gözükmektedir. Diyanetin tasavvufa bakışı nedir?.. Vahdet-i Vucud inancı size göre şirk midir?

18 - Ramazan Ayını bir takım medya organları şamata ayı gibi göstermeye çalışırken, bazı belediyeler de halka yaklaşma ve kendi tanıtımlarına vesile olarak kullanırken Diyanet Ramazanın Kur’an Ayı olduğu gerçeğine yönelik ne gibi çalışmalar yapmaktadır?

19 - Ramazan Bayramı için bazı medya organları özellikle ve kasıtlı olarak ŞEKER BAYRAMI ifadesini kullanırken Diyanet hiç olmazsa bir düzeltme beyanı niçin vermez?

20 - Vatikan tarafından yönlendirildiği herkesçe bilinen DİNLERARASI DİYALOG çalışmalarına bakışınız nedir?

Sn. Hocam; Yukarıda 20 maddeye sığdırmaya çalıştığımız konular; sadece bir kişinin sorunu olmayıp; dinin hakikatini öğrenme çabası ile araştıran, okuyan, İslamı kendine dert edinen ciddi bir kitlenin düşünceleridir. Cevabî açıklamalarınızı bekliyor, saygılar sunuyorum.

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

İçsellik - Dışsallık

20.09.2007 |1 Yorumlar |

“Bir ben var benden içre” denmiş. Ne denmek istenmiş? Bu derin anlam içeren cümleyi incelemeye “ben” kelimesi le başlayalım…

“Ben” demekle neyi kastediyoruz? Kendi “zat”ımızı mı? Peki nedir bu “zat”? Neleri içeriyor?... Hani, “bu işi bizatihi ben yaptım” deriz. Buradaki “bizatihi” nedir? Yani o işi “salt” kendimizin yaptığını, bizden başkasının olmadığını, yapanın sadece ve sadece kendimiz olduğundan bahsederiz. Peki, o zaman bu bizim “zat”ımız neyi kapsamakta?

Kişiliğimizi yani bizi biz yapan, yani “ben”i “ben” yapanı… Bu da bazı sıfatlarla olmaktadır. Peki bu sıfatları kim belirliyor?!? Bu sıfatları dışardan bakan gözler mi yoksa biz yani ben mi belirliyor? İçsel bir anlaşma mı yoksa dışsal toplumsal bir antlaşma???...

Gelin fantastik gelebilecek bir yolculuğa çıkalım…
İnsanlığın hizmetine sunulan nano teknolojiden de yararlanalım. Yani mikro olarak ya da bir atom boyutu kadar küçülüp, bir kapsüle konup, bir vücuda enjekte edilelim… Bu fantastik seyahat daha önceki “DNA” yazımda da belirttiğim gibi birebir bir filmin (Innerspace, 1987) konusu olmuştur.

Bir vücudun içinde seyahatimiz başladı…. Etrafımıza baktığımızda neler görürüz? Kan damarları, hücre grupları, hücre gruplarının bulunduğu mekanlar (organlar) sonra bir mekandan başka fonksiyonu olan diğer mekanlara akış… Burada duralım ve bir soru soralım kendimize? Şimdi bu görüntülediğimiz, seyrettiğimiz oluşumlar nerede? Dışımızda mı? Yoksa içimizde mi? Biz nerdeyiz? Bir vücudun içinde mi? O vücud nerede acaba? O da nano olarak bakıldığında macro bir vücutta mı? Aslında burada sorulan sorunun cevabı hep dışarıda!! gibi gözükmekte. Devamlı merkez aldığımız bir noktadan dışarı doğru açılma eğilimi ile baktığımızda, tabii ki beynimizden bize “dışarı” onaylaması yansıyacak.

Meselâ, bir hücrenin dillendiğini hayâl edelim!! Ona soralım; “sen neredesin” diye? Hücre herhalde önce “nerede” kelimesine takılır ve bize garip garip bakar? Çünkü, onun için mekan kavramı yoktur. O sadece kendindeki kodlu bilgiyi işlemektedir. Yani kendisindeki bilgiler dolayısıyla vücuttaki görevini yerine getirmektedir ve kendinde herhangi bir mekân kavramı olmadan bu işleme devam eder. Dolayısıyla da hücre için “dışsallık” diye bir kavram mevcud değildir. Hatta o, hücre grupları ile oluşmuş bir organı bile algılamamaktadır. Algıladığı anda ve bir organın parçası olduğunu kabul ettiği anda, kendini “dışarıda” bulacaktır!! Aslında onu dışarı atan yoktur. O, kendi kendine “dışarı oyunu”nu oynar.

Mikro hücreden makro hücreye yani bize döndüğümüzde de aynı durum geçerli. Dışımızda bir kişiye baktığımızda onu bizim dışımızda algılıyoruz ve o kişiyi kendimizdeki bilgiler kapsamında değerlendiriyoruz ve hatta karşımızdakini kendimizde buluyoruz. Bu buluşu da içsel bir durum olarak kabul ediyoruz. Halbuki bu buluş dahi bir dışşallıktır!!! Karşımızdaki kişi, ne bizim dışımızda ne de içimizde!! Bir düşünün bir hücre, bir hücreye bakıp: “Sen bensin ben de sen” ya da “aslında ben sende kendimi buldum” der mi?!?...

Belki de yaşantımız içinde!! (burada “içinde” diyorum ama içinde demek dışında bir yaşantımızın olduğunu kabul etmek değil aslında) kendimizi bir hücre gibi hissetmek ve tıpkı o hücrenin sorgulamadan kendisindekini açığa çıkararak yaşaması gibi, biz de yaşantımızdaki tüm oluşumları sorgulamadan, kendimizdeki potansiyeli ortaya çıkararak yaşamalı ve dışımızda bir dünya yanılsamasına kapılmadan, dışsallığı bir tarafa bırakıp aslında “içsel” kelimesinin bile hükmünü yitirdiği bir noktada seyrimize devam etmeliyiz.

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Vahdet Beyle Sohbet - 10

19.09.2007 |4 Yorumlar |

Ramazan-ı Şerifin ilk haftası… Orucun ilk demlerinde baş ağrısı ve gerilim normal ama bende galiba biraz daha fazla. Sebep çay düşkünlüğü. Gün boyu çay içememek, metabolizmamı alt üst ediyor.

Çoktandır turlamadığım tarihi yarımadaya, Eski(mez) İstanbul’a uzansam mı? Yorgunum. Hani şuracıkta bir yastık olsa iftar topu da uyaramaz beni. Ama ikindi üzeri ve sonrasında uyumak mekruh. Alemlerin Efendisi (s.a.v) uygun görmemiş. Kalkıp abdest alıyorum.

HIZIR’IN UĞRADIĞI CAMİ: İstanbul Üniversitesinin tarihi kapısı önündeki meydanda dolaşıyorum. İleride çınar altında eskiden Küllük denen bir çay bahçesi varmış. Kimler gelmezmiş ki oraya? Şairler, edipler, mütefekkirler bu gölgelikte açtıkları sohbetlerle kalplere cilâ çeker, idraklere şimşek çaktırırlarmış. O günlere yetişemesem de havasını teneffüs etmek bile güzel.

İkindi ezanı okunuyor Beyazıt Camiinden. Son yıllarda Cuma sonrası korsan gösterilerle adını duyuran bu camiin asıl işlevini belki çoğumuz bilmiyoruz. Burası kurra hoca efendilerin Camii. Kur’an nasıl insanın içine işler, onlar yaşatmış cemaate. İç avluyu geçip ön safa yakın bir yerde yerimi aldığımda Hafızlık İcazet merasimleri canlanıyor gözlerimde. Üst düzey Kur’an eğitimini bitiren Hafızlar, hilal şeklinde otururlar ve bir bir ders verirler hocalarına. Sonra Osmanlı usulü ile icazet takdimi yapılır.

Bu merasimlerde Abdurrahman Gürses Hoca öne oturur, simasından projektör gibi nur saçılırdı. Ya İsmail Biçer Hoca? Hafif esmer, yiğit yapılı bu zat Kur’an okuduğu zaman yanık gönüller kendinden geçerdi. İkisine de Fatihalar okuyorum.

Farza durmadan camiin bir özelliği daha geliyor aklıma. Hızır (as) genelde sabah namazlarını burada kılarmış. Kaç yaşlıdan dinledim Hızır’la görüşenleri. Gizemli bir edada görmüşçesine anlatırlar mübarekler. Hızır benimle de görüşür mü acaba? Aman neler söylüyorum, ben kiiiim Hızır’la görüşmek kiiiiim? Edebimi takınıp imama uyayım.

UYKU DÜŞMANI HAKİKAT: Camiin hemen arkasındaki Sahaflar Çarşısını dolaşacağım. Kitapların, fermanların, gravürlerin, levhaların seyri apayrı bir zevk… Bizimki buralarda mı acaba? Vahdet Beyden bahsediyorum. Ramazanı genelde yalnız geçirir. Pek çıkmaz insan içine. Ona göre Ramazan insanın kendisiyle hesaplaşma ayı. Onun için tesbihat ve zikri artırır, günün ağırlıklı kısmını evinde geçirir. Allah’tan ümit kesilmez, şöyle bir kapıdan başımı uzatayım, belki buradadır.

Masasının başında, koltuğa yaslanmış, gözlerini kısmış, yarı uyur gibi. Uyku ile arası iyi değil onun. Uyuduğunu sanmıyorum ama kim bilir hangi alemde şimdi?

Hakikat Ehli uykuyu sevmiyor. Hepsi gece kuşu. Pardon, neler diyorum yüce insanlar hakkında, destur Ya Huuu, kahve lakırdısı değil, büyük zatları konuşuyorsun oğlum kendine gel. Estağfirulllah. İçeri süzülüyor ve yüksek sesle selam veriyorum:
- Selamun Aleykum Erenler Huuuuuu!...
Yerinden doğrulup;
- Aleykum Selam da, karşında sağır yok efendi! Gırtlağına yazık, duyuyoruz, o kadar
yaşlanmadık.

Özlemişim mübareği. Sımsıkı sarılıyorum. Takılacağım:
- Uyuyorsun şu mekruh vakitte, şaşırdım yani.
- Sen işine bak çocuk, benim uyurken duyduklarımı, gözlerim kapalı gördüklerimi sen uyanıkken göremez, duyamazsın.

Masanın yanındaki tahta iskemleye ilişiyorum. Uyku ve gafletin Hakikat Ehlinden uzak oluşunu düşünüyorum. Geçenlerde okudum, şakraları açılanlardan düşüyormuş uyku. Gaflet onlara yanaşamıyormuş. Hakikat Ehli feyz noktalarını zaten açmış, uyuması ne mümkün?
- Eeee, ne iş, çoktandır yoksun ortalarda. Nereden esti?
- Sıkıldım biraz baba. Ortalıktan çekilmek istedim.
- Niye?
- Ne bileyim daraldım.
- “ Şöhret afettir ” diye az mı söyledim? Azıcık yazıya ara ver, çekil köşene diye az mı söyledim? Çok biliyorsun. Dinlemedin. Şöhret tatlı tabi…
- Yooo dinledim, az çekildim..
- Ben dedim diye değil, mutlaka bir sıkıntı yaşadın, ondan çekildin di mi?

Alem adam. Görüşmediğimiz dönemde yaşadıklarımı da biliyor. Uzaklık kime göre? Mesafe ve zaman kime göre? Benim gibi cahiller için, onun boyutunda bunlara yer yok. AN ı yaşıyor. ANda geçmişi, geleceği, şimdiyi cem ettiği için her şeyi duyuyor, biliyor, hissediyor!

ZALİM VE CAHİLE EMANET VERİLİR Mİ ? Çırağa sesleniyor: Oğlum al şu parayı, markete koş, 5-6 poşet kumanya kap gel. Çocuk derhal fırlıyor. İftara bir saatten az kaldı. Merak ediyorum poşetleri ne yapacak, ama sorsam şamar yerim şimdi. İyisi mi sabredeyim.
- Eee anlat bakalım, neler okur, neler düşünürsün?

Mini buzdolabından gülsuyu çıkarıp avucuma döküyor. Buz gibi gülsuyu ile ferahlıyor, kendime geliyorum.
- Bu aralar Şemseddin Yeşil’in eserlerine merak sardım. “ Maneviyyat Bağçesi ” ni bitirdim, “Varını Allah’a Sat ”, “ Zirve-i Tevhid ”e devam ediyorum. Bayıldım Şemseddin Hocaya.

Konuya ilgisiz duruyor. Sanki hiç haberi yok. Bir şeyler okumanın heyecanı, vecizeler yakalamanın sevinci ile atılıyorum:
- Bence bu kitapları siz de okuyun. Şemseddin Hoca çok başka.
- Neler buldun onda? Seni ne cezbetti ?
- Şeyyy. Bir kere İmam… Bunun için kendime yakın buldum.
- Başka?
- Başkaaaaa! Hah, bir de şu var, Allah ona çok lütufkâr davranmış.
- Dilini düzelt, ağzına biber sürmeyeyim! Allah insan değil, bazısına lütfedip bazısına kahretmez! Kahır da Lütuf da beşere göre! Sonra?..
- Yani şöyle, Şeriat boyutunun ilmi ve yaşamı, Tarikat boyutunun edebi ve aşkı, Hakikat boyutunun ufku ve sırrı, Marifet boyutunun idrak ve irfanı onda birleşmiş. İmamlık yapmış, gazete çıkarmış, vaazlar etmiş, yayıncılık yapmış, kitaplar telif etmiş. Yapılacak ne varsa yapmış.

Vahdet Bey gözlerimdeki ışıltıyı okuyor:
- Senin derdin Şemseddin Hoca değil. Sen özeniyor, kendini o farz edip, “Ahhh onun yerinde ben olacaktım” diye iç geçirerek heyecanlanıyorsun!

Doğru söze ne denir? Özenmedim desem yalan olur. Ben de öyle olsam fena mı olur?.. Vahdet bey hayallerime hançer sokuyor:
- Özenmek kolay da o halin yaşamı zordur. Dışarıdan zatların yaşamı yağ- bal görünür. Ama öze inersen uzun çile süreçleri ve yanışlar görürsün! Işık saçılan yerde ateş vardır oğul!
- Yapma Baba yaaaa. Nolur ben de olsam? Bana niye çok görüyorsun?
- Canım, olma diyen yok, ama şunu unutma beklentisi ve istekleri olan menzile varamaz! Kendinden geçen, yol alır!

Kırıldım. Konuşmayacağım. Dükkandan çıkıp gidesim var. Ne zaman bir şeye özensem, ne zaman güzel bir şey aktarsam, bozmak için elinden geleni ardına bırakmaz. Bütün moralimi sıfırladı. Anlatanda kabahat. Kendin oku, kimseye açma, niye açarsın ki? Hem niye geldim ki, otur evinde iftarını yap. Her sıkıntıda belayı üstüme kendim çekiyorum. Sonra da canım acıyor.

Çırak poşetler dolusu kumanya getirdi. Kim bilir ne yapacak? Sorulmaz ki. Susup bekleyeceğim. Çırağa sesleniyor:
- Oğlummm!
- Buyur baba!
- Arka tarafta eski albümler var ya, oradan kahverengi kaplı olanı getiriver çocuğum.

Çırağa anne gibi merhametli. Bana gelince kaplan kesilir. Hangi zata yanaşsam önce burnumu sürttü. Azıcık sevilmek benim de hakkım değil mi? Yok, saldırmadan duramaz. Bakalım ne getirecek çocuk? Eski bir fotoğraf albümü. Getirsin, bana ne?..
- Sil oğlum, tozunu al da, bu hırçın adama göster.
Çocuk albümü elime veriyor. Vahdet bey;
- İkinci sayfayı çevir, üstteki resme dikkatli bak!

Siyah beyaz bir kare. Hafif sararmış. Bir kitabevi. Yeşil Hoca ve Vahdet Bey kol kola. Samimi bir poz. 50 li yıllar olsa gerek. Bizim ki de genç hani, çakı gibi.
- İyi bak. Gördün mü?
- Samimiyet nereden ?
- Samimiyet neredenmiş? Lafa bak. Delirtme insanı. Samimiyet; Hakikate adanmışlıktan. Anlattığın kitapları birlikte hazırlardık yayına. Çoğunun redaktesini beraber yaptık. Adam gibi adamdı Yeşil Hoca. Tasavvuf dedikoducusu değil, Allah adamıydı anladın mı? Allah adamı!..

Mahcubiyetten mosmor dalak oldum. Açık tenlilerin kızarması da hiç saklanamaz. Kulaklarım, yanaklarım yanıyor. Vahdet beye arkadaşını anlatmışım meğer, ne acaip hale düştüm Allah’ım?
- Konuş şimdi, iftara az kaldı, Yeşil Hocadan sadra şifa bir şeyler aktar haydi.
- Estağfirullah haddime değil.
- Maşallah baştan ayağa edep kesildin. Uzatma da anlat.
- Yeşil Hocaya bir gün Avrupa’dan bir papaz gelir ve meşhur ayeti sorar: Allah emaneti göklere, dağlara, arza vermiş de kaçınmışlar. Ama insan kabul etmiş… Ayette insana ZALİM VE CAHİL deniyor. İnsan zalim ve cahilse emaneti niye verdi?..
- Papaz boş değil, ne demiş bizim Şemseddin Efendi?

- Şöyle demiş: Emanet zalim ve cahile verilir! Zalim ve cahil olmasa verilmezdi. Papaz aptallaşmış: Nasıl yani demiş. Hoca döktürmüş gönlünden taşanı: Halife görevi; nefsine karşı son derece zalim, hakikatin gayrısı bilgi ve hallere karşı son derece cahil kesilene verilir!..
- Süpeeeerrrr!.. Sonra nolmuş?
- Papaz; efendim çocuk edinmelisiniz, demiş. Şemseddin Hoca çocuklarım var, demiş.
Papaz :Öyle değil, yani bunları yazıya döküp tarihe vesika bırakmalısınız demiş. Öylelikle kitap yazmayı akletmiş Hoca.
- Yani bir papaz İslami sahada birer hazine olacak eserlerin doğuşuna vesile olmuş!
Allah’ın işine bak! Kimi neye vesile kılıyor?

HAYATIN KIYISINA SEFER: İyiden iyiye akşamın gri örtüsü çarşıya çekilirken dükkandan çıkıyoruz. Az ileride araca koyuyoruz poşetleri. Nereye diye soruyorum kontağı çevirirken. Cevaplıyor: Fatih Otlukbeli seferine çıkacak, Uzun Hasan üzerine yürüyecekmiş. Vezirlerden biri “Sultanım bu defa nereye?” diye sorma cüretinde bulunmuş. Fatih haykırmış: Kime sefer edeceğimi sakalımın bir kılı bilseydi onu keserdim!..

Hasbünallahhhh…İftara dakikalar kala çektiğime bak. Ben ne soruyoruuuum o ne diyoooor.
- Ya baba, ne tarafa gideceğiz, sormam suç mu?.. Yol kolaylaşsın.
- Sür sen, dönüşleri söylerim geldikçe.
La havle vela kuvvete mırıldanıyorum.
- Dualar ve Ayetler öfke kusan egoya kalkan olamaz! Okuyacaksan adam gibi oku, demez mi? Geldikçe geliyor üstüme ama dayanacağım. Ben susunca açıklıyor:
- Bu akşam seninle hayatın kıyısına sefer edeceğiz. Gemisini yüzdüremeyen, denizde çırpınan, bir şekilde yaşam mücadelesi verenleri seyredeceğiz. Çok sürecek, uykun gelirse eve dönebilirsin.

İyice çocuk yerine koydu. Kasap sevdiği deriyi yerden yere vurur, sözü de olmasa depresyondan patlayacağım ama Allah’tan bu söz söylenmiş.

Süleymaniye’nin arka sokaklarını geçiyoruz. Tahtakale’ye yakın yerler. Bakalım nereye çıkacak yol? Eski bir binanın önünde dur, diyor. Ezan okunmaya başladı. Dar merdivenlerden üst kata çıkıyoruz. Kapıda genç, orta yaşlı bir grup kalender insan karşılıyor bizi. Vahdet beyin elini öpüyor, bana da “Hoş gelmişsen Gurban” diyorlar.

Anlaşılan Doğu ve Güneydoğu kökenli dostlar bunlar. Onların Gurban hitabına da hastayım. Kurban; yakınlık, kurban; gariplik, kurban; teslimiyet demek. Yer sofrasına kuruluyoruz. Tarhana çorbası, bol salata, taze fasulye ve pilav. Özlemişim hormonsuz köy sebzelerini. Özlemişim kocaman tarhana tasına kaşık sallamayı.

Yemek sonrası akşamı tez canlı kılıyoruz. Hemen çay geliyor. Ağırlıkla hamallık, işportacılık, inşaat işleri yapan kardeşler bunlar. Burası da bir bekâr odası. Çay içerken İbni Abbas, İbni Hacer, Gazali gibi İslam Büyüklerinden bahsediyorlar. Ufak kütüphaneleri Arapça eserlerle dolu. İçlerinden biri bir kitap çekip okuyor. Eser Nuh Tufanını işliyor. Okuyup tercüme ediyorlar. Arapçalarına hayranım. Güya fakülte okuduk, onlar kadar bilmiyorum.

Vahdet bey birkaç temennide bulunup müsaade istiyor. Poşetlerden birini bırakıyoruz. Daire kapısından değil, ta sokaktan uğurluyorlar. Misafiri uğurlamak sevap. Annem öyle söyler. Yaşlı hali ile her gelenin ardından en az 7 adım sokağa çıkmayı ibadet sayar hala.

Sokaklar bomboş. Herkes iftar için çekilmiş, trafik rahatlamış. Vahdet beye dostların Arapçalarını takdirle zikrediyorum. O şöyle yaklaşıyor:
- Onların çoğu Arap kökenli. Mardin, Siirt, Bingöl’de çok Arap kardeşimiz var. Arap olmayanlar da oralarda medreseden almış bu ilmi.

DÜŞMÜŞE EL VER: Nereye diye sormayacağım artık. Önce Şehzadebaşına, oradan kemerleri geçip Unkapanına doğru ilerliyoruz. Yatsıya daha var. Görünen, Beyoğlu’na çıkacağız. Tedirgin oluyorum. Beyoğlu’nun gece yaşamına mı götürecek ne? Ama Ramazan; günahın tatile çıktığı ay. Götürse de buralarda hareketlilik yoktur. Cihangire direksiyon kırıyorum. Dar sokaklardan yokuş aşağı bir köşede durduruyor. Tarihi apartmanın en alt ziline basıyor. Kapı açılınca bodruma doğru iniyoruz.

Yaşlı bir hanım açıyor kapıyı. Yanında ufak bir kız çocuğu. Belki torunu, kim bilir. Vahdet bey poşeti verip hayırlı Ramazanlar diliyor. “ Bir acı kahvemizi içmez miydiniz? “ nezaketi gösterilse de kibarca izin alıyoruz. Bayanı bir yerlerden hatırlıyor gibiyim. Vahdet Bey:
- Bir dönem gazinoların bülbülü idi. Hayat bu, kimi yükselir, kimi düşer. Düştü, hastalıklar, ihanetler gördü. 3. sınıf yerlerden geçinmeye çabalar. Arada bir hatırını sorarız biz.

Anlamıyorum bu adamı. Girmediği alem yok. Hocalığı var, öğretim üyeliği yapmış, kitabevi var, sen gel Beyoğlu’nda eski sanatçı tanı! Pes yani. Hem karmaşık bir dünya sanat dünyası. Bize ne canım. Bunlar içimden geçerken aheste aheste anlatıyor:
- Fakir ve muhtaç için inanç, görüş, yaşam tarzı ayrımı yapılmaz evlat! Mazlum kim olursa olsun mazlumdur. Garip kim olursa olsun yardım ve ilgi insanlık borcumuzdur.

Taksime çıkıyoruz. Bir simit cafede soluklanmayı teklif ediyorum. Garson geliyor, daha adam ağzını açmadan çıkışıyorum:
- Bak kardeşim, çayın şu sallama çay denen saçmalıksa kalkar gideriz. Adam gibi demlik çayı ver bize.
- Bari dövseydin, diyor garson giderken. Senden öğrendim sertliği diyeceğim ama yakışmaz bana.

Çayları yudumluyoruz. Yatsıya az bir süre kala, Kasımpaşa tarafına iniyoruz. Hüsameddin Uşşaki (ks) Hazretlerinin mekanı burası. Büyük veli, Uşşaki Yolunun Piri H. Uşşakinin dergahında teravih kılacağız. Burası bir türbe. Vakıf mensupları ve musiki çalışan, sema eden gençler buranın mescidinde teravih kılıyor.

Hacı amcalardan biri ile sarmaş dolaş bizimki. Tanımadığı yok ki. Onlar sohbet ederken abdest tazeliyorum. Teravih, makam bilen imamların, güçlü hafızların ardında bir başka güzel. Her iki rekatta bir kasideler inletiyor mekanı.

SUR DİBİNDE HAYAT: Okmeydanı üzerinden Haliç köprüsüne doğru yol alıyoruz. Sokaklar canlanmış. Anlaşılan sur içine Topkapı istikametine gidiyoruz. Topkapıyı geçince ara sokaklara gir, diyor. Epey bir dolaştıktan sonra karanlık bir sur dibinde park ediyoruz. Hemen karşımızdaki duvarlara sesleniyor: Recaiii, İlhaannn, Haaaruunn çocuklar orda mısınız?...

3-5 çocuk koşup geliyor. Hepsinin dilinde baba hoş geldin, baba hoş geldin. Yıkık duvardan içeri geçiyoruz. Bir teneke içine ateş yakmışlar. İsli bir demlikte de çayları var. Küçük olanlar hemen poşetlere, bisküvilere saldırıyor. Ekip başı olan kabadayı kılıklı çıkışıyor onlara:
- Kesin lan! Geçin yerinize! Adam olun oğlum! Babamız gelmiş, sululuk istemez!

Hepsi etrafa ilişiyor. Biri çay dolduruyor. Bardaklara da tepsiye de bakılacak gibi değil. Nasıl içerim bilmem. Vahdet beye bakıyorum, bizimki çayın şekerini karıştırıyor. Allah’ım ne sınav bu böyle!.. İçiyorum. O içti ise içeceğiz. Hem şu yetim ve öksüzlerin kalbi kırılmasın da, varsın benim prensiplerim yıkılsın!... Vahdet Bey tatlı bir sohbet açıyor sokak çocuklarına. Sonra da tek tek soruyor:
- Tiner, bali yok di mi?.
- Ayıpsın baba, azaltıyoruz. Çoğumuz bıraktık.
- Kap kaç?
Liderleri atılıyor:
- Yapma baba! O işler yok. Sana söz verdik, sözümüzü yemeyiz. Hamallık ederiz, hurda alırız, kağıt toplarız ama haram yok! Di mi lan, konuşsanızaaaa!

Hepsi, hep bir ağızdan haram yok, diye onaylıyorlar. Kalkarken Vahdet Bey tek tek harçlık veriyor. Küçükleri öpüyor. Arabaya kadar gelip saygı ile uğurluyorlar.

EVLAT KURBANI BÜYÜKLER: Merkez Efendiye Fatihalar okuyup Zeytinburnu içlerine yöneliyoruz. Bir gecekondunun kapısını vuruyor. İçeriden belleri bükülmüş iki ihtiyar çıkıyor. Eve davet ediyorlar. Gözleri az gören, kulakları zor işiten bu insanların Ramazanını tebrik
ediyor, hediyelerini bırakıyoruz. Pamuk nine kahve içmeden salmam, diyor. Oturuyoruz.
Vahdet Bey hayatın sınav olduğundan bahis açıyor; evladı Nuh’a iman etmedi, bizimkiler aramamış çok mu, diyor. Anlaşılan ihtiyarların evlat sınavı var! Yaşlı adam; yaaaa, öyle, evet, güzel buyurdunuz diyerek onaylıyor anlatılanları, pek fazla konuşmuyor. Kahvelerimizi içip ayrılıyoruz. Çocukları yurtdışını mekan tutmuş. Anne babayı arayıp sormuyorlarmış. Sur dibinde anne- baba kurbanı çocuklar, sur dışında evlat kurbanı anne- babalar. İmtihan dünyası derler ya, öyle işte…

EKMEK TEKNELERİ: Zeytinburnu’dan Kumkapı sahiline uzanıyoruz. Balıkçı teknelerinin yoğunlaştığı yerde durduk. Gene hiçbir şey soramıyorum. Zora ki teslimiyet benimkisi. Biraz korku, biraz saygı karışımı. Sevgi de olmasa yürümez ama yapabildiğim kadar tâbiyim Vahdet Beye. İrili ufaklı tekneler bağlanmış iskele babalarına.

Biraz büyükçe olanına yaklaşıyoruz. Balıkçılar karşılıyor. Teknenin ortasında kocaman bir ocakta balıklar cızırdıyor. Spesiyal hazırlamışlar Vahdet Baba için. Uskumrudan palamuta, istavritten hamsiye, ve bir dizi adını bilmediğim deniz ürününden oluşan zengin bir menü. İri kıyılmış soğan göz yaşartmıyor. Sakarya havzasında yetişen tatlı soğana domatesler ekleniyor. Biz de meyve sularını diziyoruz. Balıkçılarla koyu demli bir muhabbet başlıyor.

Denizle iç içe bu insanlara gıpta etmişimdir. Teslimiyeti onlar bilir fırtınalı günlerde. Tevekkülü onlar yaşar dipten çıkacak rızkı beklerken. Rızayı onlar tadar, ağlar beklendiği kadar dolu gelmeyince. Her an yeni şe’nde buyurur ya ayette, her an değişen denizle yaşarlar ayetin sırrını. İliklerine kadar yaşarlar, kış geceleri sabaha yakın ağları çekerken.

Vahdet Bey onlara balık ağırlıklı bir sohbet açıyor. Yunus (as) dan girip Musa- Hızır (as) buluşmasında sepetten denize kaçan balığa kadar, neler anlatmıyor ki? Şu an konuştuklarını ben söylesem, kızar. “ Zahirde kalma Batına dal ” der. Ama şimdi düpedüz zahir anlatıyor. Yerine ve zamanına göre konuşmakta üstüne yok. Balıklar da fena değil hani. İştahımız açıldı ama tedirginim, yarın oruç zor geçer. Ciğerim yanarsa? Bunları düşünürken yanık sesli biri eski bir İstanbul türküsü tutturuyor: Gemilerde talim var / Bahriyeli yarim var / O da gitti sefere / Ne talihsiz başım var.

Sonra bir başkası naat-ı şerife giriyor. Hiç umar mısın, ne ses var eski tüfek balıkçı amcada:
Tomurcuklar açıyorken / Başaklar bağlanmışken / Titredim efendim / Seni andım dün gece
Bu bahçeler onundur / Bazen uğrar dediler / Bir gülün kokusunda / Seni duydum dün gece..

Çaylar içiliyor. Hava biraz daha serin şu an. Üşüyorum. Vahdet Bey bana dönüp;
- Geç içeri, az kestir, sabaha çok, hem daha yolumuz bitmedi.

Mahmurluğumu fark etti, dinlen dedi. Artık eve gitsek, bari sahuru çocuklarla yapsam istiyorum ama yol uzun dedi. Demek daha bitmiyor sefer. Bir battaniye çekip az kestiriyorum. Sallanan teknede, yıldızları seyrederek uyku, otel süitine değişmem hani. Dışarıda muhabbet gani. Bizimkine hiç yaşlı demezsin. Hazır asker her daim.

FENER, KAYALIKLAR, DENİZ VE SAHUR: Saat: 02.30 a gelirken uyandırılıyorum.
- Bizim çocuklar aradı. Bekliyorlar, kalk gidiyoruz.

Tekneden ayrılırken balıkçılar motorlarını çalıştırıp açılmaya hazırlanıyorlar. Sarayburnunu dönüp Karaköy sahil yolundan ilerliyoruz. Herhalde Boğazı boydan boya geçeriz bu gece diye düşünürken açıklıyor:
- Boğazın en ucunda bir köy var; Rumeli Feneri derler, bilir misin?
- Yeşilçamın kirlenmediği yıllarda Kadir İnanır ile Selma Güneri’nin başrol oynadığı bir filmden biliyorum, orası galiba?
- Evet, işte oraya gidiyoruz, dostlar bekliyor sahur için.

Normal bir sahur olacağını hiç sanmam. Öyle evde oturalım, sükûnet içinde sahur yapalım,
ne mümkün! Vahdet Beyin hayatında normal şey var mı ki? Hem normal kime göre? Delilikle Velilik arasındaki çizgi çok incedir, sözünün boşa söylenmediğini onu tanıyınca anladım.

Orman yolundan Rumeli Feneri köyüne giriyoruz. Köpekler aracın peşine takılıyor. Camı aralıyorum, yosun kokulu deniz havasına çamlardan yayılan reçine buğusu da eklenince nefes almak ayrı bir keyfe dönüşüyor. Önce ufak bir vadiye iniyor sonra yokuş tırmanıyoruz. Tepeye geldiğimizde Cenevizlerden kalma harabe hisar önümüzde. Karşımız göz alabildiğine Karadeniz. Üzerimize ışıltılı konfetiler atılıyor sanki milyarlarca yıldızın raksettiği gökyüzünden. Yanımız Boğaziçinin girişi. Farlar yansıyınca, hisarın öte yanından dostlar beliriyor. Birlikte taşlardan atlayıp Karadeniz’e meyilli yamaca geliyoruz. Yere hasır namazlıklar serilmiş, gazete kâğıtları üstüne sofralar açılmış.

- Cem Sofrası burası, çeşitli tarikatlardan dostlar burada. Her meşrepten kardeşimiz var şükürler olsun. Zikirlerle karşılayacağız seheri, hepiniz hoş geldiniz, safalar getirdiniz, muhabbetiniz, birliğiniz daim olsun, diyerek açılışı yapıyor Vahdet Bey.

Ufff beee, değme keyfime! Bir yandan ılık bal şerbeti ve sıcak sütler ikram ediliyor. Rüzgâra karşı sıcak içecekler de iyi geldi. Önce Nakşiler başlıyor. Ölüm Tefekkürü ve sessiz zikir… İhlasları, Salavatları, Fatihaları içimizden okuyoruz. Halka olduk yan yana, diz dize. Sonra Halvetiler. Hafif hareketli onların zikri. Ve ardından Kadiriler. Şimdi kıyam vakti, şimdi ayağa kalkma vakti. Huuu deyip dönüyor canlar. Halvetiler def çalıyor, Kadiriler haykırıyor, Uşşakiler sema ediyor, Nakşiler Huuuu sesleri ile geçiyor kendinden. Kayaları okşayan dalgaların sesini Boğaza giriş yapan dev tanker kornaları bölerken, semaya ilahiler yükseliyor bukle bukle… Zikir tamamlanınca diz çöküyoruz. Vahdet Bey bana:
- Burayı özetleyecek toparlayıcı birkaç şey söyle, diyor.

Onun yanında konuşamam. Dilim tutulur. Ukalalık olur. İyisi mi ilahi söyleyeyim. M.Sami Ramazanoğlu (ks) na ait şiiri, Mustafa Demirci bestelemiş. Gecenin manasına da uygun.

Didemiz giryân / Sinemiz Sûzân/ Ruhumuz hayrân / Halvetileriz biz
Sır ile seyrân / Şevk ile devrân / İderiz her an / Kadirileriz biz
Mahremiz zâre / Bülbülüz yâre / Hâriz ağyâre / Rifaileriz biz
Ölmeden öldük / Sonra dirildik / Uçmağa girdik / Mevlevileriz biz
Hayy ü Bâkiyiz/ Dost müştakıyız / Aşka sâkiyiz / Nakşibendiyiz biz.
Sami ko halkı / Ara bul Hakkı / Yoludur aşkı / Uşşakileriz biz

İlahiden sonra kısa sureler okunuyor. Önceden 41 Yasin, Vakıa, Mülk sureleri okunmuş, cüzler dağıtılmak suretiyle bir hatim bitirilmiş. Duasını yapıyoruz birlikte. Böyle bir mekan, böyle güzel dostlar ve böyle bir meclis. Çok az insana nasip olur herhalde. Sahuru hafif kahvaltılıklarla geçiştirip seher vaktinde okunan mukabeleye iştirak etmek ve sabah namazında yerimizi almak üzere köy camiinin yolunu tutarken Vahdet Beye;
- İyi ki varsın, nur ol sen diye fısıldıyorum.

- Bende bir şey yok! Şükrünü Allah’a, Sevgini Rasülullah’a yönelt, Salavat yaşamın olsun. O büyük insan, o muhteşem gönül dünyayı şereflendirmese ne hayatın, ne insanın bir manası olurdu. Ne varsa onda var! Onu çok sev!

Salavatlar, Tekbirler ve Zikirlerle koca çınarın altından camiye giriyoruz.
Mehmet DOĞRAMACI
www.yorumsuzblog.net.tc

Meraklısına:

1- İ. Biçer Kur’an-ı Kerim, masada A. Gürses Hoca:http://www.youtube.com/watch?v=Frc1Q8e3mzE
2- M. Şemseddin Yeşil (ks) www.yesilhoca.com
3- H. Uşşaki (ks) http://www.ussaki.com/
4- Didemiz Giryan: http://www.youtube.com/watch?v=roBaEqy-M6I
5- Titredim Efendim: http://www.youtube.com/watch?v=_3s297jcVCI
6- İstanbul Camilerinin Ruhu: http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/selatin.html

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Çözebilene Aşk olsun!

|4 Yorumlar |
Hakikat yolunda ilerlerken aklıma takılan ve bir türlü cevabını bulamadığım bir müşkül meseleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Mesele özetle şu.

Ülkemizde yetişmiş ve yetişmekte olan manevi misyon sahibi önemli şahsiyetler var. Bilgi ve irfan dağarcığımızı genişletmek için hepsinden istifade ihtiyacı hissederiz. Kimisi İlahi aşkı terennüm ederken kimi de şefkat hissinin keskinliğini dillendirir. Kiminde ilim kiminde ise irfan açığa çıkar. Eserlerinden istifade etmekte olduğumuz bütün bu öze eren seçkin büyüklerimizin hepsi başımızın tacı.


Onlar her şeyden önce başta da belirttiğimiz gibi misyon sahibi insanlar. Özlerindeki hakikati dillendiriyorlar ve bizlere bu noktada tercümanlık ediyorlar. Hepsi de bir şadırvanın musluklarından farklı yoğunlukta akan su misali. Hepsine eyvallah. Ama bir noktada beynim duruyor adeta. Düşünemiyor ve bir türlü anlam veremediğim bir açmaza düşüyorum. Bu müşkül durum da şu:

Bu Allah dostlarından biri, vatanımız için çok önemli ve değerli ve de ülkesiyle bütünleşmiş bir büyük şahsiyeti, bazı hadis rivayetlerinden yola çıkarak ahir zamanın bir kötü alameti(deccal) olarak nitelerken diğer zat ise aynı şahsiyeti bir mehdi ve kurtarıcı olarak niteleyebiliyor. İşte bunu bir türlü anlayamıyorum ve doğrusu anlam da veremiyorum. Üstelik bu iki mana ehli de Kurândaki ayetlerin Batıni tevillerini yaparken ebcet(cifir,şifre) ilmini kullanıyor. Kurândaki gizli ve önemli bilgileri deşifre ederek bizlere eserleri vasıtasıyla aktarmışlar. Her ikisi de Allah Rasulünün bir varisi konumunda diyebiliriz makam itibariyle. Birinin eserlerinden feyiz noktasında istifade ederken diğer zatın eserinden ise Kurândaki Batıni bilgileri özümseme noktasında yararlanıyorum. Aslında isimler size yabancı değil. Fakat meselenin mahremiyeti nedeniyle isimlerini vermemeyi uygun gördüm.

Peki neden bu derece yüksek manevi makamları olan bu muhteremlerden birinin ak dediğine diğeri kara diyebiliyor. Meleği şeytan, şeytanı ise melek olarak vasıflandırma gibi bir şey bu tabiri caizse. İşte bunu anlamakta bir hayli zorlanıyorum. Sizce meseleye açıklık getirmek için zıtları mı cem etmek lazım ne yapmak lazım bilemiyorum.. Bu müşkülü çözebilen gelsin beri diyorum. Hepinize selam ve sevgilerimi iletiyorum.

Not: Meseleyi değerlendirirken şahıslar yerine direkt olarak konuya odaklanırsak müşkülü belki birlikte çözebiliriz. Arif olan ne demek istendiğini elbette ki anlayacaktır.

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

NİÇİN "DATA"

17.09.2007 |11 Yorumlar |

Seyre girdik… Seyredebildiğimizce…

Paylaşmaya çalıştık, dilimiz döndüğünce...

Ama yazdıklarım için “çok ağır ve derin konular, bu kadarına ne gerek var dendi!.. Oysa, ben derin konulara henüz girmemiştim!.. Belki, derin konulara geçiş için hazırlık aşamasındaki bazı temel ön bilgileri oturtmaya çalışmaktaydım. Önce işin hakikati kavranmalıydı ki, sonra işin “marifeti”ne sıra gelsin; “Esma mertebesinin” hangi kanunlara veya sisteme göre “çok boyutlu tek kare resim olarak” seyri oluşuyor bilinsin… Demek ki bu konulara ve de KİTABIMIZ yani “Muhteşem BİLGİ KAYNAĞI” Kurân-ı KERÎM’in işaretlerinin açılımına bu anlayışlar doğrultusunda daha hiç gerek yok!.. Çünkü onlar, gerçekten çok derin! Size bu derinlik hakkında sadece bir örnek vermek istiyorum.

Önce âlim anlayışıyla bir âyet meali:

“Vechini hanif olarak (bir tanrıya tapınmaksızın, Allah’a şirk koşmaksızın, doğru iman işlevselliği ile) o tek Din’e doğrult! O Allah fıtratı’na ki, insanları onun üzerine yaratmıştır. Allah yaratışına tebdil (bedel) yoktur (fıtrat değişmez; açığa çıkarmayı dilediği özelliktir, özel bir ismi ve kemalatı vardır)... İşte bu (haniflik tabanlı fıtrat dini), Din-i Kayyım’dır (hep payidar, daim geçerli Sistem’dir)... Fakat insanların ekseriyeti bilmezler.” (Rûm: 30)

Şimdi de bu âyetin bizim seyrimize göre anlamı:

Vechini (holografik gerçeklik temelinde, hakikatindeki esmâ mertebesi noktanı, ki varlığın o noktadan projekte olmaktadır) Hanif olarak (varlıkta ikinci bir yaratıcı düşünmeksizin) O TEK DİN’e (TEK bir yaratış sistemine –Esmâ mertebesinin “çok boyutlu tek kare resim” seyrine– yönelt!.. O Allah fıtratına (Allah’ın esmâsının işaret ettiği özelliklerle tüm varlığı holografik gerçeklik sistemiyle programlı olarak var edişine) ki, insanları da bu sistem üzerine (varlıklarında hakikat noktası mevcut olarak ve o noktanın projeksiyonu olarak) yaratmıştır.

İşte bu (her birimin kendi hakikat noktasından –rububiyet mertebesinden– projekte olarak var oluşu) DİN-i KAYYIM’dır (her an ve ebeden geçerli sistemdir). Fakat insanların çoğunluğu bilmezler!

“Vech”, varlığın algılanan suretinin derûnundaki hakikat noktasıdır ki, “ne yana dönersen vechullahı görürsün” uyarısı buna işaret eder. “Hanîflik” TEK bir dışında ikinci bir varlık kabul etmemektir. “Fıtrat”, varlığın oluşturulma programıdır; seyrimizdeki tespite göre. Allahu âlem!

Bu tür açılımlar çok derin nitelendiğine göre, artık bundan sonrası için, Nasreddin Hoca’nın yaptığı gibi, “bilenler bilmeyenlere anlatsın” deyip, yazıları kesmek en doğrusu… Ya da konuları hafifletmek lâzım… Öyle yapalım öyleyse...

Daha düne kadar, insanlar Güneş’in Dünya’nın etrafında döndüğünü; Dünya’nın evrenin merkezi olduğunu; bir madde âlem bir de madde olmayan âlemler olduğunu kabulleniyorlardı. Şekilcilik, maddecilik, gardıropçuluk tüm toplumları her yönden teslim almıştı!

İnsan, yiyen, içen, seks yapan ve bu arada bu tür anlayışa göre şekillenen inançlar doğrultusunda gökteki tanrıya da tapınırsa, onun gözüne girip cennetine sokulacak bir varlık olarak kabulleniliyordu.

Bugün sanki çok mu farklı diyeceksiniz belki... Maalesef, ekseriyet bundan pek farklı görünmüyor bugün de! Bu sebeple, diğer eserlerimizi değerlendirerek belirli bir düzeyde birikim edinemeyenlerin, son yazılarımızı kavrayabilmeleri hayli güçleşmiş görünmektedir...

Rasûlullah aleyhisselâm yanlış anlaşıldı çoğunluk tarafından; asansörle kanatlı atla yanına gidilen bir tanrıya inanmamızı istediği kabul ediliyor… Günde beş defa gökte bir yerden bizi seyreden tanrının huzuruna çıkılıyor! Günde beş defa huzuruna çıkıp tapınan ve tapınmayanların hesabını tutuyor gökte bir yerden bizi seyrederken... Ya da yılda bir ay açlık ve susuzlukla sınıyor kendisine inananları...

Neyse; gerisini çok iyi biliyor, çevrenizde seyrediyorsunuz…

Kesin bir gerçek var ki... Mecazlardan hakikate uzanabilmek için, beynin mutlaka yeni açılımlar kazanması ve bilmediklerini fark etmesi gerekir. Bunu da eskiyi tekrarlayarak elde edemezsiniz!

Bildiğiniz kelimelerle bilmediklerinizi anlamaya çalışırsanız bunu çok ama çok zor başarırsınız!

Yeni bir anlayış için yeni bir kelime gerekir beyin çalışmasında. Böylece de beyindeki eski bazı girdiler, o kelime çevresinde yeni gelen verilerle birlikte yeni bir bütünlük sağlayarak yeni bir kavrayış getirir.

Aksi takdirde, beynin çalışma yapısı gereği, kelime ve isimlere karşılık, hep, ilk algılandıkları anki kavramlar değerlendirilir, onlara uygun imajlar oluşturulur!

Meselâ, daha okula yeni başladığınız yıllarda, “nokta” kelimesi bir imlâ işareti olarak “ . ” şeklinde kayda girmiştir beyninizde… Şimdi ne kadar tasavvufî anlayıştaki “NOKTA”dan söz edilerek işaret yollu bir şey anlatılmaya çalışılırsa çalışılsın, bu kelimenin geçtiği her yerde, ister istemez “ . ” tasavvuru beyninizde canlanacaktır. Ama küçük, ama çok büyük bir “ . ” !

Eğer bu misâlle bir şeyler anlatabildiysem, buna göre, bildiğiniz pek çok tasavvufî tâbire karşılık içinde bulunduğunuz durumu genişletebilirsiniz.

Beynin bu çalışma sistemini bildiğimizden dolayı biz, ilk olarak ALLAH ismiyle işaret edilen tanımlamasıyla “ezberleri bozma” çalışmasına başlamıştık…

O, hiçbir insan veya yaratılmışın hayal veya tasavvurunun, havsalasının alamayacağı, “ALLAH” ismiyle işaret edilen!..

O öyle bir “ALLAH” ismiyle işaret edilen ki, “İLMİ”indeki “DATA”larından bir “DATA”da “esmâ”sıyla, “Hakikat-i Muhammedî”yi irsâl eylemiş, O’nunla “esmâ”sını seyreylemiş!.

“ESM” kısaca “isimler” demektir. Yani, “Esmâ” kelimesi ile “ALLAH” adıyla işaret edilene ait olarak bildirilmiş çeşitli “ÖZELLİKLER”e işaret edilir…

Bu “özellikler”, ayrı ayrı şeyler olmayıp; TEK BİR varlıkta bulunan, değişik işlevlerin açığa çıkmasına kaynak olan özelliklerdir.

İşte “Esmâ mertebesi” dendiğinde, sayısız özellikler sahibi TEK’ten söz edilir. “Es Samed, el Vahid” gibi tanımlamalar bu “TEK”liğe işaret ederler.

TEK’in kendisinden her “AN” açığa çıkan (irsâl olan) sayısız özelliklerinden “münezzeh” oluşuna işaret etmek muradıyla, bu konuları işlerken yeni bir ezber bozucu olarak da “veri” veya “henüz işlenmemiş salt bilgi” anlamına gelen “DATA” tâbirini kullandık... Birçoklarına yabancı gelse de, aslında “data” tâbiri, günümüzde batılı pek çok araştırmacı bilim adamının yayınladığı eserlerinde, evrenin özündeki, onu meydana getiren “bilgi” anlamına yaygın biçimde kullanılmaktadır.

Bize göre, bazı yanlış anlamaları en kısa yoldan ortadan kaldıracak bir çözümdür bu… Zira, “Uluhiyet”i dolayısıyla “ALLAH” adıyla işaret edilmesi ve her mertebede Kendisinin gayrı olmayışı, pek çok kişinin zannında, “Esmâ mertebesinin” bir tür tanrı-ilah şeklinde anlaşılmasına yol açmıştır. Dolayısıyla, hem şartlanmışlıklar ötesinde beyinlerde yeni açılımlar sağlaması bakımından hem de din bilgisinin modern bilimsel veriler ışığında hayalden uzak, güncel verilerle gerçekçi biçimde değerlendirilmesi ve doğru anlaşılabilmesi bakımından önemlidir bu yeni açılım!

Ne var ki, geçmişte ve günümüzde bu konuda belirli bir temele sahip olmayan pek çok kişi hayrete düşmüş; “Esmâ” mertebesini “Allah’ın Zâtı” sanmıştır. Ve dahi sanılmıştır ki, varlığını “Esmâ” mertebesinden Rububiyet hakikatine dayalı bir şekilde alması hasebiyle, nefs-birim, “ALLAH” adıyla işaret edilendir; her şey “ALLAHtır!!!

Heyhât!.. Bu tür zanlar hep o tanrı varsayımlarının ürünleridir...

Oysa… “ALLAH”, “ALLAH”tır… Evren içre evrenler ve bilinen bilinmeyen her şey yalnızca bir “AN” içre “var” olup, sonrasında “yok” olan tek bir tecellî içinde yer alan bir figürden başka bir şey değildir!

“Kaldır başını göğe bak; sonra bir daha kaldır başını göğe bak...” diye uyarır Kurân.

Kaldıramıyorsan başını göğün sonsuzluğuna, önündeki TV ekranından, bilgisayarının monitöründen bak; galaksilerin, evrenin sonsuzluğunu hissetmeye çalış!

Bu muhteşem sonsuzluk ifade eden yaratış mucizesi içinde, Dünya’n da, Berzahın da, cehennemin de, cennetin de bir hiç mesabesinde kaldığını düşünebilen; her şey Allah’tır!” diyebilir mi hiç?

Evet, “DATA” ismiyle işaret ettiğimiz, öyle bir “GERÇEKLİK”tir ki, İlmi “ZÂT”ın ilminden gelir; “esmâ”sı, yani sayısız isimlerle işaret edilen varlığındaki özelliklerin sonucu, dilemesiyle açığa çıkar her “AN” yeni bir “şan” şeklinde “çok boyutlu tek kare resim” olarak...

“DATA”yı biraz daha açıklamaya çalışırsak, diyebiliriz ki, açığa çıkmamış haliyle “Esmâ mertebesi”!

Şu anlatımla biraz daha açmaya çalışayım:

Bir an “var” olup, bir an sonra “yok” olan “çok boyutlu tek kare resim” dediğimiz esmâ tecellîsini düşünüp hissetmeye çalışın… Bir an “var”, sonra “yok”!.. İşte tam bu noktada durun! O “yok” oluş anında, hiçbir esmâ özelliği açığa çıkmamış “mutlak yokluk” hâli… Ama, “var” oluş anında ortaya çıkan tüm esmâyı da kendi varlığında barındıran bir yokluk hali! “DATA” kelimesiyle işaret etmeye çalıştığımız bu… (Araştırmacı bilim adamlarının bir kısmı buna “hâl”, “durum” anlamlarına gelen “state” tabirini de kullanmaktadırlar batıda...)

“Âmâ” mertebesi denerek “DATA”nın işte bu hâli kastediliyor gerçekte müşahedemize göre. Yani, “Esmâ mertebesi” diye işaret edilen özelliklerin açığa çıkmamış, görünmez, karanlıkta olduğu “AN”! (Hâlbuki şartlanmamıza göre “âmâ” denince “kör, göremeyen” diye bir kavram düşünürüz...)

“Rabbimiz biz yaratılmazdan önce neredeydi?” sorusuna, “Altında ve üstünde hava olmayan âmâda idi!” açıklamasını hatırlayın!

İşte “NOKTA” ismiyle işaret edilmiş olanı “DATA” diye adlandırdığımızda; “Hakikat-i Muhammedî” veya “İNSAN” veya “El İnsan-ı Kâmil” isimleriyle “Esmâ” mertebesi anlatılmak istenmiştir.

Ne var ki burada dikkat edilmesi gereken çok ince ve hassas bir nokta söz konusudur!

DİKKAT!

Bu konuda beyin, verilerini değerlendirirken, kelimeler esfeli safiliyni şartları yüzünden kayma yapıp, yanlış fikirler de üretebilir. Şöyle ki, beyin, çalışma sistemi gereği, her fikri, tasavvur dediğimiz “imgeleme” işlevi sonucunda, bilinçte açığa çıkartmaktadır. Bu yüzden de kafanızda düşündüğünüz her fikir bir şekille sûretlenir. Oysa, “Hakikat” sûretsizdir! Sûret, “hakikat”in değil, sizin algı biçiminizin bir ürünüdür.

İşte bu hassas nokta yüzündendir ki: bu konu, yanlış bir değerlendirmeyle şu şekilde anlaşılmamalıdır:

“DATA vardır “Esmâ mertebesi” olan… Ama bu “DATA” gibi sayısız “DATA”lar vardır “İLMULLAH”ta… Bu “DATA”da o ”İLMULLAH” taki sayısız “DATA”lar okyanusunda yüzmekte olan “DATA”lardan bir “DATA”dır!”

Hayır, anlatılmak istenen gerçek asla bu değil!

“ULUHİYET”iyle “İLMİ”ndeki “DATA”ları kapsayan; “el VASİ”den hareketle düşünebildiğimiz; “ALLAH” ismiyle işaret edilen, “DATA”nın “AHADİYET”inden açılan kapının bâtınıdır, derûnudur. O’ndan “ayrı” bir şey değil!. Ne var ki, bu “DATA”ya “aynı”lık yani “tümüyle O’dur”luk vermez. Belki hem “aynı”dır, hem “ayrı”!

“Aynı”dır, çünkü ayrı bir varlık değildir!.. “Ayrı”dır, “ALLAH” adıyla işaret edilen, “DATA”da “İLMİ”ne GÖRE zâhir kıldığıyla tanımlanmaktan münezzehtir!

(Bir işaret: Zâhir kılmak ne demek? “Zâhir Batındır” ve dahi aynı şeydir ise “Ruhlarınız bedenlerinizdir......” uyarısı nasıl kavranır?)

“İlmiyle” işareti, “DATA” veya “NOKTA”nın “ZÂT”ına işaret ederken; “ilmini” diyerek “esmâ ”sının özellikleri; “ilminde” derken de bu “seyir”in “vehim nurundan” meydana gelmişliği anlatılmak istenir düşünsel seyrimize göre.

Algılanan ya da algılanamayan, bildirilen veya bildirilmemiş olan her şey, varlığını “Allah” ismiyle işaret edilenin “ULUHİYET”inden aldığı içindir ki; “ULUHİYET” kapsamı dışında hiçbir şey olmadığı içindir ki; “Esmâ” mertebesine “ALLAH” denmiş; “sen atmadın atan ALLAH’tı” buyrulmuştur! “Teşbih” tâbiri, gerçeklerin işte bu tür anlatımına işaret sadedinde kullanılmıştır.

Öte yandan, “ALLAH İLMİ”nde bir “NOKTA” olan “DATA” gibi sayısız “DATA”ların varlığı, “Zâtî ilim” tecellîsine mazhar olanlarca bildirilmektedir! Ki bu da, olayın “tenzih” yanına işaret eder.

ALLAHU EKBER!

“Allah’ı hakkıyla değerlendiremediler!”

Bu hakikatleri seyre girdik… Seyredebildiğimizce…

Paylaşmaya çalıştık karşılıksız olarak sizlerle, dilimiz döndüğünce...

Ne var ki ardından sorular yağmurlar gibi yağdı, biz yazdıkça…

“Allah ‘DATA’mı?” diyenden; “Allah sıfatlarını inkâr mı ediyorsun” diyene kadar! Kimi diyor, “DİN’i somutlaştırdın”; kimi diyor “herkesin gördüğü varlığı yok sayıyorsun, sen yoksan bunları yazan kim?”

Ortada gerçekte TEK bir realite var!..

Bu hakikat, geçmişte mecaz ve işaretlerle anlatılmaya çalışılmış… Bugün ise aynı realiteye, bilimsel veya bilimsellikten yola çıkan teorik yaklaşımlar söz konusu

Biz yazılarımızda, geçmişin deyimleriyle konuya açıklık getirmek istediğimizde, çağın bilimlerini esas alanlar Ne diyorsun anlamıyoruz, şunu anlayacağımız gibi anlat” diyorlar… Çağın bilimselliğinin verilerinden yola çıkarak anlatmaya başladığımızda da, bu defa tasavvufun geçmişteki mecazlarını esas alanlar, Ne uyduruyorsun, biz geçmişte kimseden duymadık bunları” diyorlar. Sanki geçmişte, bugün açıkladığımız veriler, çağdaş bilimsel tespitler vardı da, onlar bunu önemsemediler ve açıklamadılar!!!

Yazılarda her iki bakış ve deyimleri meczettiğimizde ise, bu kez iki tarafta yaygarayı basıyor, “Ne diyorsun, şunu anlayacağımız dille anlatsana” diyorlar…

İşte bu yüzdendir ki…

EZBER BOZMAK, beyinleri sorgulamaya, düşünmeye mecbur bırakmak için “DATA” dedim…

Evet… Gelelim günün sorusuna… Her an yeni bir “şan” sonucu “var” olup, akabinde “yok” olan; “DATA” indinde “çok boyutlu tek kare resim” olan yapı, hangi özellik dolayısıyladır ki, hep birbirini takip eder şekilde sanki senaryonun gereği çekilmiş filmin kareleri gibi birbirini takip etmektedir? Yani, “Allah her an yeni bir şandadır” hükmü, nasıl olup da birbirini izler olaylar şeklinde tezahür etmektedir?

Bu tür bütün soruların cevapları hep “Esmâ” mertebesinde aranmalıdır! Çünkü tek kaynak orası…

Ama, şartlanma yollu edindiğiniz isimlerin anlamlarını bir yana koyarak. Yani, beşerî değer yargılarınıza göre o isimlere verdiğiniz anlamları bir yana koyarak! Zira o size ezberletilen, şartlanma yollu edindiğiniz anlamlar burada geçer akçe olmaz! O anlamlar, beşerin et-kemikli madde dünyasına göre, insan gibi düşünen ötedeki bir tanrı varsayımına göre anlatımlardır! Oysa, “Esmâ” dediğimiz “isimler”, insan gibi düşünen, insan gibi özellikleri olan ötedeki bir tanrının değil, ismi “ALLAH” olanın özelliklerine işaret eden isimlerdir...

İşte size bir örnek: “Esmâ-ül Hüsnâ”dan “el HASÎB” ismini hatırlayın…

İşte “Esmâ mertebesi”nde var olan bu ismin işaret ettiği özellik, tüm “çok boyutlu tek kare”lerin, birbirinin sonucu olarak oluşmasını ve dolayısıyla birbirini izleyen bir seyir takip etmesini sağlayan, yani “sebep-sonuç” dediğimiz ilişkiyi doğuran temel özelliktir. Mikrodan makroya her birim ve yapı bir sonraki anda, bir önceki anda kendisinden açığa çıkanın sonuçlarını yaşar!.. Bugünün dünün sonucudur! İster beğen, ister beğenme, istersen de pişman ol!

Bu durum da, her an yeni bir “şan”da oluş olarak anlatılır ki aslında “küll” denen “tümel”in, TEKİL bir varoluş dönüşümünden başka bir şey değildir. (Bunu hissedebilmek için, seyredebilmek için eskilerin tabiriyle “kalp gözüyle”, önce mekânsız ve şekilsiz görme özelliği açığa çıkmalıdır...)

Bu isimlerin işaret ettiği TEK’teki özellikleri, beşerin dünyasındaki olay ve ölçülerle değerlendirmek çok büyük bir gaflet olup; sonuçta bilinci bir tanrı-ilah anlayışına hapseder! “Seri-ül hisab” (hesabı anında gören) mecazı, toplumların şartlandırıldığı beşeri mânâda karşılıklı bir “hesaba çekme” olayına değil, TEK’in Evrensel Sistemi’nin işleyiş mekanizmasındaki bir özelliğe işaret eder; tıpkı Esmâ’dan her bir isim gibi!

“Esmâ” mertebesini ve “her an yeni bir şan alış” sonuçlarını, kendini maddeden ibaret sanan beşerin dünyasına GÖRE yapılmış olan târif veya tanımlamalar düzeyinde değerlendirmeye kalkışmak, ancak perdelilik yaşamı için yaratılmış olmanın bir sonucudur...

Burada fark edilmesi ve kavranılması zorunlu çok önemli bir konu var:

Beynin çalışma sistemi!

Varoluş özelliği dolayısıyla beyin, hayal yollu madde kabulünü oluşturuyor insanlarda… Oysa “beyin” kelimesiyle tanımladığımız yapı, boyutsal derinliği itibariyle “ruhlar âlemine” ait bir yapıdır! (“Bedenleriniz ruhlarınızdır, ruhlarınız bedenlerinizdir” hadisi ve “Zâhir Bâtındır” uyarısı)… Bu yüzden de, ister kendi “ikizi”ni deyin, ister “ruh”unu deyin, ister “back-up”ını deyin, kendindekinin bir kopyasını oluşturup, yaşamını sonsuza dönük devam ettiriyor Yaratanın muradınca; varlığını oluşturan “esmâ” özellikleriyle, yani derûnundaki “Rububiyyet hakikatiyle”!

Maddeye göre mânâ kabul edilen bu boyut, tek tek birimlerin oluşturduğu çokluk itibariyle “Efâl” âlemi diye tanımlanmıştır ki; gerçekte ehlullah indinde (seyrinde) böyle bir boyut “yok”tur! Çünkü bu boyutun aslı “hayal”dir! Varlığı yalnızca “ilim”de mevcuttur!

Tıpkı, dışarıda algılanan şeylerin, beynin içinde var olmayıp, beyindeki varlıklarının yalnızca bilgi ihtiva eden dalgalardan ibaret olması gibi!

“Esmâ” mertebesine sanki ayna olan “beyin” adını verdiğimiz, “kalp” diye “şuuru” itibariyle tanıtılmış yapı, eğer “fuad” denilen “hologramik gerçeklik”ten kaynaklanan ve varlığındaki “esmâ” hakikatinden projekte olan “ilmin şuuru” ile “iman nuru” olarak işlev görürse, açığa çıkar!..

Ancak bu açılımın sonucunda, “kalp” gördüğünü yalanlamaz ve o hakikate göre yaşar ki getirisi, varlığında gören “Basîr”, işiten “Semî”, konuşan “Kelîm” olur… Ama bakanlar, hâlâ onu insanca görür, yaratılış amaçları gereği!

Burada önemli olduğunu düşündüğüm bir konuda da ek açıklama yapmak istiyorum:

Son paragrafta anlattığım olay tasavvuf terminolojisinde “tecellî-i esmâ” diye tanımlanmış olan yaşamın açığa çıkışıdır. “Tecellî-i zât” ve “tecellî-i sıfat” bundan önce yaşanmıştır. Sonrası ise “tecellî-i esmâ”nın, “tecellî-i efâl”idir…

“Tevhid-i efâl” ile başlayan yaşam açığa çıkışların uruç yollu gerçekleşmesine mukabil, “tecellî-i zât”tan başlayıp “tecellî-i efâl”e uzanan seyir tenezzül yolludur. Bunların tümü de “Esmâ mertebesi” kapsamında gerçekleşir; muhakkik olmayıp kitabî bilgilerle taklit yollu “Zât” boyutunda yaşadıklarını sananların aksine!

AHMED HULÛSİ
17 Eylül 2007
www.ahmedhulusi.org

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Beyin Fırtınası (10)

|4 Yorumlar |
Cenab-ı Allah Hadisi Kudsi’de şöyle buyurdu:

“Ey İsrafil! İzzetim, Celalim, Cömertliğim ve Keremim üzerine yemin ederim ki;
Kim Besmele ile birlikte Fatiha Suresinin bütün ayetlerini peş peşe ve bir kerede (tek nefeste) okursa; şahit olunuz ki o kimseye muhakkak mağrifette bulunurum, onun iyiliklerini kabul eder, kötülüklerini affederim. Onun dilini ateşte yakmam. Kendisini cehennem azabından ve “büyük korku” dan kurtarırım. Ve o bana bütün nebi ve velilerden önce kavuşur!”

- Hadis İsrafil (a.s.) a hitap olarak başlıyor. Dört Büyük Melekten olan İsrafil neler yapar, vazifesi ne, hem zahir hem batın vazifelerini düşünerek konuyu ele alalım.

- Hadiste yemin edilen İzzet, Celal ve Kerem isimlerini düşünelim.

- Besmele ile Fatihayı birleştirmek zahiren belli, ama batinen ne demek ve bunun yaşamı nasıl olur?

- Besmele ve Fatihayı tek nefeste okumaya Kıraat İmamları ve Hafızlar dikkat ediyor. Hadis sadece Kuran tilaveti içeriyor olamaz. O halde TEK NEFES –PEŞ PEŞE işaretlerini nasıl anlayalım?..

- Tek nefeste okumanın sırf zahir olmadığı, hadisin devamındaki müjdelerden belli. Ne çok müjde vermiş? Ne çok şeyden kurtuluyor insan?

- BÜYÜK KORKU ne demek?...

- Bütün Nebi ve Velilerden önce Rabbul Alemiyne kavuşmak; ne büyük bir hal?.. Hangi makam ve mertebe işaret ediliyor olabilir?...

BUNLAR ÇERÇEVESİNDE BU HADİSTEN NELER ANLIYORUZ?

(NOT: Hadisi nakleden zat MUHYİDDIN ARABİ HAZRETLERİ…Himmeti hepinize olsun…)

YORUMUNUZU-İLMİNİZİ DOSTLARLA PAYLAŞIN..

(Önemli hatırlatma: Oturuma katılanların fikirleri üzerinde yorum, eleştiri veya değerlendirme yapılmaz.)

www.yorumsuzblog.net.tc


...
BEYİN FIRTINASI:

Yeni fikirler oluşturmak üzere, düşüncelere engel koymaksızın, önceden belirlenmiş kurallar dahilinde yapılan fikir yaratma yöntemi.

Bir grubun belirli bir konu üzerinde mümkün olduğunca çok sayıda fikir üretmesi amacıyla kullanılan demokratik ve katılımcı bir çalışma tekniğidir.

Disiplinli ama baskıcı olmayan bir yaklaşımla; basit, aykırı, karmaşık, uçuk … düşüncelerden yaratıcı ve uygulanabilir fikirler oluşturmak için grup sinerjisini kullanmayı amaçlar.

Uygulama Adımları:
- Söylenen fikir üzerinde yorum, eleştiri veya değerlendirme yapılmaz.
- Fikirler tükendiği zaman beyin fırtınası oturumu tamamlanır.

Prof. Dr. Nüket Yetiş
TÜSSİDE Başkanı

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

İsimler ve Vücud

|0 Yorumlar |
Gelin bugün sizlerle tasavvufta adı geçen bazı isimlerin (esma) vücudumuzda nasıl anlam kazandığına ya da bu isimlerin anlamlarının vücudumuza nasıl anlamlar yüklediğine bir bakalım…

Bir insan vücudunu ele alalım. Ele aldığımız anda düşünce başladı. Bilgi akmaya başladı. Yani bir an ve noktanın açılımı başladı. Bu vücud sonsuz boyutta olsun… Ne başı ne sonu olsun… O zaman boyut kelimesi de hükmünü yitiriyor. (Ezel, ebed).

Bu vücuttaki bir hücreyi ele alalım… Bu hücreyi düşündüğümüzde ona bir hayat vermiş olduk (Hayy)şimdi burada hayâl etmeye yani oluşturmaya (Musavvir) başlıyoruz. O hücreye ait tüm bilgi yani data hücrede mevcuttur. Bu her hücredeki bilgi ona bir hayat verir, bir canlılık (Muhyi) Tıpkı sonsuz vücuttaki diğer hücrelerde olduğu gibi. Aynı bilgi tüm hücrelerde…

Her hücrenin fonksiyonu ve bu fonksiyonu ortaya çıkarma süresi bellidir daha sonra ölecek ve yerine başka hücreler oluşucaktır(Mumit ve Bâis). Ama bunların hiç birinin birbirinden farkı yoktur. Bu her hücrenin ortaya koyduğu fonksiyon isimlendirildiğinde bir vasıf, özellik ortaya çıkmaktadır.(Rahman).

Hücreler çoğalma özelliğine de sahiptirler bu sonsuz vücud içerisinde (Rahiym) ve bu oluşum her an devam etmektedir. Bu hücreler fonksiyonları gereği isim alırlar ve bu isimlerin özelliği de tek olan vücudu işaret eder(Vahid).

Her hücrenin ve toplu olarak hücre grubunun kendine özel bir görevi vardır ve benzeri olmayan şekilde fonksiyonlarını ortaya koyarlar.(Bedîi)
Her hücrenin kendine göre bir fonksiyonu olması (Fâtır) yani bir fıtratı dolayısıyladır ve farklı farklı fonsiyonlar ile farklı organlar oluşur.(Bâri)

Aslında hepsinin özü aynıdır, aynı DNA... aynı data…
Hücreler kendi işlevlerini yerine getirmektedir ve diğer organları algılamamaktadır. Organlar çoğul gözükmekle birlikte aslında Tekbir vücuda aittirler ve bu sonsuz vücud, tek bir datadır. Her organın kendisindeki bilgiyi ortaya çıkararak farklı bir fonksiyon özelliği göstermesi, kendisindeki datanın açığa çıkması kadardır. Ancak bir organ başka bir datadan varlığını almıyordur. Her ne kadar farklı bir açılımı ya da fonksiyonu olsa da ve hiçbir organ diğer organı algılamaz, ancak hepsi birbirine bağlı olarak o sonsuz vücutta görevlerini sürdürürler… Bu bir oluşumdur yani iradedir(Mürîd).

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Mükemmeli arayan kim ?

|1 Yorumlar |
Kişinin, aleyhine gördüğü şeyi kabulü zordur. Hele başka bir mahale teslimiyet çok daha zor. Kolay seyir için ayna mahaller, rehber zatlar aramak tabii bir istek. Bunda kınanacak yön yok. Ne var ki arayanların genelde öne sürdükleri mantıklı- akılcı görünen mazeret şu;

- Henüz mükemmel zatı bulamadım. Bulsam, teslim olurum. Kime tutunsam elime geliyor, derhal eksiği çıkıyor!


Mutasavvıf bir zata, hakiki rehberi nasıl buluruz dediğimde şöyle dedi: “ Duyacak kulağın, görecek gözün, kavrayacak basiretin varsa, dünya rehber kaynıyor!... Yıldızlar, çiçekler, sular, insanlar BİR in yansıması değil mi? Mükemmel işliyor her şey!”

Şimdi soralım;

1- Her şey zaten mükemmelse, mükemmeli aramak mantıklı mı?..

2- Her şey mükemmelse eksiklik zatlarda mı, basiretimizde mi?..

3- Sistem mükemmel iken ilave bir mükemmellik arayan hangi boyutumuz?...

Bunlar zihnimizi aydınlattı ise can alıcı soruya gelelim: Mükemmeli arayan kim?

El Cevap: Maneviyat, kutsallık, mantık, akıl, bilim kisvelerine ustalıkla bürünerek kendini saklayan EGO! Yanlış duymadınız, Ego! Delil mi? Efendimize iman etmeyenlerin gerekçelerine bakın:

- Bizden çıkmalıydı son nebi! (Yahudiler)

- İsa Allah’ın oğlu, insan oğluna mı uyalım? (Hıristiyanlar)

- Düzenimize karışmasan uyardık. (Mekke İleri Gelenleri)

- Bin yıllık medeniyetimize sırt mı dönelim? (İranlılar)

- Keçi- deve kokuları arasından çıkan birine uymak mı? (Bizans)

Teslim olmama gerekçeleri görünüşte mantıklı. Altında şirk kokusunu almak zor değil..
***

İlim- Hikmet yolculuğunda mükemmeli arayan dostlar!

Egonun en sevdiği putun adıdır Mükemmel !.. Oyuna gelmeyin!

Muhammedi bakış; eksik görmeyen bakıştır! Eksik görmez ki mükemmellik arasın!

Gerçekten susayanın; testinin şekliyle, çeşmenin tasıyla işi olmaz! Oyalanıyor ve bir de “mükemmellik” kılıfına sığınıyorsa; ya henüz tam susamamıştır, yada burnunun dibini göremediğinin farkında değildir.

İlim ve Hikmet Pınarları gürül gürül çağlıyor.

Gayesi ve gayreti ab-ı hayat olanlara selam olsun!

Mehmet DOĞRAMACI
www.yorumsuzblog.net.tc

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın Mirâc’ı (3)

16.09.2007 |5 Yorumlar |

MÎRAC’IN III. BÖLÜMÜ:

Sonra Cibril beni öyle yükseklere çıkardı ki, yazı yazan kalemin cızırtılarını duydum..
Buradaki kalem benzetmedir, Akl-ı Küll’ü kasdediyor olmalı.. Yazı yazılan da Levh-i Mahfuz olsa gerek... Biz bunu günümüz tanımıyla hologramik kayıt levhası ya da akaşik kayıtlar levhası diyebiliriz.
Nihâyet Sidre-i Münteha`ya geldim.. Burada Cibril bana:
- İşte burası Sidre-i Minteha`dır !..
Bu nokta sınırdır, varlıklar âleminin son sınırı, arştan önceki son duraktır, hatta ARŞ’tır bana göre..
Ben, buradan parmak ucu kadar ileri gitsem, yanarım !.. dedi..

Çünkü Cebrail Akl-ı Küll’ü temsil eder ve hiç bir varlık kendi varlığının üstüne bir noktaya ulaşamaz, o noktadan geçse dahi geçen kendi olmaz zaten. Fakat burada dikkatinizi bir şeye çekmek istiyorum. Akl-ı Küll olan Cebrail’in geçemediği noktaya Hz. Rasûlullah geçebiliyor. O halde Cebrail bu noktadan öteye geçemez, geçerse Cebrail ortadan kalkar, geçen ancak o noktayı aşıp geçebilen olur, ki O Hz. Rasûlullah’tır. Bu boyutun diğer bir ismi de Hakikat-i Muhammedi boyutudur. (Bize göre, gerçekte ise ortada bir Rasûl falan da kalmamıştır, Rasûl de Rasûlü olduğu O Zat'ta erişmiştir)

O zaman şu sonuca varılabilir: Cebrail dahi Hz. Rasûlullah’ın varlığında kapsadığı bir meleki kuvvedir. Hz. Rasûlullah ise, o noktada Akl-ı Evvel noktasına geçiş yapmıştır. Bu da bize o ana kadar afaki gibi algılanan seyrin, aslında afaki değil, bilakis enfüsü olduğu gerçeğidir. Tüm bu seyriler Hz. Rasulullah’ın varlığındaki mevcut katmanlarda gerçekleşmiştir. İşte bu noktada buyuruyor ki....

Nihâyet Rabbım`la karşılaştım ..

Bunun nasıl bir karşılaşma olduğu konusunda çok değişik yorumlar var, ama ben bu konuyu ayetler kapsamında açıklamak istiyorum. Bu noktadaki karşılaşmayı anlatan Necm suresindeki 1-18. ayetler üzerinde düşünelim:
* * *

1-) Andolsun battığı vakit O Yıldız’a,

Sûresinin ismi olan "Necm" yıldız demektir. Tefsir alimleri “bu sûrede geçen Necm'den kasıt, Süreyya yıldızıdır” demişler. Ama Süreyya olarak bilinen Venüs’tür ve Venüs yıldız değil, gezegendir. Fakat ayette bir yıldızdan söz ediliyor. Bir de “yedi kandilli Süreyya” diye bilinen, Zodyak burçlar kuşağı Boğa burcu diliminde yer alan, yedi adet yıldızdan oluşan Ülker takım yıldızı vardır. Ama bana göre 1. ayette sözü edilen yıldız, aynı sûresinin 49. ayettinde bahsedilen Şi’ra yıldızıdır. “O Şi’ra yıldızının da Rabbi’dir (Necm, 49).. Şi’ra yıldızının Sirius yıldızı (Ak yıldız) olduğundan daha önce başka yazılarımda da söz etmiştim. Hatta aslında bu yıldızın Sirius A ve Sirius B olarak iki yıldızdan oluştuğunu (Sirius B sönmüş bir beyaz cücedir), birbirine çok yakın olmalarından dolayı çok parlak tek bir yıldız gibi göründüklerini, Yengeç burcu dilimindeki Büyük Köpek takım yıldızında yer aldığını, Güneş sistemindeki burçlar kuşağında Yengeç burcu diliminde yer alan yıldızların dünya üzerinde çok etkili olduğunu da yazmıştım. Dünya ağırlıklı olarak Yengeç burcu yönetimindedir. Dolayısıyla Güneş sistemindeki Zodyak burçlar kuşağında Yengeç burcu diliminde yer alan yıldızlar da dünya üzerinde oldukça etkilidir, Ay'ı vesile ederek yeryüzüne yansıttıkları kozmik ışınımlar ile... Özellikle de çok parlak tek bir yıldız gibi görünen Sirius çift yıldızı (Sirius A ve B), tüm zamanlarda insanların önemsediği bir yıldız olmaya devam etmiştir. Güzelliği ve parlak oluşu sebebiyle Sirius'a ilahlık vasfeden toplumlar, orada yaşayan bir ilâha tapınanlar, vs. (Keops piramidi bile bu yıldıza göre inşa edilmiştir. Bazı halklar Sirius'un Dünya projeksiyonunu yansıtan ana kaynak olduğuna inanır) Hattâ günümüzde dahi pek çok insan, bu yıldızdan geldiğini iddia eden cinler tarafından (kendilerini melek olarak tanıtıp) “Kıyamet günü yaklaştığında Rabbınız Sirius’tan Dünya’ya gelecek ve sizi kurtaracak, şu anda orada bekliyor” denilerek kandırılmıştır. (Cinlerin insanlara Sirius ile ilgili böyle söylemelerinde bir sır vardır tabii ki..) Kur’ân’da “O Şi’ra yıldızının da Rabbi’dir (Necm, 49) buyrulmasının tüm zamanları kapsayacak bir önemi vardır. Mîrac olayının en önemli kısmının anlatıldığı bu sureye bir yıldızdan söz edilerek girilmesi, o yıldıza yemin edilmesi ve sûre içinde Şi’ra yıldızından (Sirius’tan) söz edilmesi ve bu yıldızın aslında iki yıldız olup TEK görünecek kadar birbirlerine “çok yakın” olmasında misal ve mecaz açısından büyük sır vardır, ki o kab-ı kavseyn misali ile işaret edilen YAKİN'dir. (Kab-ı Kavseyn'in anlamı: İki yay mesâfesi demektir.) Onu aşağıda açıklayacağız. Ama bu ayetteki tek sır bu da değildir, mecazi olarak başka ifadeler de vardır. Sirius yıldızı çok parlak olsa da bir yıldızdır. Gündüzleri gözden kaybolur. Dolayısıyla ayettki "batan yıldız" tarifi de önemli bir sırra işaret eder. Aslında yıldızlar batmaz, ancak Güneş çıktığında bir süre görünmez hale gelirler, ama battı sanılırlar. Güneş'in ışığı öyle parlaktır, ki yıldızların ışığını söndürmüş gibidir. (Yani tıpkı Güneş’in batması tabiri gibidir bu misal, ama hepimiz biliriz ki Güneş batmaz, sadece görüş alanımızdan çıkar) Güneş mecazi olarak Allah Zat'ına işaret eder, Yıldızlar ise ilimdir, dolayısıyla akla işaret eder. Allah Zat'i nuru ile tecelli ettiğinde ne akıl kalır, ne ilim, ne şuur, hepsi hiç olur. Cebrail'in "bir adım gidersem yanarım" demesi bundandır. Sûrenin ilk ayetinde yemin edilen yıldız zahiren Sirius'a işaret ederken, mecazen Cebrail, yani ilim ve akıl'dır. Doğrusunu Allah bilir. (Aman bu anlatımdan Sirius'la ilgili küfre girilecek bir sonuç çıkarmayın lütfen.. Kesinlikle bu anlamda bir şey anlatmadım. Zahiren tarih boyunca tapınılan bir yıldız olduğundan İbrahim aleyhisselâm'ın "Ben batanları sevmem" sırrına işaretle "batan yıldıza" yemin edilmiştir ve 49. ayette "Şi'ra yıldızının rabbi de O'dur" şeklinde uyarılmıştır insanlar. Ama Şi'ra yıldızının Tek bilinip, aslında yakin iki yıldız olmasından "YAKİN" olma sırrına misal verildiğini söylemeye çalıştım sadece.. Fakat misal aslı değildir dikkat! Ki Sirius, orijinali Yunanca "Seirios"tur ve "kavurucu" anlamına gelir. "Bir adım daha gidersem yanarım" cümlesi ile bu anlamda da bir bağlantısı olabilir, "Yakin" olmak, varoluş açısından kavurucu ve erticidir, mânâsında olarak... Yoksa birebir özdeşleştirmedim.. Ayrıca, "Bir yıldızın" değil, "tüm yıldızların" mecazen "ilmi" temsil ettiğini "genel anlamda" söyledim. Yoksa "Cebrail Sirius'tur" gibi bir sonuç da çıkarılmasın, aman aman!.. Çok kaygan bir zeminde yürüyorum, Allah yanlış anlaşılmamdan ve yanlış anlamanızdan cümlemizi korusun!)

2-) Ki arkadaşınız (Muhammed) ne saptı ne de şaştı/azdı.

3-) (O), hevasından konuşmaz.

O nefsten ve beşeriyetten kaynaklanan şahsi arzu ve ihtiraslara göre konuşmaz. Sözü Hak’tır.

4-) O vahyolunan bir vahiyden başka değil.

Rabbi O’na neyi vahyettiyse, O onları tebliğle görevlidir. O, Rabbinin vahyettiğinin dışında veya vahyin hilafında bir şey söylemez. Dolayısıyla size ne söylüyorsa Rabbinin vahyettiği, bildirdiği ve gösterdiğidir (şahit ettiğidir).

5-) Ona kuvveleri şiddetli olan (Cebrail) ta’lim etti/öğretti (Onu).

Ona vahyi öğreten, onunla arkadaşlık eden, ona bütün âlemleri gösteren Cebrail'dir. (Ki Cebrail de O’nun kendi varlığında bulduğu bir kuvvedir, akıl kuvvesi.. Bu noktada afaki olarak algılananın enfüsi olduğu anlaşılmıştır zaten, yani afak enfüs BİR’dir artık..)

6-) (Cebrail) Üst Akıl (Akl-ı küll) /sağlam güç sahibidir... Bu yüzden istiva etti (kapladı).

7-) O, Ufuk’u A’la (en yüksek ufukda) olduğu halde.

Cebrail’i (ve dahi aklın var kabul ettiği her şeyi) geride bıraktığı nokta bu olsa gerek... Hatta geride bıraktığı demeyelim de ayette "Bi" ifadesi kullanıldığından, Cebrail'i kendi varlığında eritip aynileştiği nokta diyelim.. Hani yukarıda demiştik ya; Cebrail geçerse yanar.. Zaten yanıp da geçen, Muhammed olmuştur, hatta Muhammed bile kalmamıştır. Dostunu, arkadaşını, öğretenini (yani aklını), yani Cebrail'ini geride bırakan kim olduğunu ve bir kimliğe dair adını sanını bilir mi? Doğrusunu Allah bilir!

8-) Sonra (Rabbine) yaklaştı (yükseldi), (akabinden) tedelli etti/sarktı (nüzul etti)

İki sevgilinin kavuşup, bütünleşip halvet olduğu O Nokta.. Bu Nokta Rasûlün Rabbinde eriyip hiçleştiği ve sonra adeta aynileştiği bir noktadır. "Refref" tabiri bu andaki yakınlaşmayı sağlayan gücü tarif için kullanılmıştır bana göre.. Refref yumuşak, ipek gibi bir cennet yaygısı (uçan ipek halı gibi bir şey) anlamına da gelir. (Refref, görmeye engel geniş örtü ve perde anlamına da gelir, ama bu zati nurun şiddetinden koruyucu yumuşatıcı bir perdedir kanımca ) Yani bu yakınlaşma bir yükseliş (uruc) değil, Refref ile yumuşakça çekilip alınma anlamındadır. (ki İsa ve İdris aleyhisselâm'ın "ref" edilmesi olayı da kendi kendilerine yükselişleri anlamında değil, Rableri tarafından "çekilip alındıklarını" tarif için kullanılmış bir kavramdır kanımca..) Bundan sonra O hiçlikten (Zat mertebesinden) nüzul etmiştir, ama artık nüzul eden ref edilen değildir.

9-) De böylece iki yay kadar veya Edna (daha da yakın) oldu.

Bu ayetler üzerinde pek çok yorum yapılmıştır. Çünkü bu olay akıl alacak bir olay değildir. Daha önce enbiyadan hiç biri bu makama (Kabe Kavseyn) yükseltilmemiştir. Bir üstteki ayette yakınlaşmadan söz eder. Ancak o hiçlik noktasında akıl, fikir, görüş ve idrak olamayacağı için, tekrar nüzul (iniş) olmuştur. Yoksa aşağıdaki ayette bahsolunan vahiy alma o hiçlikte gerçekleşemezdi. Ancak O Nokta'dan aşağı nüzul O Nokta'ya ref edilen olmadığından, kim vahyetti, kim aldı orasını anlayabilmek zor tabii ki.. Tam bu noktada sûrenin başında neden Sirius yıldızından bahsedildiği sırrını anlayabilirsiniz belki.. O yıldız ki aslında iki yıldızdır, ama birbirlerine çok yakın olduğundan Tek görünür....?! Işığı da bu sebeple çok parlaktır. (Bunlar hep misaldir, mecazdır; hem alem-i kübra için, hem alem-i suğra için.. Meselâ, iki kaşın arası "kaab"tır (üçüncü göz, akıl gözü, basiret gözü ve alemleri rüyet gözü) ve iki kaşın altında bulunan iki ayrı göz; ayrı ayrı gördükleri hâlde, tek görüşe sahiptirler...vs. )

10-) Böylece kuluna vahyettiğini (vasıtasız) vahyetti.

Hz. Rasûlullah aleyhisselâm bu noktada “vasıtasız vahy almıştır” ve benzeri daha önce gerçekleşmemiştir, denir. Hiç bir vasıta olmadan vahiy almak nasıl bir şeydir? Bunun üzerinde duralım biraz. Bir kere ayette “kuluna vahyettiğini” ifadesi geçtiğine göre, Rabbi O’na doğrudan vahyetmiştir, bu tartışılmaz. Fakat Rabbi Musa aleyhisselâm’a da ateşten seslenmiştir, buna rağmen neden Hz. Rasûlullah’ın yaşadığının “ilk” olduğu söylenir? Çünkü o olay bu olayla benzer değildir. Yani böyle bir yükselme sonunda, böylesi bir halvetten ve hiç’leşmeden sonra olmamıştır Musa aleyhisselâm’a sesleniş.. Dolayısıyla Vahdet halindeki bir bilince, bürünüp bir suretten dahi vahyetse, artık vahyi alanla veren kavramı kalktığından (Tek’in Kendini seyri başladığından) bu vahiy vasıtasız gibi algılanır. Bu anlattığımın idrakı ve hayal edilmesi güç olsa gerek, biz sadece fikir yürütüyoruz.

11-) Rü’yet ettiği şeyi kalbi yalanlamadı.

Nasıl yalanlayacak, kim yalanlayacak, Tek Kendini mi yalanlayacak? Orada Rabbin Kendinden gayrı kalmış mıdır artık?

(Tam burada bir izah daha yapmak istiyorum, çünkü Mîrac'ın asıl gayesi bu son bölüm yani son aşamasıdır, ki tam bu noktada Mîrac ile ilgili kişisel fikrimi yazmak isterim. Hz. Rasûlullah aleyhisselâm Mîrac olayından önce de algıladığı tüm varlık aleminin aslında TEK olduğunu ve hatta Ahad olduğunu biliyor, hissediyor ve yaşıyordu. Ancak O çok önemli bir görev üstlenmişti. Diğer rasuller sıfat mertebesi rasulüydü demiştik. Onlar insanları Vahid'e Tek'e davet ettiler, Tek'i açıkladılar ve Tek'i seyri nasihat ettiler. Ancak Hz. Rasulullah insanları Allah'ın Zat'ında hiçleşmeye davet etti, onlara Ahad olan Allah'ı açıkladı. Allah Ahadiyeti söz konusu olduğunda Tek'i seyir dahi kalmaz, ancak Tek'in Kendini seyri söz konusu olurdu, bunu açıkladı Rasulullah insanlığa.. Ve her ne kadar bu gerçeği, bilip, hissedip yaşıyor olsa da ona evrendeki öyle devasa ve akıl almaz alemler (Allah'ın ayetleri) seyrettirildi ki, insanın özü hakikati yönüyle ne kadar kapsamlı TEK bir varlıkla BİR olduğuna dair müşahadesi genişletildi. Ve nihayet buna rağmen, yani tüm bu muhteşem algılamalara ve bu algılananların Tek bir varlığa ait olmasına rağmen, varlığın nasıl da hayal ve hatta hiç olduğu bir kez daha vurgulandı. Bundan sonraki müşahade ise Tek bir varlık ve bir de O'nu algılayan kavramının dahi düştüğü bir şuur haliydi. Ki O Nokta'da afak enfüs BİR olup, gayrı bir varlığın Tek'i seyri bitip Tek'in Kendini seyrinden gayrı kalmadı. Yani bir bakıma Mîrac olayıyla Hz. Rasûlullah'ın o güne dek yaşadığı hakikat tafsilatlandırıldı ve nihayet çok daha kapsamlı bir seyir sonrasında dahi "yine döneceğin ve idrak edeceğin değerlendirme ve yaşam gerçeği budur" dendi bir bakıma.. Doğru bir ifade olur mu bilmem ama, buna yaşadığından emin olma şuuru inşaa edildi veya bu gerçeğe imanı kemale erdirildi denilebilir belki de... Yani bildiği gerçek çok daha kapsamlı şekilde müşahade ve idrak ettirildi denilebilir. Çünkü Hz. Rasûlullah insanlığı çok önemli bir şeye, tek mutlak gerçeğe davet ediyor ve edecekti. Önce davet eden bu konuya tam vakıf kılındı ki daveti etkili ve güçlü olsun. Benim Mîrac olayı ile ilgili kişisel düşüncem budur, doğrusunu Allah bilir!)

12-) Rü’yet ettiği şey üzerine Onunla tartışıyor musunuz?.

Burada bir rü’yetten, yani görüşten söz ediliyor. Bu görüşün nasıl bir görüş olduğu konusu da çok tartışılmıştır. Hz. Rasûlullah Rabbını mı görmüştür, Cebrail’i mi görmüştür? Şimdi burada bazı ilmi bilgileri hatırlayalım.

Varlık alemi akla göre vardır, ilmin –aklın- vehim kuvvesiyle ilimde –akılda- yoktan var kılınmıştır. (Beşer aklına benzer bir akıldan söz etmiyoruz dikkat! Allah’ın Zat’ına ait ilim kuvvesi potansiyel bir güç şeklinde Akl-ı evvel olarak kuvveden fiile çıkmış, tafsilatı ise Akl-ı Küll olarak aşikar olmuştur varlık aleminde. Tıpkı Ruh adlı meleğin potansiyelindeki gücün Galaktik ruhlarda aşikar olması gibi...) Peki Cebrail kimdir? Ruh adlı Melekteki ilmin (Data’nın), Kozmik Aklın- bilincin, Hz. Rasûlullah tarafından fark edilip algılanması ve mevcut veri tabanına göre suretlenen hayali bir suretle idrak edilmesi ve dahi hafızaya kaydedilmesi… Gerçekte bu tür surete dayalı değil, manaya dayalı bir varlığı vardır, O zatın bir manası olarak.. Fakat sadece Cebrail değil, Cebrail gibi algılanan her varlığın dahi benzer bir hakikati vardır. Ancak; bilindiği üzere malum ilme tabidir, yani varlık alemi akla göre vardır, yani kozmik akla göre… Kozmik aklın vehim kuvvesiyle yine O Kozmik Akılda - Evrensel Bilinç’te - Nokta’da - Data’da yoktan var kılınmıştır alemler ve mahlukat dediğimiz varlık alemi... O sebeple, Zati tecelli ile aklın dahi hiçleşip Tek varlıkla aynileşmesi gerçekleştikten sonra, Kendi ilmiyle yine Kendi ilmine-aklına bakan GAYRI ve farklı bir şeye bakıyor gibi değildir artık… Gözümüzle aynada kendi gözümüze baksak, herhangi bir göze değil aslında kendimize baktığımızı bilip hisseder olmamız gibi… Bu açıdan Kendindeki ilim sıfatının aşikar olması olan Cebrail kuvvesi ile ondan meydana gelenlere bakan bir basar (Kozmik aklın Akl-ı kül şeklinde açığa çıkan kısmına bakan bir şurun) Cebrail mi görür (kendinden gayrı ötede bir akıl mı görür?), yoksa Cebrail’deki kuvvelerle yoktan meydana gelenleri mi görür, yoksa hiç birini görmez de sadece kendini mi görür? (Yine biraz karışık gibi değil mi açıklama? İnanın ki tasvire yetecek başka kelimeler yok veri tabanımda)

Şimdi bu konuyla ilgili Ashab-ı Kirâm neler demiş bir göz atalım:

İbn-i Abbas dahil bir kesim “Rasûlullah Rabbını görmüştür” der. Hz. Aişe dahil bir kesim de buna şiddetle itiraz eder, “Allah’ın Zat’ı görülemez” derler.

Ebû Zer (r.a.) de şöyle demiştir: Rasûlullah’a sordum:

– “Ey Allah'ın Rasûlü, Rabbini gördün mü?” dedim. Rasûlullah:

– “O, bir nûr, O'nu nasıl göreyim”, buyurdu. (Müslim, İman, 78.)

İkrime (r.a.) şöyle der: İbn Abbas (r.a.):

– "Muhammed, (s.a.v.) Rabbini gördü."
dedi. Ben de:

– "Gözler O'nu idrak edemez." buyurulmuyor mu? dedim, İbn Abbas:

– “Allah gerçek nuru ile (Zat’ı ile veya sonsuzluğu ile) tecelli ettiği zaman öyledir”, diye cevap verdi. (Tirmizî, Tefsîru'I-Kur'an, 54.)

Aslında gerek Hz. Aişe, gerekse İbn-i Abbas kendi bakış açılarından haklıdırlar. Şöyle ki:

Hz. Aişe cahil birisi değildir, “Allah’ın Zat’ı görülemez” derken haklıdır. Hiç kimse Allah’ın Zat’ını göremez. (Hatta Zat’ından söz edemez dahi, Ekberiyet vasfıyla işaret dışında) Çünkü Zat’ı bilinemez, kaldı ki O sonsuzluğu ile dahi basar (göz) ile kavranamaz ve dahi alemlerden GANİ’dir. Ebû Zer’in aktardığı hadisle, İbn-i Abbas’ın sözü de aynı şeyden bahseder zaten.. Efendimiz “O, bir nûr, O'nu nasıl göreyim”, buyurmuştur, İbn-i Abbas da “Allah gerçek nuru ile (Zat’ı ile veya sonsuzluğuyla, hattâ nur denilen şey dahi gerçeği itibarıyla görülesi değildir, bir surete bürünmesi gerekir) tecelli ettiği zaman öyledir (yani görülemez, ama hemen belirtelim ki mânâları itibarıyla “ne yana dönülse O’nun vechi oradadır” hükmünce akıl gözüyle görülebilir, ama burada ondan da bahsedilmiyor kanımca)” demiştir, ki ikisi aynı şeydir zaten... Ama burada gözden kaçan bir şey var. Kur’ân’da Musa aleyhisselâm ile ilgili bir kıssa da:

"Mûsa, ‘Ey Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım’ dedi. Allah, sen beni göremezsin, ama dağ yerinde kalırsa sen de beni göreceksin, buyurdu."(A'raf, 143)

Bu ayetteki “Dağ, birim benlik dağıdır”, demiştik daha önce... Nitekim o dağa tecelli edince dağ paramparça olup dağılmış ve Musa aleyhisselâm da bayılıp kendinden geçmiştir. Dolayısıyla Rabbını görememiştir. Bu haldeki biri Rabbını nasıl görsün? Ortada şuur dahi kalmamış. Olmayan bir Musa şuuruyla, Musa Rabbını nasıl görecek? Konuya böyle bakılırsa, kul Rabbını göremez, ama O Rabb Kendini görür, Tek’in Kendini seyri denir o görüşe (Rü’yete).. Dolayısıyla “Rasûlullah Rabbını görmüştür!” denirse pek doğru olmaz, artık O’nda bir görüş varsa, ancak sahibinin görüşüdür, ki “Gören Tek’in Kendidir, Kendini görür”... Konuyu böyle anlamak lazım.. (Biraz karışık gibi değil mi? Akılla kavramak zor olur, sezgilerinizi kullanın lütfen..)

13-) Andolsun ki Onu (Cebraili) diğer bir inişte daha gördü.

Bu ayete dayanarak bazı alimler derler ki;

“Yukarıdaki ayetler aslında Rasûlullah’ın Hira’da ilk vahiy aldığı anı anlatır, yani Cebrail’i asli suretiyle orada görmüştür, bu konuyu anlatır, Mîrac’ı değil... Dolayısıyla “Onu (Cebraili) diğer bir inişte daha gördü.” buyrulması da Mîrac’tan inişi kasdeder. Kısaca, bu ayetler Hira mağarasındaki ilk durumu anlatır. “O’nu diğer bir inişte daha gördü” denmesi de Mîrac’ta Sidre-i Münteha’da ikinci görüşünü anlatır”

denir.

Ama bence ikisi arasında pek bir fark yoktur. Biri (Hira’daki) düşünce hızında Rabbıyla buluşmaydı, diğeri (Mîrac) daha kapsamlı bir seyirden (belki ışık hızında bir seyirden) sonra rabbıyla buluşmaydı.. Sonuç aynı olduktan sonra bu ayette hangisinden söz ettiğinin bir örnemi var mı?

Ama pek çok alime göre, bu ayetler Mîrac’ı anlatır. “O’nu diğer bir inişte daha gördü” denmesi de Rasûlullah’ın başka bir Mîrac daha yapmış olmasındandır. Bazı alimlerce de bu böyledir, kimilerince Mirâc pek çok defa olmuştur. Bana göre bunlardan iki tanesi uyanıkken olmuştur, ki ayette bundan söz eder. Ötekiler ise rüya yoluyladır. Âişe (r.anhâ) rüyâda olan mirâclardan birini haber vermektedir zaten...

Ama benim kişisel görüşümce ayetlerdeki olay zaman kavramı ve olay kavramı ayrımı yapmaksızın Mîrac’ın son aşamasında gerçekleşen şuur halini anlatmaktadır.. Bu şuur haline Hira’da da girmiştir Hz. Rasûlullah.. Mîrac gibi alemleri gezme durumu olmaksızın, bizim namazlarımız gibi..

14-) Sidre-i Münteha yanında.

15-) Cennet’ül Me’va (şehidlerin ruhlarının sığınağı) da Onun (Sidre-i Münteha’nın) yanındadır.

Buradaki şehit, şahitler anlamındadır. Yani az önce açıklamaya çalıştığımız tüm bu gerçeklere şahit olanlar anlamında… Bu cennet ancak bu şehadet makamına ulaşanlarındır.

16-) O vakit Sidre’yi bürüyen/kaplayan (Nur) bürüyordu.

Burada Cebrail’den, yani Cebrail’i görmekten söz ediliyor gibi, ama kastedilen ve işaret edilen asıl kaynak Cebrail’in de hakikati olan Kozmik Akıl yani DATA yani Akl-ı Evvel’dir. Cebrail O’nun kuvveden fiile tafsilatı ile çıkmış haldir, görülen ise asıl kaynağın mana suretidir. Ancak “Rasûlullah Rabbını gördü” diyenler de O’nun Rabbında hiçleştiği yakın halinden, nüzul ettiği şuur halinde Rabbından gayrını görmediğini bildiklerindendir. Cebrail olarak aşikar olan Kozmik Akıl ile yine aynı Kozmik Akıl’da yoktan var olanlara baktı, ki onların aslının Rabbına ait mânâlar olduğunu bildiğinden, gördüğü ancak Rabbı idi denilebilir… Hani yukarıda kendine bakan gözden söz ettiğimizde tarifimiz gibi.. (Siz bunu ayakkabı denerken aynada sadece ayağınızı görseniz dahi orada ötede yabancı bir ayağa bakıyor gibi hissetmeyip kendinize baktığınızı bilmeniz benzeri olarak alabilirsiniz..)

17-) Basar (göz) ne (gayrına) kaydı ve ne de haddi aştı.

“Göz ne kaydı ne haddi aştı” demek, “Bu görüşte Rasûlullah Rububiyet boyutu itibarıyla Rabbından gayrını görmedi, gördüğü Cebrail suretinde olsa dahi” demektir bana göre... Burada bahsedilen “Had” görülenin gerçek kimliğine vakıf olma şuurudur. Haddi aşma da algılananların aslına, gerçeğine, hakikatine vakıf olamama şuurudur. Ama bu açıklama “bize göre” bir açıklamadır. Öte yandan ayetin hakikati düşünülecek olursa bu açıklamanın kurgusu baştan sona hatalıdır ve dolayısıyla bizatihi bu açıklamamız “kayıktır”.. Çünkü bu açıklamaya göre, “Gören Muhammed idi” demiş oluruz, ki değildir. Çünkü kul rabbını göremez (buna gücü yetmez), dolayısıyla “O’nda Gören Rabbin Kendiydi ve gördüğü de Kendi idi”. (Vahidin Vahidi seyri /Tek’in Tek’i seyri) Zaten ayette de Rasul gördü dememiş “BASAR” gördü demiş dikkat edilirse…!!! Ki O Kendi zati sıfatırdır.

Bununla beraber “Gören Rabbin Kendiydi ve gördüğü de Kendi idi” dersek, bu sefer de kendi alemimizin gerçekleri açısından “haddi aşmış” oluruz. O zaman ikisinin arasını siz düşünün... (Hadislerde "Rabbımızı ayı seyreder gibi seyre dalacağımız"ın belirtilmesi, O’nun mânâları açısındandır ve sanırım ölümün hemen akabinde "Allah'tan geldik, Allah'a dönücüyüz" hükmünce gerçekleşen büyük sıçrama, yani benliklerin eritildiği (veya hükmünün kalktığı) "keşfi şak" denilen o kısa anda gerçekleşir bu seyir de.. Tabii ki herkesin kapasitesi oranında, yani kendinde aşikar olan mânâlar kadarıyla.. Benlik hükmü geçici olarak kalkar çok kısa bir an, ama yeni mânâ açılımı olmaz o keşfi şak anında..)

18-) Andolsun ki Rabbinin en büyük ayetlerinden ba’zını gördü.

Dikkat ederseniz bu ayette Rasulullah “Allah’ı veya Rabbını gördü” buyrulmaz. Çünkü Zat’ı yönüyle alemlerden Gani ve bilinemez ve sonsuzluğu yönüyle de tam olarak vakıf olunamaz gerçekte… "Rabbinin en büyük ayetlerinden bazısını gördü" diyerek, Allah'ın Zat’ının görülemeyeceğine de açıkça dikkat çekilmiştir. Ayet, yaratılan mahluktur. Yaratılanlar ise, Allah’a ait manaların kuvveden fiile çıktığı mahallerdir; Batın’ın (görünenin ardındaki mana olanın) Zahir (algılanabilir ve idrak edilebilir) olduğu tecelligahtır. Allah ancak işaretleri ve alametleri (ayetleri), yani mana suretleri ile görülebilir, ki ilminde ilmiyle olan bu seyrin alemdeki seyri, Rasulün Cebrail ile Cebrail’i seyridir bence... Hayatında bir meleki kuvvenin suretlendiğini görmeyen hiç kimse bunun nasıl bir görüş olduğunu anlayamaz. Hele de o melek Cebrail ise… Bu hem ilim/akıl kuvvesi ile ilimde/akılda yoktan varedilen alemlerin seyri açısından da olsa veya o kuvvenin tek bir surete bürünüp de algılanması açısından da olsa muhteşem bir görüntü olmalı… Sadece tahmin yürütüyorum, ama bu esnada ilham olanlar dahi beni sarsıyor.. Huşu hali oluşturuyor.. Belki biraz da muhabbet hali… Böylesi med-cezir benzeri hissedişler işte…

Böylece ayetleri kendi anlayışımızca açıkladık.. Doğrular Allah’ın yardımı ile, yanlışlar bizdendir. Bu ayetler bana göre Kur’ân’ın açıklaması en zor ayetlerindendir. Her şeyin doğrusunu Allah bilir!
* * *

Şimdi ilgili hadislerle devam edelim Mîrac konusuna...

- Et tahıyyatu el mübarekâtu ves salâvatu vet tayyibatu..
diyerek Rabbıma selâm verdim..

Buyurdu:
- Es Selâmu aleyke eyyühen nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtuhu !..

Bunun üzerine Allah`ın selâmının bütün ümmetime de şâmil olmasını istediğimden ilâve ettim:
- Es Selâmu aleyna ve alâ ibadullahis sâlihiyn..

Bundan sonra Allahû Tealâ ümmetime 50 vakit namazı farz kıldı.. Bundan sonra döndüm..
Yolda Musa`ya rastladım... Bana sordu:

- Allahû Teâlâ ümmetine neyi farz kıldı ?... Ben de anlattım..

- Elli vakit namazı farz buyurdu..

Musa îkâz eti:
- Rabbına dön !.. Zîrâ ümmetin buna tahammül edemez !..
Bunun üzerine Rabbımın yanına döndüm.. Niyaz ettim.. Rabbım 50 vakitten 10`unu indirdi.. Dönüşte Musa sordu; Bende :

- 40 vakte indirdi farz namazı !..
dedim.. O gene :

- Ümmetin buna da dayanamaz !.. Rabbına gene müracaat et !
dedi.. Tekrar müracaat ettim.. Rabbım 10 vakit daha indirdi.. Dönüşte Musa tekrar sordu:

- 30 vakte indirdi !..
dedim.. O gene:

- Ümmetin buna da takat getiremez.. Gene Rabbına müracaat et!...
dedi.. Tekrar Rabbıma niyaz ettim.. Bu defa 10 vakit daha indirdi. Dönüşte Musa gene sordu:

- Rabbım farz namaz sayısını 20 ye indirdi...
dedim.. O gene ikâz etti:

- Ümmetin bunu da kaldıramaz.. Tekrar Rabbine rica et!..

Nihâyet Rabbim 10 vakte indirdi... Ben de böylece Musa`nın yanına döndüm.. O beni gene ikâz ettti:
- Ümmetin buna dahi tâkat getiremez !.. Tekrar Rabbına müracaat et !..

Tekrar Rabbıma müracaat ettim.. 5 Vakit daha indirdi;
- Onlar beştir; fakat yine onlar ellidir !.. BENİM NEZDİMDE VERİLEN HÜKÜM DEĞİŞTİRİLMEZ!..
Buyurdu.. Musa`nın yanına döndüğümde o gene:

- Tekrar müracaat et; ümmetin buna bile tahammül edemez!.
dedi.. Ben de:

- Rabbımdan utanır oldum !.. dedim..

Bundan sonra cennet ve cehennemi gördüm ve tekrar döndüm..
* * *

Şimdi Beyt-i Mamur denen makama ulaşması ve sonrasını bir başka rivayetten, ama Rasûlullah’ın açıkladığı üzere okuyalım. . Çünkü bu rivayette biraz daha ayrıntı var.
* * *

Bundan sonra, Beytül Mamur'a (Kabe’nin diğer boyuttaki yüzü denilebilir, yani hakikati) yükseldim.

Burası, yedinci semâda bir beyt-i mükerrem’dir. Kâbe-i Mükerreme'nin üzerine gelir; o kadar da büyüktür. Ona semâdan bıraksalar, tam Kâbe-i Mükerreme'nin üzerine iner.

(Boyutsallık kavramı bu anlatımda gayet açıktır; ayrıca Kabe’nin nurunun hangi boyutlara dayandığını da anlarız bu anlatımda..)

Yüce Hak onu kızıl yakuttan yaratmış. O’nun yeşil zümrütten iki kapısı vardır. Kızıl altından on bin kandil asılmış. Ak gümüşten bir minaresi vardı. O’nun yüksekliği beş yüz yıllık yoldu. O beytin kapısına bir minber konmuştu. Yaratıldıktan bu yana, hatta kıyamete kadar her gün yetmiş bin melek ona gelir. O’nun önünde nurdan bir deniz vardır. Orada yıkandıktan sonra, arkalarına nurdan birer rida alıp onunla ihrama girerler.

(Başka rivayetlerde hadisin bu kısmı “dört nehir gördüğü, ikisinin Fırat ve Nil olduğu, diğer ikisinin de o boyuta ait nehirler olduğu - ki bunlar Fırat ve Nil’in diğer yüzüdür, yani hakikati ” şeklindedir. Daha önce deniz, havuz ve nehir gibi ifadelerin ne anlama geldiği ile ilgili düşüncemi yazmıştım, bunu hatırlayıp konuyu daha netleşebilirsiniz zihninizde..)

— Lebbeyk.

Diyerek ihram giyenler gibi bu beyti tavaf ederler. Oraya bir defa gelene kıyamete kadar bir daha sıra gelmez. Buraya giden de, ancak yedinci semâ melekleridir.

Sonra, Cebrail elimden .tuttu; içeri girdik. Şöyle dedi:

— Ya Rasûlullah, burada da imamet edin.

Cebrail ezan okudu. Yedi kat semâ ehli tümden iktida edip iki rekât namaz kıldım.

Bu topluluğu görünce hatırıma şöyle geldi: Ümmetime de bu toplu ibadetten nasib verilse.. Bunun üzerine, o gizliyi saklıyı bilen Yüce Zat, içimden geçeni bilip şöyle ferman eyledi:

— “Ya Muhammed, senin ümmetine de böyle bir topluluk olacaktır. Onun günü cumadır; cemaatıdır.”

Bazı vaaz kitaplarında şöyle yazıldı:

Cuma günü olduğu, zaman, mele-i âlâ Beyt-i Ma'mur'a toplanır. Cebrail ezan okur; İsrafil ise, hutbe irad eder. Mikâil ise, imam olur; yedi kat semâ melekleri ona uyarlar.

Cuma namazı tamamen kılındıktan sonra, Cebrail şöyle söyler:
— “Ey melekler, şahid olun. Bu ezanın sevabını Muhammed ümmetinin müezzinlerine bağışladım.”

İsrafil ise, şöyle der:
— “Ey melekler şahid olun; ben de bu hutbenin sevabını Muhammed ümmetinin hatiplerine bağışladım.”

Mikâil ise, şöyle der:
— “Bu imamlığın sevabını Muhammed ümmetinin imamlarına bağışladım.”

Melekler dahi, sevaplarını Muhammed ümmetinin cuma namazı kılanlarına bağışlarlar.
Bunun üzerine, Yüce Hak katından şu ilâhî ferman gelir:

— “Ey melekler, bana cömertlik mi arz edersiniz; halbuki cömertliği yaratan benim. Şahid olun; cuma gününe tazim eden Muhammed ümmetinden ister kadın, ister erkek olsun, hepsinin günahını bağışladım. Onları cehennemden azad eyledim.”

Böylece, kerem ihsanında ve rahmet itasında bulunur.
* * *

Şimdi hadis rivayetini burada kesip size yukarıdaki bir yorumumu hatırlatmak istiyorum. Demiştim ki;

“Mescidi Aksa'ya geldim. Onu (bineği) nebilerin bineklerini bağladıkları halkaya bağladım. Sonra Mescid'e girdim ve orada iki rek'at namaz kıldım.”

Ehlullah’tan bazıları “bu yükselişten önceki namazda İbrahim aleyhisselâm, Musa aleyhisselâm, İsâ aleyhisselâm ve daha bir çok nebi ve rasul hazır bulunuyordu, Efendimiz bunlara namaz kıldırdı” der. Ama ben buna katılmıyorum. Çünkü Hz. Rasûlullah boyut değiştirip sema kapılarından geçtikçe O rasûl ve nebilerle karşılaşmıştır, bunu açıkça anlatır. Hatta her birinin tipi hakkında tarifler yapar, ki bunlar ilk görüşme anını tarif eder bir anlatımdır. Yoksa bu tarifleri Mescid-i Aksa’da onlarla karşılaştığında yapardı. Bence Hz. Rasûlullah aleyhisselâm Mescid-i Aksa’da tüm nebi ve rasûllerde açığa çıkan ilim ve hikmeti ruhaniyetinde cem ederek namaz kılmıştır. Tabii ki doğrusunu Allah bilir!
* * *

Bir üstteki hadisteki Cuma namazı ile benim yorumum olan paragraftaki cem etmek kelimesi arasında ilişki kurabiliyor musunuz?...

Görülen o ki Hz. Rasûlullah Mescid-i Aksa’da kıldığı namazda kendinde cem ettiği (topladığı), yeryüzüne gelen tüm nebi ve rasûllerde açığa çıkan ilim ve hikmettir. Beyt-i Mamur denilen makamdaki namazı ile de sema ehlinde (mele-i âlâ ve dört büyük melek) aşikar olan meleki güçleri kendinde cem etmiştir. (Her şeyin bir boyutta aslı, bizim boyutta da misali var sanırım.. tabii ki insanda da..???)

Bu anlatımlar O’nun Mîrac ile müthiş bir güce eriştirilmesine işaret eder, ki gerçekten Mîrac hadisesi Hz. Rasûlullah için kemalatına kemalat kattığı eşi benzeri görülmemiş bir yükseliş ve mucizedir.

O önce ruh bedeniyle boyutsal geçişler yapmış, Güneş sistemini ve diğer alemleri gezmiş (cennet ve cehennemi de), sonra Beyt-i Mamur denilen noktaya eriştiğinde, bir başka şuursal namaz haline girip Mîrac’ın üçüncü aşamasını tamamlamıştır. Bu yaşadığı olayın ve müşahade ettiklerinin sonucunda girdiği hal ise, haşyet ile aşkın bir hale geçiştir kanımca... Bu hal namazın secde halindeki yokluk hissidir, hiçliktir. Rabbiyle tam bir halvettir. O'nda eriyiştir. Sonra nüzulü ve Rabbi ile söyleşme anı... Ki namazın bizler için Mîrac olması da, zaten bu son III. aşama itibarıyladır. Ümmetinin faydalanmasını istediği kısım, Mîrac’ın bu son kısmıdır. Zaten namaz da bu aşamada farz olmuştur. Fakat bu son aşamada diğer aşamalardan farklı olan, yan olayın ne mekansal ne de ruhsal olmasıdır. Burada olay tamamen şuursaldır. Hz. Rasûlullah aleyhisselâm’ın Mîrac’ının mekânsal ve ruhsal olan aşamalarını gerçekleştirdikten sonra, artık asıl sadede gelme şeklinde niteleyebileceğimiz, (ki o sadedi yukarıdaki Mîrac’ın asıl gayesini açıklarken yazmıştık) Rabbiyle buluştuğu, O’nda hiçleştiği AN’dır.

İşte O AN’dan nüzul edene üç ilâhî ihsanda bulunulmuştur:

1. Beş vakit namaz. Mîrac hediyesi olarak Rasûlullah'ın getirdiği beş vakit namaz, aynı zamanda mü'minin Mîrac'ı sayılmıştır, orijinin sadedi ve özeti olarak..

2. Allah'a ortak koşmayanların bağışlanacağı müjdesidir, ki Mîrac'ın idrak ettirdiği gerçekle uyumlu bir ihsandır bu da...

3. Bakara sûresinin sonundaki üç ayet ki, İslâm'ın temel inanç esaslarını tamamlamakta ve müslümanların çektiği üzüntü ve sıkıntıların sona erdiği müjdelenmektedir. Bu da Rasûle ve ümmetine özel bir ikramdır.

Âyet-i Kerimeler şöyledir:

284- "Gökte ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir. Sonra dilediğini affeder, dilediğine azap eder. Allah her şeye kadirdir."

285- "Rasûl Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü'minler de iman ettiler. Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Rasûllerine iman ettiler. Rabbimiz! affına sığındık, dönüş sanadır, dediler."

286- "Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı (hayır) kendisine, yaptığı kötülük de kendisinedir. Rabbimiz! unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbim, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme. Bizi affet. Bizi bağışla. Bize acı. Sen bizim Mevlâ'mızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Âmîn)

Bundan sonra zamansız bir boyut olan AN (Dehr) içinde çeşitli akaşik kayıtlarda (hologramik kayıtlarda) tayy-ı zaman (beşerin zaman kaydından azade olarak zamanda yolculuk) yaparak, önce cennet ve sonra cehennem ortamları Hz. Rasûlullah’a tanıtılmış, kendisine bu ortam ve boyutlarla ilgili açıkça müşahadeye dayalı detaylı bilgi edindirilmiştir kanımca… Çünkü Hz. Rasûlullah bu muhteşem yolculuktan döndüğünde ayrıntılı olarak cennete ve cehennem ehlinin halinden bahseder bizlere...

Rivayet olduğuna göre Mîrac’tan döndüğünde Efendimiz’in yattıkları yatak henüz soğumamıştır. Bu da yolculuğu farklı bir zaman ve boyutta gerçekleştiğinin göstergesidir.

Mîrac’ı kendi anlayışıma göre değerlendirdim, doğrular Allah’tan, yanlışlar ben’dendir. Herkese selâm ve sevgilerimle...

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın Mirâc’ı (2)

14.09.2007 |0 Yorumlar |

MÎRAC’IN II. BÖLÜMÜ:
Bu olaydan (boyut değiştirmeden) sonra Mîrac’ın ikinci aşaması başlar. Kimisi Hz. Rasûlullah aleyhisselâm madde bedeni ile boyut değiştirdi der. Ama bunun madde bir bedenle olması mümkün değildir; çünkü madde bedenlerin olmadığı, hatta madde kavramına dahi yer olmayan bir boyuta (ölüm ötesine) madde bedenle geçilmez. O boyutların titreşim frekansı (dalga boyu) maddeyle uyuşmaz. Zaten madde beden ile ruh beden iç içedir, birbirinin devamıdır, birbirinin katmanlarıdır, aralarında titreşim frekansı farkı vardır.

Bir boyutta ruh beden dediğimize, diğer boyutta madde beden diyoruz. Bu sadece aynı bilincin farklı frekansta titreşmeye başlayıp farklı bir algılamaya geçişinden başka bir şey değildir. Bakışta bir yönelim farkı denilebilir. Yani Hz. Rasûlullah yolculuğun bundan sonrasında ruh bedeni (ruh bilinci) iledir. Ama bizler nasıl rüyadaki bedenimizi madde gibi hissediyorsak, ruh beden de kendi titreşimine uygun olan o boyutta ruh bilinç tarafından madde gibi hissedilir. Her ne kadar fiziki özellikleri maddeyle aynı olmasa da… Zaten bu his sadece bilinçtedir, gerçek değildir. Ruh beden madde beden gibi ölümlü, bozulabilir veya yoğun değildir. Titreşim frekansı maddeye göre daha yüksek, yoğunluğu çok az, geçirgen ve engel de tanımaz, her ne kadar ruh bilinçte maddeymiş gibi hissedilse de...

Mîrac olayının bu ikinci aşamasını Hz. Rasûlullah şöyle anlatıyor:

“Ben, Mi’rac‘tan daha güzel bir şey görmüş değilim !.. Ölüleriniz, öleceği sırada gözlerini ona diker !.. (Buradan da anlıyoruz ki ölüm ötesi yaşam boyutu denen ışınsal boyuta bir geçiş olmuştur, bu boyuta da ruh beden ile geçilir ancak.. Işınsal boyutu bir başka tarifle; atom altı yüklü parçacıklar alemi veya dalga boyu uzun ışık olan ışınlar boyutu şeklinde de tanımlayabiliriz ) Sahibim beni onun içinde, kapılardan bir kapıya erişinceye kadar yükselti !..”
* * *

Diğer boyuta geçiş olduktan sonra, önce Güneş Sistemi’nde gezdirilmiştir Hz. Rasûlullah.. Bu sebeple dünya seması, birinci kat sema, ikinci kat sema gibi tanımlarda bulunmuştur. Bunlar Güneş ve gezegenlerin tanımıdır. Fakat sistemimizdeki bu seyahat bizim bildiğimiz boyutu itibarıyla değil, ışınsal boyut katmanları itibarıyla (mikrodalga ikizi itibarıyla) olmuştur. (Ki ışınsal boyut da kendi içinde pek çok katmandan oluşur, bildiğiniz gibi çok çeşitli dalga boylarında pek çok ışın türü vardır).. Yani NASA’nın Mars’a yolladığı uzay aracı Mars Reconnaissance Orbiter yolculuğu benzeri bir yolculuk değildir bu... Çünkü Nasa boyut değiştirerek yolculuk yapacak bir araç keşfetmedi henüz, keşfedemez de... Dolayısıyla Mars’a ve diğer gezegenlere yolladıkları araçlar bizim boyutumuzda yolculuk yapabilirler. Bizim boyutumuz itibarıyla yapılan yolculuklarda da Güneş Sistemi’nde ancak mikroskobik canlılar bulabilirler diyor İslâm düşünürü Ahmed Hulusi.. Ama Hz. Rasûlullah bu yolculuğu “Ben, Mi’rac‘tan daha güzel bir şey görmüş değilim !.. Ölüleriniz, öleceği sırada gözlerini ona diker !.. “ diyerek, boyutsal bir geçişten sonra yaptığını açıkça bildirmiştir. Dolayısıyla O’nun yolculuk ettiği boyut itibarıyla Güneş Sistemi’nde yaşayan pek çok varlık olduğunu da Mîrac ile ilgili anlattıklarından anlıyoruz. Şimdi bundan sonra okuyacağınız kısmı buna göre okuyunuz.
* * *
Bu eriştiğim yerdeki kapının adı: “Hafaza Kapısı” idi.. Hafaza Kapısı, Semâ muhafızlarının beklediği Semâ-i Dünya Kapısıdır.. Nitekim burada Cebrail,

- Açın !.. Dedi.. Bunun üzerine;


- Kim O ?.. diye soruldu.. Cibril de cevap verdi:


- Cibril !..


- Yanındaki kimdir ?..


- Muhammed !..


- O davetli midir?..


- Evet !..


Bunun üzerine kapı açıldı.. Ve beni selâmladılar..

Bir de ne göreyim !.. Bir melekle karşılaştım ki, adı İsmail`dir.. Vazifesi de Semâ`yı muhafazadır.. Maiyetinde yetmişbin melek, ve onların her birinin mâhiyetinde de yüz bin melek bulunmaktadır..

Bundan sonra bir erkekle karşılaştım ki, sûreti asliyesi, Allah`ın halkettiği günkü gibi.. Onda hiç bir değişiklik yok !.. Kendisine zürriyetinin ruhu arzediliyor.. Eğer mümin ruhu ise hoş bir rayiha veriyor..


- Bunun kitabını “İlliyyin” de kılın !.. diyor..


Eğer ruhu habis ise, bu takdirde kötü bir kokuveriyor:


- Bunun kitabını “Sicciyl” de kılın !.. Diyor


Sordum:

- Ya Cibril, bu kimdir ?..

- Baban Adem`dir !.


Ve o bana selâm verdi !. Ve:

- Merhaba Salih Nebî, Sâlih oğul !.. dedi..

Sonra baktım, bir kavim gördüm ki, dudakları deve dudağı gibi.. Bunlara birtakım vazifeliler verilmiş ki, dudaklarını kesiyorlar ve ağızlarına ateşten bir kor koyuyorlar, aşağılarından düşüyor !..


- Ya Cibril, bunlar kimlerdir ?.. diye sordum.. Cevap verdi:


- Yetimlerin mallarını zulûmla yiyenler !..


Sonra gene gördüm ki, bir kavim daha var.. Derilerinden sırım kesiliyor ve ağızlarına tıkılıyor ve “Yediğiniz gibi yeyiniz.” deniliyor ve bunlara en iğrenç bir hal oluyor..


Gene sordum:

- Ya Cibril, bunlar ne oluyor ?..

- Bunlar o gammazlar ki, insanların etlerini yerler, kötü laflar yayarak başkalarının ırz ve namuslarına uzanırlar !..


Sonra baktım, gene bir kavim gördüm ki, önlerine bir sofra kurulmuş.. Üzerinde en güzel etlerden kebaplar yapılıyor.. Etrafı ise bu etlerden cîfelerle dolu.. Onlar o güzel etleri bırakıp, bu cîfeleri yiyorlar..


Gene sordum:

- Bunlar da kim, ya Cibril ?.

- Bunlar, zina yapanlardır !.. Allah`ın kendilerine helâl kıldıklarını bırakıp da, zevk ve şehveti haramda arayanlardır!..


Sonra baktım gene bir kavim var ki, karınları küpler gibi!.. Al`i fir`avn yolu üzerinde bulunuyorlar.. Firavun ve ehli cehenneme götürülürken bunların üzerlerine basa basa gidiyorlar ve geliyorlar..


Tekrar sordum:

- Ya Cibril, bunlar da kimlerdir !..

- Bunlar da faiz yiyenlerdir !..


Sonra gene gördüm ki, bir takım kadınlar memelerinden asılmış ve bir takım kadınlar da baş aşağı ayaklarından sallandırılmışlar !..

- Ya bunlar kimlerdir ?.. diye sordum Cibril`e.. Cevapladı :

- Bunlar zina yapan ve çocuklarını öldüren kadınlardır !..


Sonra İkinci Semâya çıktık !.. Orada Yusuf Aleyhisselâm ile buluştuk.. Ümmetinden kendisine tâbi olanlarda etrafında idi.. Yüzü Bedir Gecesi, Ay misâli idi.. Bana selâm verdi:


- Hoş geldin Sâlih Nebî, Sâlih kardeş !..


Sonra Üçüncü Semâya geçtik.. Burada da teyzezâde; İsa Aleyhisselâm ile Yahya Aleyhisselâm’la karşılaştım.. Onlarla da selâmlaştım..


Sonra Dördüncü semâya geçtik.. Orada da İdris ile buluştum.. Selâmlaştık..


Sonra Beşinci Semâya geçtik.. Burada da kavmine sevdirilmiş olan Musa`nın kardeşi Harun ile buluştum. Etrafında birçok tebaası vardı.. Uzun sakallıydı.. Onunla da selâmlaştık..


Sonra Altıncı Semâya geçtik.. Orada da İmam oğlu Musa ile karşılaştım.. Kıllı bir vücudu vardı.. Musa bana dedi ki:


- İnsanlar bana zulüm eder, Allah`ın halk ettiklerinin ekremi, der!.. Halbuki ben sadece ümmetimin ekremiyim !..


Sonra Yedinci Semâya geçtik. Orada ben İbrahim Aleyhisselâm ile buluştum.. Sırtını Beyti Mâmura dayamıştı.. Beni selâmladı.. Sonra bana: “İşte senin mekânın ve ümmetinin mekânı burasıdır!.” denildi..


Sonra Beyti Mâmura girip namaz kıldım.. Ona her gün yetmiş bin melek girer de, bir daha kıyâmete kadar hiç sıra gelmez ..

* * *

Yukarıdaki satırlar hakkında kısaca bir açıklamada bulunalım. Buradaki ikinci sema katı vs. gibi tanımlamalar, hep Güneş sistemindeki gezegenlerin alt boyutunadır, yani mikrodalga ikizinedir demiştik.. Her gezegenin bir mânâ terkibi vardır. O duraklarda karşılaştığı enbiyadan zatlar da söz konusu gezegenin mânâlarını ağırlıklı olarak yaratılış hamurunda (terkiplerinde) bulunduranlardır. Her biri kendi mânâsı ile uyumlu bir yerde bulunmaktadır. Örneğin Yusuf aleyhisselâm’ın 2. sema katında, yani Venüs’te bulunması gibi.. Bildiğiniz gibi Venüs güzelliğin yıldızıdır ve Yusuf aleyhisselâm da olağanüstü güzelliği ile bilinir. Venüs aynı zamanda hayali ve rüyaları da temsil eder. Yusuf alehisselâm’ın rüya ilmine vakıf olduğu da hepimizin Kur’ân’ı Kerim’den bildiği bir gerçektir. Diğer rasullerin bulunduğu sema katlarını da bu şekilde inceleyebilirsiniz. Biz sözü fazla uzatmayalım.

Hadisin bundan sonrasından anlıyoruz, ki bu noktada Mîrac’ın üçüncü bölümü başlıyor. Bu üçüncü bölümde bir boyut değişikliği daha yaşanıyor, yani dalgaboyu uzun ışığın oluşturduğu ışınsal boyuttan dalga boyu daha kısa ve titreşim frekansı çok daha yüksek ışık-meleki boyuta.. (Yüksüz atom altı temel parçacıklar boyutuna).. Bu üçüncü bölümün son aşamasında meleki boyutun da ötesine, dalga boyunun düze yakın olduğu boyuta –şuur durumuna (ki o nokta ARŞ’tır) bir yükseliş de olmuştur. Hani “Namaz Mîrac’tır” deniyor ya, bu noktadan sonrasını misal olarak tarif edecek olursak, namazın yavaş yavaş secde kısmına geliniyor denilebilir.

(Devam edecek..)

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın Mirâc’ı (1)

|1 Yorumlar |
Aşağıdaki yazı eski tarihli bir yazıdır. Ancak benim için hayatım boyunca yazdığım en değerli yazılardan biridir. Yazıyı tamamlamam tam bir hafta gece ve gündüz boyunca, adeta yemeden içmeden ve uyumadan sürdü. Her saniyesinde Hz. Rasulullah ile adeta birlikteydim, huşu içinde ve muhabbet halindeydim. Satırlar, kelimeler ve harfler bu huşu, muhabbet ve göz yaşları ile harmanlandı. O sebeple yazıya indimde herhangi bir kıymet biçemiyorum, benim için o derece önemli!..

Fakat Yorumsuz Blog’un samimi ve gönülden Hakk’ka hizmet çabaları beni o kadar derinden etkiledi, ki bu samimi gayrete kendimce en kıymetlimle destek vermek istedim. Allah hayrını hasıl etsin..
* * *

MÎRAC’IN I. BÖLÜMÜ
:

Bildiğiniz gibi Mîrac olayı ile ilgili olarak Kur’ân’ı Kerîm’de ayrıntılı bir açıklama yoktur. Sadece İsrâ ve Necm sûresinde kısaca Mîrac’tan söz edilir. Dolayısıyla bu mucizevi olayın ayrıntıları ancak rivayet edilen hadisler kapsamında değerlendirilip yorumlanabilir. Hadisler günümüze ne kadar sahih olarak aktarıldı bunu da bilemiyoruz. Çünkü Mîrac oldukça kapsamlı ve detaylı bir olaydır. Bu olay esnasında gerçekleşen olaylar aktarılırken sıralamasında bir karışıklık yapılmış olsa, yorumları ciddi olarak etkiler. Bense Allah’ın izin verdiği ölçüde, yani kapasitem kadar olan düşünceme göre, rivayetlerin bugüne aktarılanını değerlendirdim sadece... Bu esnada uzun yıllarca oluşan tüm veri tabanımı ve sezgilerimi kullanmaya çalıştım. Yazıyı hazırlamam dört-beş gün kadar sürdü. Yazarken ve düşünürken sanki Hz. Rasûlullah bu yolculuğu yaptığı sırada yanındaymışım gibi ruhaniyetini hissetmeye çalıştım. Fakat böyle yüceliklere erişmiş bir Zat’ın ruhaniyetiyle ne ölçüde bağlantı kurabildim bilemem. Okyanusa erişmek için çabalayan, ama bir su damlasını ancak bulanın hali gibi muhakkak bilebildiğim.. Fakat karınca kararınca, bu yazı da bencileyin..

Bu mucize hakkındaki gerçekleri hakikati ile ancak onu “yaşayan” bilir! Her şeyin doğrusunu da sadece Allah bilir!

Sizlere de bu yazıyı sanki Hz. Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte Mîrac yolculuğuna çıkmışsınız gibi hayal ederek okumanızı tavsiye ederim. O’nun yaşadığı şuuru yakalayamasanız bile (ki bu bizler için mümkün değildir), O’nunla birlikte alemleri gezmiş gibi bir keyif alacağınızı ve aynı zamanda yeni şeyler öğreneceğinizi umuyorum. Herkese O’nunla iyi yolculuklar diliyorum........

Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem nübüvvetinin 12. yılındayken, hicretten 18 ay önce, Recep ayının 27. gecesinde Mîrac gerçekleşmiştir. O sıralar Efendimiz 52 yaşındadır.

“Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi (mucizelerimizi) göstermek için bir gece Mescidi Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya yürütenin (isrâ yaptıranın) şanı pek yücedir. Şüphesiz o işitendir, görendir." (İsra, 17/1)

Hz. Rasûlullah aleyhisselâm’ın anlattığına göre bir gece Kâbe'de Hatim'de ya da amcasının kızı Ümmühani binti Ebi Talib'in evinde yatarken Cebrail gelip göğsünü yarar, kalbini Zemzem ile yıkadıktan sonra içine iman ve hikmet doldurur.

Anladığım kadarıyla olay öncesinde Hz. Rasûlullah özel bir işleme tâbi tutularak şuursal, ruhsal ve bedensel olarak bu olaya hazırlanıyor. Kalbin zemzemle yıkanması da Hz. Rasulullah’ın bilincinden vehim kuvvesinin çıkarılması işlemi olsa gerek.. Bu işlem öncelikle Hz. Rasûlullah aleyhisselâm’da gideceği yolculuğa hazırlık bakımından meleki özelliklerin kuvvetlenmesi ve tabiatına ait özelliklerin tamamen silinmesi, zihin ve ruhun kudsiyet aleminin ilhamlarını almaya ve dahi müşahadeye hazır hale getirilmesi içindir.

Bundan başka bir sebep de şu olabilir. Mîrac ile ilgili başka rivayetlerden öğreniyoruz, ki İfritler’in en güçlüleri Hz. Rasûlullah’ın Mîrac’a çıkacağı haberini alıp, bu düzeyde bir seyir ve ruhsal yükseliş yapmasıyla O’nun çok güçleneceğini bildiklerinden, buna engel olmak için O’na saldırdıklarını, bunun üzerine Cebrail’in Hz. Rasûlullah’a bir koruyucu dua öğrettiğini biliyoruz. “Euzü bivechillâhil kerim...” diye başlayan duayı pek çoklarınız biliyordur. Demekki Mîrac olayı güzelliği ve mucizevi oluşu kadar, bir açıdan da ürkütücü, dehşet ve hayret verici bir olaydır. Bu yolculuk öncesi vehim kuvvesi Hz. Rasûlullah’tan tamamen alınıp iman ve ilim melekesi kuvvetlendirilmeseydi, yolculuk esnasında müşahade ettiği olağanüstü olaylar ve varlıklar sebebiyle ruhani ve şuursal açıdan çok sıkıntılı anlar yaşayabilirdi. Çünkü Mîrac olayı esnasında hazmedememeyeceğimizi düşündüğü ve bize aktarmadığı şeyler olduğunu da düşünüyorum. Tam olarak neler yaşadığını bizler bilemeyiz?!..

Neyse, sözü fazla uzatmadan hemen konumuza dönelim..

Cebrail’in müdahalesiyle gerçekleşen bu olaydan sonra başlayan Mîrac’ın bana göre üç aşaması vardır. İlki Mescid-i Haram'dan Beytül Maktis'teki Mescid-i Aksa'ya gidiştir. Yani Mekke'den Kudüs'e gidiştir. Ancak bu olay yeryüzünde bir yerden bir yere normalden çok daha büyük bir hızla gitmek şeklinde olmuştur. Tasavvufta buna tayy-ı mekân (mekân değiştirme) diyorlar. Bunu herhangi bir araca gereksinim olmadan yapıyorlar. Fakat Hz. Rasûlullah aleyhisselâm'ın bu yer değiştirmeyi Allahu Teâlâ'nın kendisine özel olarak tahsis ettiği ve Burak ismini verdiği bir binekle yapmıştır. Aslında Burak'ın tam olarak nasıl bir şey olduğunu bilen yok... Efendimiz onu şöyle tarif ediyor:
(Hadisler Buhari’nin ve Müslim'in İsrâ ve Mirâc olayıyla ilgili rivâyetlerindendir)
* * *
Enes ibnu Mâlik (r.a.)'ten rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu:

"Bana Burak getirildi. O eşekten büyük katırdan küçük, tırnağını gözünün görüş mesafesinin sonuna basan (yani o derece hızlı giden) bir hayvandır. (Burak Buhari’den nakledilen hadise göre de “katırdan küçük, eşekten büyük, adımını görüş mesafesinin sonuna basan beyaz bir hayvandır) Ben ona bindim. Mescidi Aksa'ya geldim. Onu (bineği) peygamberlerin bineklerini bağladıkları halkaya bağladım.
* * *
Hadisi burada kesip, konuyla ilgili düşüncelerimizi açıklamaya devam edelim. Hadisin bu kısmında İsrâ olayını gerçekleştirdiği Burak isimli binek tarif edilmiş. O devirde insanları bir yerden bir yere en hızlı taşıyan binekler at, deve, katır ve merkeptir. İnsanların bundan başka bir binekleri yoktur. Burak’ın o devir insanlarının anlayacağı bir başka izah şekli olmadığından “eşekten büyük, katırdan küçük bir hayvan” şeklinde tarif edildiğini sanıyorum. Bana göre Burak bir yeryüzü meleği idi. Maddi bir varlığı yoktu. Aslında Burak’ı sadece Hz. Rasûlullah aleyhisselâm da kullanmamıştır. Zübdetü’l Buhari’deki İbni Abbas’tan rivayet edilen sahih bir hadise göre, İbrahim aleyhisselâm da Mekke ile Şam arasında gidip gelirken Burak’a biniyordu. Hadiste bu gidiş geliş “bir günde” olurdu, diye tarif edilir, ancak bu süre “bir gün içinde” (yani pek kısa bir sürede) olarak düşünülmelidir. (Hz. Adem ve Peygamberlerin Yaratılışı Bahsi, Sy: 581, Hadis no: 906)

Burak’ın Süleyman aleyhisselâm’a hizmet eden cinler gibi nebilere hizmetle görevli bir cin olduğunu söyleyen de var, ama Burak’a İbrahim aleyhisselâm da binmiştir ve iki nebi arasında bir cinin ömründen çok çok daha uzun bir süre vardır. Demekki Burak ölümsüz bir varlıktır ve nebilere hizmet etmekle görevli bir yeryüzü meleğidir bana göre... Şekli belki gerçekten bir hayvana benziyordu veya hayvan şeklinde algılanması Hz. Rasûlullah’ın bineklerle ilgili veri tabanıyla alakalı da olabilir. O çağda binit olarak hayvanlar kullanıldığına göre, Hz. Rasûlullah’a da Burak bir hayvan şeklinde suretlenmiş olabilir. Veya O, Burak’ı tarif ederken dinleyenlerin başkaca bir binit bilmeyip, anlayamayacaklarından dolayı onlara anlayabilecekleri gibi “bir hayvan” olarak tasvir etmiş de olabilir. Ama şu düşüncemi de belirtmeden geçmeyeceğim: Eğer Hz. Rasûlullah aleyhisselâm bugün, bu yüzyılda aramızda olsaydı da Mîrac olayını yaşasaydı, bineği olan Burak’ı belki de çok başka türlü tarif edebilirdi. Belki de uçan daire veya benzeri şekilde algılayıp tarif edebilirdi, kim bilir?!

Tabii ki Allah bilir!

Her neyse, Burak çok hızlı hareket ettiği için pek kısa süre içinde Hz. Rasûlullah'ı bedeniyle Mekke'den Kudüs'e götürmüştür. Hızını da hadiste “tırnağını (adımını) gözünün görüş mesafesinin sonuna basan (yani o derece hızlı giden) bir hayvandır” şeklinde tarif etmiştir Hz. Rasûlullah.. Fakat bu taşıma esnasında gittiği yolu göremeyecek kadar da hızlı değildi, ki döndüğünde ona sorulan sorulara cevap verirken yoldaki kervanların ve yolcuların halinden söz edilmiştir. Bakın bunu da yine hadislerden anlıyoruz.. Şimdi o hadisi okuyalım:
* * *
- Ya Muhammed, bu söylediklerine bir delilin var mı ?. Biz bu güne kadar böyle bir şey işitmedik... dediler..
Bu arada Ebu Cehil oraya gelmişti; alaylı bir şekilde sordu:
- Ne o, yeni bir şeyler mi var?..
Efendimiz Aleyhisselâm da cevap buyurdu:
- Evet !..
- Nedir o ?..
- Gece seyahat ettirildim !..
- Nereye ?..
- Beyt`ül Makdis`e !..
- Sonra da sabahleyin aramızdasın ha ?.. Öyle mi?..
- Evet !..
- Ben böyle yalan hayatımda işitmedim !..
Sonra da, Efendimiz Aleyhisselâm’ın söylediklerini inkâr etmesinden korkarak kavmini oraya toplamak istedi..
-Bana söylediklerini kavmime de anlatman için, onları buraya çağırmamı uygun görür müsün ?.. diye sordu.. Efendimiz Aleyhisselâm buna müsaade etti..
Bunun üzerine Ebu Cehil Mekke`li müşriklerin bir kısmını oraya topladı.. Sonra da onlar gelince, Ebu Cehil konuştu:
- Haydi, bana anlattıklarını, onlara da anlatsana ?..
Efendimiz Aleyhisselâm bunun üzerine anlattı:
- Ben gece Beytül Makdis`e seyahat ettirildim !.. Hayretle sordular:
- Şimdi de aramızda bulunuyorsun ha?.
- Evet !..
Hepsi de bu anlatılanlara şaşıp kalmışlardı.. Bir an sukûnet içinde kaldıktan sonra hepsi de inkâra koyuldular.. Sonra birisi sordu:
- Bu anlattıklarına dair bize bir delil gösterebilir misin ?..
- Evet, seyahat sırasında yolda filân oğullarına rastladım.. Develerini kaybetmişlerdi.. Onlara seslenerek develerinin olduğu yere kılavuzlandım..

(Sonradan bu yol gösterilmiş olsa, bu yaşanmışlığa dair ifadeler olmazdı. Ama unuttuğu noktaları daha sonra hatırlaması için vizyon şeklinde gösterilmiş olabilir)

Sonra Tenim yokuşunda bir kafileye rastladım ki, önde siyahımtırak bir deve gidiyordu.. Üzerinde iki harar yüklü idi.. Biri siyah, öteki alaca renkli iki çuval. Onları gördüğünüzde sorun bakalım doğru mu söylüyorum ?..

Müşrikler bunun üzerine acele ovaya açıldılar.. Nitekim az sonra uzaktan gelmekte olan ilk kafileyi gördüler.. Ve Efendimiz Aleyhisselâm ne demişse, kelimesi kelimesine söylediklerini gerek bu ilk gelen kafilede, gerekse de diğer kafilede buldular..
* * *
Demekki düşünce hızında anlık bir gidiş değil bu... Çünkü bu yolculuk esnasında yolda görülenler var. Zaten Mîrac olayı baştan aşağı bir rüyet (seyir) olayıdır. Dolayısıyla her aşamasında görüş söz konusu olmuştur kanımca.. Düşünce hızında yolcuğun aşamalarını seyretmek ve idrak söz konusu olamazdı. Yoksa Rasûlullah aleyhisselâm bir araç olmaksızın düşünce hızında da yolculuk edebilecek güçtedir. Veya Cebrail de bunu yapabilecek güçtedir. Ama Efendimiz bir misafirdir, hem de kendisine “Habibim” diye hitab eden Allahu Teâlâ’nın misarifiridir ve süpriz bir yolculuğa çıkarılmıştır. Bu sebeple kendisine özel bir refekatçi (Cebrail) ve özel bir hizmetli (Burak) tahsis edilmiştir kanımca... Doğrusunu Allah bilir!

Buradan başka bir konuya da girelim. Ehli der ki Hz. Rasûlullah’tan sonra gelen velilerin tayy-ı mekân yapması da İsrâ olayındaki gibidir. Aslında tayy-ı mekan olayı Hz. Rasûlullah’tan önceki rasul ve nebilerde de olmuştur, ilk değildir. Hz. Süleyman aleyhisselâm kıssasında da bu açıktır. Ama tayy-ı mekân denen bu olayın pek çok çeşidi var tabii ki.. Bazısı bunu uçma benzeri şekilde gerçekleştirir, bazı da Burak benzeri bir varlığa binme şekilde ya da her neyse.. Daha önce bir velinin hayatını okurken, kendisine tayy-ı mekan yaptırılırken dizlerinin çok üşüdüğünü ve romatizma ağrılarının başladığını anlattığını okumuştum. Hatta anlatımda diyordu ki; beni koltuk altlarımdan tutup da taşıdılar..

Tayy-ı mekân denilen yer değiştirme olayını iman etmemiş, yani velayet mertebesine erişmemiş istidraç sahibi kişiler de yapabilir. Ama onlar bunu cinlerin yardımı ile gerçekleştirir.
Konuyu uzattık, ama bana en çok sorulan sorulardan biri de Burak ile ilgiliydi. Biz tekrar Mîrac konusuna dönelim.
Yukarıda Burak’tan inip Mescid-i Aksa’aya girdiği yerde hadisi kesmiştik, kaldığımız yerden Rasûlullah aleyhisselâm’ın sözleriyle devam edelim.
* * *
“Sonra Mescid'e girdim ve orada iki rek'at namaz kıldım. Sonra çıktım. Cibril içinde şarap bulunan bir kapla, süt bulunan bir kap getirdi. Ben içinde süt olanı seçtim.” Bunun üzerine Cibril (a.s.) Rasûlullah (s.a.s.)'e: "Fıtrata uygun olanı seçtin" dedi. Rasûlullah (s.a.s) sonra sözüne şöyle devam etti: "Sonra biz semaya yükseltildik.”
* * *
Burada yine duralım ve yorumumuza devam edelim. Buhari’de hadisin bu kısmı hakkındaki bilgi biraz farklı nakledilir. Söz konusu olan olayın Mîrac başladıktan sonra, hatta son aşamasında, Beyt-i Mamur’u ve Sidre-i Müntaha’yı gördükten sonra gerçekleştiği rivayet edilir, ki bana göre sahih olan Buhari’nin rivayetidir. Buhari’de nakledilen rivayet şöyledir:

“Cibril içinde şarap bulunan bir kapla, süt bulunan bir kap getirdi. Ben içinde süt olanı seçtim.” Bunun üzerine Cibril (a.s.) Rasûlullah (s.a.s.)'e: "Fıtrata uygun olanı seçtin" dedi.”

(Buradaki şarap aşk’tır, süt ise ilim’dir. Cebrail’in Hz. Rasulullah’a "Fıtrata uygun olanı seçtin" demesinin ardında yatan gerçek, Hz. Rasulullah’ın yaratılış tabiatında aşktan ziyade akıl ve ilim ağırlıklı olması ve doğal olarak tabiatına uygun olana yönelmesidir kanımca…)

Yine Buhari’de nakledildiğine göre Hz. Rasûlullah Mescid-i Aksa’da sadece namaz kılmıştır. Neden Mescid-i Aksa’ya götürüldüğünü hakkındaki kişisel fikrim de şudur: Kudüs ihtiva ettiği mânâ ve enerjiler yönünden Mîrac gibi bir müşahade ve seyir olayına Mekke’den daha uygundur. Mekke varlık seyrinden ve varlığa dair tüm sıfatlardan soyunulup, Zati tecelli altında erime makamıdır. İhtiva ettiği nur da bu yöndedir. Yani Mekke’deki enerji titreşimleri bu gibi bir müşahadeye geçmeye izin vermeyecek kadar yüksektir. Bu fikrimizi konuyla ilgili Kur’ân’daki ayet de doğrular niteliktedir. Ayeti hatırlayalım:

“Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi (mucizelerimizi) göstermek için bir gece Mescidi Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya yürütenin (isrâ yaptıranın) şanı pek yücedir. Şüphesiz o işitendir, görendir." (İsra, 17/1)

Ayetteki altı çizili bölümü biz bu şekilde değerlendirdik, doğrusunu Allah bilir!

Bir başka yönü de daha sonra detaylı açıklayacağımız gibi, Zat mertebesi (Ahadiyet mertebesi) Rasulü olan Hz. Muhammed aleyhisselâm’ın, sıfat mertebesi (Vahidiyet mertebesi) Rasulü olan diğer rasullerin ruhaniyetindeki tüm güçleri kendinde cem etmek üzere Kudüs’teki enerjilere ihtiyacı vardı. Çünkü Ahadiyet mertebesinde maruz kaldığı zati nurlar ile ağırlıklı olarak hiçlik hissedişinde olan Hz. Rasulullah’ın, bu hissedişi Vahidiyet mertebesine indirgemesi gerekiyordu Mîrac seyrini hakkıyla gerçekleştirebilmesi için… Yani başka bir deyişle; hiçlik yaşamından vahdet yaşamına nüzul etmesi gerekiyordu.

Yeryüzündeki mana titreşimleri de sınıf sınıftır ve Rasuller de bu mana titreşimlerinden fıtratlarına ve potansiyellerine uygun olan bölgede açığa çıkmışlardır. (Tabii bu bizim kişisel düşüncemiz.) Kudüs ise, Vahdet seyrine uygun nurların yoğun olarak açığa çıktığı bir bölgede bulunur.

Kudüs’ün bir başka özelliği de diğer boyuta (ölüm ötesi ışınsal boyuta) açılan en kapsamlı dünya kapısıdır bana göre... (Küçük çapta bir karadelik gibi denilebilir.) Nasıl ki insan ölüm ötesi aleme geçerken kalp bölgesindeki fuad denilen noktadan geçiyorsa, yeryüzünün (Dünya’nın) fuad noktası da Kudüs’tür kanımca.. Bu da başka bir yönü…

Şimdi burada bir şeyi daha unutmadan belirtelim, sonra geri dönmeyelim. Bunun için önce yukarıdaki hadisten bir bölüm hatırlayalım:

“Mescidi Aksa'ya geldim. Onu (bineği) nebilerin bineklerini bağladıkları halkaya bağladım. Sonra Mescid'e girdim ve orada iki rek'at namaz kıldım.”

Ehlullah’tan bazıları “bu yükselişten önceki namazda İbrahim aleyhisselâm, Musa aleyhisselâm, İsâ aleyhisselâm ve daha bir çok nebi ve rasul hazır bulunuyordu, Efendimiz bunlara namaz kıldırdı” der. Ama ben bu görüşe pek sıcak bakmıyorum. Çünkü Hz. Rasûlullah boyut değiştirip sema kapılarından geçtikçe O rasûl ve nebilerle karşılaşmıştır, bunu açıkça anlatır. Hatta sema katlarındaki bu karşılaşma anını anlatırken her birinin bilinen suretleri hakkında tarifler yapar, ki bunlar ilk görüşme anını tarif eder bir anlatımdır. Yoksa bu tarifleri Mescid-i Aksa’da onlarla ilk karşılaştığında yapardı. Fakat demekki orada bir karşılaşma olmadı. Bence Hz. Rasûlullah aleyhisselâm Mescid-i Aksa’da yolculuğa hazırlık açısından tüm nebi ve rasûllerde açığa çıkan ilim ve hikmeti ruhaniyetinde cem ederek namaz kılmıştır. Bana göre yanında ruh bedeni ile de olsa enbiyadan kimse yoktur o esnada.. Tabii ki yine doğrusunu Allah bilir!

İşte bu noktadan sonra yeryüzünde bir yerden bir yere gidiş bitmiş ve boyutsal bir geçiş başlamıştır. Mîrac merdiven anlamındadır. Bu kelime, bildiğimiz anlamda göğe yükselme değil, mecazi bir anlamda kullanılıp olayın boyutsal bir yükseliş veya geçiş olduğuna işaret eder. Hadiste “Semaya yükseltildik” diye tarif edilen de bildiğimiz gökyüzü değildir. Önce boyutsal bir geçiş yapılmıştır, sonra o boyut itibarıyla çeşitli sema katlarına bir seyahat olmuştur. Geçtiği boyutun enerji anlamındaki titreşimleri madde boyutundan çok daha yüksektir. Bu anlamda da bir yükseliş kabul edilebilir. Eğer bu yükselme gökyüzü olsa, dünya göğüne her yükselen O’nun gördüklerini görebilirdi. Mesela astronotlar gibi... Ama olay farklı bir boyuta gerçekleşiyor, ki hiç kimsenin görmediklerini ve hatta ahirete intikal eden enbiyayı, melekleri ve ahiret boyutuna ait halleri görmüştür, hem de daha ilk anda dahi..

Bu olaydan (boyut değiştirmeden veya başka bir ifade ile algılamada frekans değişiminden sonra) sonra Mîrac’ın ikinci aşaması başlar.
(Devam edecek..)

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Hologram

12.09.2007 |1 Yorumlar |

Rüyâlarımızda gördüklerimiz, hafızamızda kayıtlı olan tüm bilgiler ve hattâ izlediğimiz filmler aslında yaşanılan hayatların birebir yansımaları yani hologramları değil midir?

Aslının “aynı” görüntüsünü veren,TÜM özellikleri aynen yansıtan, 3 boyutlu olmadığı halde var gözüken yani hayâl olan hologram, suda ya da aynadaki aksinizde ortaya çıkıverir... 3 boyutlu kendi yansımamızı seyrederken, kendimizi bir “bütün” olarak görmez miyiz?...
Şimdi, gelin hologram ile ilgili yapılan açıklamalardan bir tanesini okuyalım:

“Hologram 2 boyutlu bir objedir ancak doğru yansıtma durumunda tam bir 3 boyutlu imaj yani görüntü üretir. 3 boyutlu objeyi tanımlamadaki tüm bilgiler, 2 boyutlu hologramın hakikâtinde, özünde kodludur yani bulunmaktadır. Keza, yeni fizik teorilerine göre de Tüm evren bir çeşit hologram olabilir.” (Scientific American, Kasım 05, 2005)

Yukarıdaki hologram tanımı bize neyi anlatmakta?
Eğer 3 boyutlu hologram objenin tüm bilgileri iki boyutlu hologramda mevcutsa, iki boyutlu hologramın bilgileri TEK’de (burada boyut kelimesi otomatikman düşmektedir) yani 0 (sıfır) noktasında yani NOKTA’da mevcuttur. Yani bize göre hangi boyuttan bakarsak bakalım Tüm bilgiler holografik olarak TEK NOKTA'da toplanmıştır. Bir TEK yansıtıcı, projektör olması NOKTA’sından bakarsak, O’ndan yansımalar bizdeki kodlanmış(encoded) bilgiye “göre” çözüme ulaşacak ve bizim kısıtlı algılama araçlarımız (5 duyu) yüzünden çoklu holografik görüntüler,imajlar olarak beynimizde yerlerini alacaktır.

Buradaki holografik görüntünün tek ilginç gelen yanı tabii ki 3 boyutlu olmasından kaynaklanmıyor. Herhangi bir imajı holografik bir film gibi kaydedip sonra da bu filmi parçalara ayırdığımızda (kaç parçaya ayırırsak ayıralım), o imaj aslının tüm özellikleri ile görüntü vermeye devam edecektir. Bundan da anlayabileceğimiz gibi, holografik bir film parçası BÜTÜN üzerinde kaydedilmiş tüm özelliklere sahip gözükmektedir.

Bu şekilde günümüz teknolojisinde “hologram” pek çok alanda yerini almıştır. Hologram, datanın depolanması için en uygun tekniktir. İki kesişen lazer diski, milyonlarca bilgiyi bir diskte depolayabilir. Bu iki keşişen ışın holografik datayı kaydeder ve daha sonra da kullanır. http://www.sciencedaily.com/videos/2006-08-10/

Holografik olarak datanın kaydedilmesi, başta film endüstrisi olmak üzere pek çok alanda gerçekleşmektedir; Meselâ, binlerce film çok küçük bir hologram diskine kaydedilmek suretiyle tek bir disk üzerinden seyredilebilmektedir. Bilgisayar dünyasında ise, holografik kayıt teknikleri ile hologram disklere (hologram tabakalara) kaydedilen data, isletim sisteminin kapasitesi ölçüsünde mevcut datayı desifre edip okuyabilmektedir.Tıpkı bir bilgisayar gibi beynimizde TÜM bilgi-DATA- holografik olarak kayıtlı olmasına rağmen, işletim sistemimiz kapasitesi kadar yani bizden ortaya çıkan özellikler kadarıyla o bilgiyi okuyup, deşifre etmektedir. Bu deşifre olunan bilgiler de 3 boyutlu holografik imajlar olarak, mekânsızlığı mekân, zamansızlığı zaman, yerçekimsizliği yerçekimi halinde bir illüzyona dökmektedir.

Eğer, hologramın TEK bir BÜTÜN’ün TÜM özelliklerinin her bir noktasında orijinalini yansıtması olduğunu aklımızdan çıkartmazsak, bence bu bizi başka bir noktaya yöneltebilir:

Kuantum fizikçilerinin sorguladığı evrenin hakikâti ve dolayısıyla bizim hakikâtimiz noktasına… Kuantum teorileri, objelerin belirli bir pozisyonu ve hızının olmadığı ve onun yerine olasılık dalgalarının olduğundan bahsetmektedirler. Yani kuantum noktasından bakıldığında herşey sabit bir akışı olan sanal parçalardan ibârettir ve bu sanal parçaların bir mekânı olmadığı için de algılayana göre her an var olup ve yok olmaktadır.

Ancak, 5 duyu algılama araçları ile koşullanmış ve sınırlanmış olan bizler, tabii ki beynimizdeki eşsiz ve sınırsız kapasiteden bihaber, sınırlı bir alanı "Tüm" kabul edip, o çerçevede algıladığımız ve bize göre gerçek, hakikâtte sanal olanı deşifre etmeye çalışıyoruz ve bunu yaparken de TEK’in bizde yansımasının bizim dışımızda yani beynimizin dışında 3 boyutlu holografik imajlar şeklinde olduğunu düşünüyoruz!!!. Hakikâtte ise, tek DATA ve o DATA’nın kendisinden kendisine seyrettiği bir TEK FİLM vardır ve hattâ bu DATA gibi sayısız DATA’lar, sayısız filmlerle her bir karede her an kendini yansıtmasıdır.

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

ÖNEMLİ BİR RİCA..

|1 Yorumlar |
Değerli Okur,
Yorumsuz Blog'da çok değerli insanların seviyeli yazıları yayınlanmaktadır..
Bu yazıların yanısıra yorumlarınızın da aynı düzeyde ve yayın ilkelerimize uygun olması şarttır.. Yorumların bu düzeyde olmasının; Yorumsuz Blog'a daha nice değerli insanları yazılarıyla birlikte çekeceğine inanıyoruz, hatta biliyoruz..
Size;
Herkesin haddini bilmesi gerektiğini, EDEP'in "haddini bilmek" demek olduğunu uzun, uzun anlatmanın gereği olmadığını biliyoruz.

Ama biz, şunu da biliyoruz ki;
"Edep; edepsizlerin edepsizliğine sabretmektir." (Mevlana)

İnsanın hiçbir zaman tarafsız olamayacağına, ama "susmanın" da bir görüş olduğuna, ayrıca;
"Sırtında her keman taşıyan"ın müzisyen olmadığına, bunun yanında;
Ne kadar yerinde olursa olsun, büyüklere hitap eden her "övgünün" şarlatanlık olduğuna da inanıyoruz.

Yorumsuz Blog'da "Düşünür Yazarlar"ımızın yazılarına, kuş bakışı bakmak güzeldir ama “kuş gibi” bakmamak şartıyla.. Lütfen yorumlarınızı kullanarak nehir önünü tıkamamaya ya da nehrin yatağını değiştirmeMEsine özen gösteriniz..
Sevgilerimizle..
Yorumsuz Blog

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

İnsibağ

11.09.2007 |3 Yorumlar |

Yıllar önce ilk tanıştıkları zaman pek çok itici yönünü görmüştü. “Hareketleri çok değişik ve cins” dediği anlar olurdu içten içe. Aradan geçen on yılda dostlukları öylesine perçinlendi ki; görenler onları birbirinden ayıramaz oldu. Artık gülmeleri, ağlamaları, sevinçleri, hüzünleri, tepkileri tıpatıp benziyordu. Dostluk; onları birbirinin aynı yapmış, adeta ikiz kardeşe dönüştürmüştü.
***

Evliliklerinin 45. yılını kutladılar evde baş başa kahve içerek. Eski albümden nikâh fotoğraflarını çıkardılar. Çocuklarının büyüme seyirlerini izlediler siyah beyaz karelerde. Evlendikleri gün ikisi de apayrı insanlarken zamanla nasıl da kaynaşmışlardı? Artık pamuk babaanne olan yaşlı kadın fotoğrafları gösterirken büyükbabayı ayağa kalkmaya davet etti. Boy aynasında birbirlerini seyrettiler hayran hayran. Kadın şöyle dedi: “Bey, farkında mısın? Senin bıyıkların olmasa aynı bensin… Ben de bıyık taksam aynı senim. Ne kadar da kaynaşmışız değil mi? Kalbimizdeki birlik ve muhabbet yüzümüze de yansımış.

“Amaaan sende, yok daha neler” diye geçiştirdi adam. Lavaboya diyerek salondan kaçtı. İçeride tekrar aynaya baktı. Hakikaten öyleydi. Bu nasıl bir şeydi böyle?!..
***

Hoca Efendi camide ateşli vaazlar verir, cemaat onun coşkusuyla kâh yerinden fırlar kâh gözyaşlarına boğulurdu. Her vaazı ayrı bir muhabbet, ayrı bir hararetti Muhammedi Aşkı yansıtan. Bir gün camiden ayrılıp uzaklara gitti hoca efendi. Onun yetiştirdiği genç hocalar devraldı vaazları. Cemaat şaşkındı. Konuşanların üslubu, tarzı hatta kelime vurguları bile ona benziyordu. Taklit olsa bu kadar cezbetmezdi. “Taklit değil başka bir şey bu” dediler ama adını koyamadılar.
***

Taptuk Dergahından Yunus Emre yetişmişti. Yunus’la birlikte Vahdet düşüncesi mısralarla, namelerle, ilahilerle yansıyacaktı gönüllere… Asırlar geçti, çağlar aktı… Takip eden her tekke Yunusça söyledi Yunusça coştu… Yüzlerce Yunus yetişti akan zaman içinde… Onlarca Yunus Emre öne çıktı aynı adla. Değişmeyen bir şey vardı, ortak paydaları Hakkın sesini halk diliyle, billur bir lisanla şiire dökmeleri. Farklı asırlarda yaşayanlar birbirlerini nasıl etkilemişti böyle? Sanki yüzyıllar önceden nehre dökülen bir boya geçtiği yeri boyamış, aynı rengi sürmüştü gönüllere… Renk öyle bir yapıştı ki hangi şiir hangi Yunus’a ait seçilemez oldu!
***

Kızını diri diri gömdü toprağa. Mekke’liler, “Korktu” diyemezdi artık. Diş gösterene yumruğu indirecek bileği vardı. Kimse diz çöktüremezdi ona. Ne olduysa kız kardeşinin evindeki Kuran’la oldu. Diz çöktü koca aslan. Ve koştu Rasülullah’a… Gaddar, haşin, öfkeli bir adamı kendi rengine boyadı Rasulullah. Biraz Adalet, biraz Merhamet, biraz Şefkat sürdü Ömer tuvaline. Yeni resmin adı Ömer ul Faruk’tu… Rasülullah’ın rengine boyanıyor, “Dicle kenarında bir koyunu kurt aşırsa onu da benden sorarlar” diyecek kadar evrensel sorumluluk ve kulluk bilinci taşıyordu. Rasülullah, kendi rengine boyanan Ömer’i şöyle taltif edecekti:

“Benden sonra nebi gelecek olsaydı, şüphesiz bu Hattab Oğlu Ömer olurdu!..”
***

Kabe’de doğmuş, annesinden ilk sütü emmekte direnmiş, yanına yaklaşanı tırmalamıştı… Herkes şaşkındı. Alemlerin Efendisi geldi, serçe parmağını ağzına verdi, dakikalarca emdi. Gıdanın hasını alıyordu ilk kaynaktan. Ömrü hep kaynağa yakın geçecekti. Fatımatuzzehra ile bütünleştiğinde; çağlara akacak Nübüvvet Pınarına musluk oluyordu! “Ben yürüyen Kur’anım diyecek kadar kendinden, bilgisinden, halinden emindi. “Perde açılsa, her şey görülse, vallahi yakiynimde zerre kadar artış olmaz” diyecek kadar sırlara vakıftı. Ledün şelalesi altında yıkanmıştı ruhu. Alemlerin Efendisi ilim ve kudretle boyamıştı onu. “Ben İlmin şehriyim, Ali kapısıdır” diyecek kadar kendine benzetmişti.
***

Haya, edep ve cömertlik timsali Osman. Birleştirici, arabulucu, sükûnet telkin edici Osman. Efendimizin 2 kızını verdiği, “Vallahi 3. sü olsa onu da Osman’a verirdim” diyecek kadar sevdiği Osman!.. Rasülullah’ın cömertliğini, infakını, şefkatini öylesine kuşanmış ki; Efendimiz hakkında şöyle buyurmuş: “Cennetteki refikimiz Osman’dır. Biz onu cömertlik ve ince ruhluluğu ile Halilullah İbrahim’e benzetiriz!..”
***

Ve Ebubekir… Sadık dost. Mağara arkadaşı. Sırlar yoldaşı. Efendimiz Ümmetim ümmetim diye ağlarken onun halini öylesine benimsemiş ve kuşanmış ki; Kur’an okuyup içlendiği bir anda şunlar dökülmüş dilinden: “Rabbim, benim gövdemi öyle büyüt öyle büyüt ki; cehennemde başka hiçbir kula yer kalmasın! Başka hiç kimse yanmasın!..”

Rasulullah onun imanını şöyle tescil eder: “Ümmetimin hepsi sual ve hesap olunacaktır. Ebubekir hariç. O sorgusuz- sualsiz girecek cennete! ”
……….
………………
…………………..

İNSİBAĞ: Rengine boyamak, rengini vermek demek!

Sohbet meclislerinde, kalıcı ve hesapsız dostluklarda, beklentisiz sevgilerde oluşur İnsibağ. Taraflar zamanla birbirlerine kendi renklerini verirler.

Tarikat disiplinlerinde bunu Allah Ehli zatlar icra eder. Onların halkasına, meclisine, dersine devam edenler bir süre sonra o zatın huyunu, halini, davranışını benimser ve aynıyla yaşamaya başlarlar. Öyle ki o zat kendi hayatında ne yaşadı ise, onu sevenler de zaman içinde yaşar benzer sahneleri. O hangi idrak boyutuna sıçramışsa onlar da en çok o boyuta özenir, onu ister, onu özlerler. Aşk ehli aşkını, ilim ehli ilmini, hal ehli halini yayar denize atılan taş misali halka halka etrafına. Kumaşı boyarcasına kendi rengini verirler yollarına adananlara…

Şüphesiz en büyük insibağ örneği Efendimizdir. Girdiği her yere, ulaştığı her kalbe kendi halini bağışlamıştır Alemlerin Efendisi… O emindir, sahabe de emindir. O infak eder, sahabe de verir ellerinde ne varsa. O ilim sahibidir, sahabe de alır, yayar o ilmi uzak beldelere, kurak gönüllere. 23 senede koca bir coğrafyayı, binlerce insanı kendi rengine boyar Muhammed Mustafa (sav) …

Vurduğu boya; SIBĞATULLAH (*)

Allah Boyası sürer insanlara. Bütün renkleri alt eden, benlik kirini, ego pasını, nefis küfünü söküp alan, sürüldüğü yerden bir daha çıkmayan ebedi boyadır İslam!...

İnsibağ sırrına daha açık ve öz bir delil mi? İşte hadisler: Kişi sevdiğiyle beraberdir.
“Kişi dostunun yolundadır”

Selam olsun Muhammedi fırçadan sürülecek Allah Boyasına gönlünü açanlara!
Selam olsun renkten, şekilden, suretten soyunup Muhammedi kisveyi kuşananlara!

Mehmet DOĞRAMACI
www.yorumsuzblog.net.tc
(*) http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/sibgatullah.html

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

“İLMÎ SÛRET” ve HOLOGRAM

10.09.2007 |3 Yorumlar |

Anında dinleyerek okuyun!..

DATA” diledi… (Bir şeyin olmasını irade ettiğimizde “OL” hükmünü “OLUŞ” takip eder “AN” içinde.)

Bilinmek için âlemleri, bilmek için Âdemi yarattım”!

Ramazan ayı “oruç” ayı…

İman”ın gereğini hakkıyla yaşayarak “ORUÇ” tutanlar, “ilahî kuvvelerle tahakkuk” etme bayramını yaşayacak! “Müminin iftar sevinci” bu olacak!

Aç kalanlar, karınlarını doyurma bayramına ulaşacak!

İkisi arasındakiler, “oruç”larının derinliğine göre sonuçlarını yaşayacaklar!

Okullarda yıllarca beyinleri yıkanarak, şartlandırıldıkları doğrularla programlananlar, “yenilenenlere” adapte olamamanın sonuçlarını yaşayacaklar!

[ Windows yalnızca Intel veya AMD platformlarındaki bilgisayarlarda çalışır... Tıpkı, "Kurân Kursları" veya "Din Okulları" şartlandırmalı din öğretisi platformlarının sınırlarıyla sınırlı beyinler gibi!

Linux ise platform bağımsızıdır! Apple’dan Amiga’ya, Sun Sparc işlemcili iş istasyonlarından dünyanın en hızlı bilgisayarı olan IBM BlueGene/L’e kadar tüm Windows ötesi sistemlerle dahi çalışır. Tıpkı, Allah Rasûlü'nün getirmiş olduğu bilgileri değerlendirip, Allah adıyla işaret edilenin sonsuz yaratış âleminde sınır tanımadan gezinip seyr hâlinde olan beyinler gibi! (Yenileyicinin İşlevi) ]

Kimin salâtı mi’rac olup, iman ettiğinin hakikatini yaşamak suretiyle “oruç” hissedişi açığa çıkarsa; “orucun mükâfatını ben veririm” sırrı kendisinde açılacak.

Kimi, bedeniyle onların aralarında, hakikatiyle arşın gölgesinde, yaşamına devam edecek!

Kimileri de hakikatin ilmi kendisine açıldıktan sonra, duygusallığı sonucu, evlâdü iyal ile evcilik oynamaya dönecek!

İnsan, DEHR’de anılmazdı”!

“İnsan” ismiyle burada işaret edilen “DATA”dır! “NOKTA”dır! “Heyulâ”dır! “Hakikat-i Muhammedî”dir! “El İnsan-ı Kâmil”dir!

“DEHR”, İndallah’taki sayısız “DATA”lar, “NOKTA”lar sürecidir ki bu boyuta(!) biz ALLAHU EKBER diyerek işaret etmekteyiz. Sonsuzluktaki “NOKTA”lardan bir “NOKTA” olan “DATA” anılmazdı bile ALLAH indinde!..

Bunu bize, “Esmâ mertebesi”nden açığa çıkan zatî ilim haber veriyor… Ki bu haberin sonucu olarak “ALLAHU EKBER” diyebilmek bize nasip oluyor.

“Fetebarekallahu ahsenül hâlikıyn”!

“DATA” diledi, ilmiyle, ilmini, ilminde seyretmeyi… Bilinmeyi diledi, Hakikat-i Muhammedî’ye büründü!.. Bilmeyi, seyretmeyi yaşamak için de Âdem’i (aslı “yok” olan) irsâl eyledi! Beyin aynasından kendini seyreyledi!

Esmâ mertebesi olarak işaret edilen “DATA”, kendi başına düşünülürse, hiç bir târif ve tavsif O’na ulaşmaz! Hakikat-i Muhammedî kisvesine bürünmekle, ilk tecellî ile tüm isimlerin özellikleri O’nda belirir ve bu sonsuza dek devam eder çeşitli özelliklerin açığa çıkışıyla.

Hakikat-i Muhammedî, Muhammed Mustafa aleyhisselam beyninde kendini tüm ihtişamıyla seyretti! İşte bu yüzdendir ki eşi, benzeri yaratılmamış en muhteşem varlıktır Hazreti Muhammed aleyhisselâm. O’na inzâl olmuştur “Kurân-ı Kerîm” tanımlı muhteşem derinlikli Bilgi Kaynağı!.. O, dairenin en tepesi olarak tasavvur ettiğimiz Hakikat-i Muhammedî noktasının tam karşısına düşen muhteşem Ayna’dır! Bir daha hiç kimsede öylesine yansımaz Hakikat-i Muhammedî!

Hakikat-i Muhammedî’nin bir nazarından oluşan cennet şarabından dünyada bir yudum alan kişi öyle bir sarhoş olur ki, hâline akıl ermez!

Uçsuz bucaksız cennet şarabı denizinden bir kadeh içirince mukarreb velî Şems, havasın Gavs-ı Âzam kabul ettiği büyük velî Mevlâna Celaleddin’e, o aşkla kendinden geçip Divan-ı Kebîr’i yazdı ve dahi o sarhoşluk içinde şöyle konuştu:

Bugün Ahmed benim! Ama dünkü Ahmed değil!..” Acaba hangi sırrı ifşa ediyordu bu sözleriyle?

Hakikat-i Muhammedî olarak anlatılan “El İnsan-ı Kâmil”, “Aklı Evvel” ismiyle işaret edilen değerlendirme vasfıyla, bilinmek için âlem içre âlemleri; “çok boyutlu tek kare” resmi seyretmede! “An”lık bakışlar hâlinde.

“Âlemler vehim nurundan yaratılmıştır” diyor “İnsan-ı Kâmil” yazarı Seyyid Abdülkerîm Geylânî (Ciylî). Kendisinden hadsiz hesapsız feyz aldığım zat!

“Vehim” nurundan her an “var” olup, hemen sonrasında “yok” olarak sürekli yeniden yaratılan “çok boyutlu tek kare resim”, Esmâ mertebesi ilmi olarak seyredilmede.

DATA! Tüm bildirilmiş ve bildirilmemiş Esmâ-ül Hüsnâ, O’ndaki özelliklere işaret eder… Ki bu özellikler “tek kare resmin” mürekkebidir!

“DATA”! Ahadiyet derûnudur ki; fikirden söz edilmez bu özelliği hakkında… Bildirilen odur ki, “Ahadiyet” in kanalından (semboliktir bu kelime) “Zatî ilm” ile varlığını alır. Uzun yıllar önce yazdığımız “Şuhud-u zat” kavramı buna işaret eder. Bunun sonucunda, tenezzülü ile “Vahdet-i şuhud” yaşanır… Onun dahi tenezzülü ile “Vahdet-i vücud” yaşantısı açığa çıkar. Tüm bunların açığa çıkışı hep Esmâ mertebesi kapsamında olur.

“DATA”! Vahidiyet, tüm isimlerle işaret edilen özelliklerin kendi TEK’illiğinde mevcut olduğuna dikkati çeker.

“DATA”! Hüviyetiyle, “HU” ismiyle, “Ahadiyeti”ni fark ettirir! “Ahadiyet” derûnundan açılan kapı ötesindeki, mutlak “Zat”a işaret eder! “Esmâ” diye işaret edilen özelliklerin, “seyr” amaçlı olarak “bilinmekliği için”, “vehim nuru”ndan yaratılmış olduğunu anlatır!

“DATA”! Ulûhiyeti itibariyle, “ALLAH” adıyla işaret edilen indinde bir “NOKTA”dan ibarettir. Çünkü “ALLAH EKBER”dir!

“DATA”! “Heyûla”dır… “NOKTA”dır! Bâtını âmâ”, zâhiri “İLİM”dir!

“DATA” şehadet eder… “DATA”nın diliyle şehadet eder “Rasûl ALLAH”; “Şehadet eder Allah ki, kendinden gayrı ilah=tanrı olacak hiçbir şey yoktur”!

“Kendinden gayrı olmadığına şehadet eden ‘Kendisi’dir; lâkin gafletle zâhir kıldığında, sanır ki o, kendisi şehadet etmektedir! Oysa şehadet edebilende bunu açığa çıkartan “EŞ ŞEHÎD”dir!

“Yıllardır ben Hakk’ı zikrettiğimi sandım, oysa gördüm ki zikreden kendisiymiş kendini!” diyeni hatırlayalım.

“EZEL”in “DATA”dır!.. “EBED”in “DATA”!.. “El Ezel” ya da diğer isimlerin işareti, zaman ve mekânsallığa değil, boyutsallığa işaret eder. “Her şey, O’ndan gelir boyutsalık içinden ve O’na döner”! Her “AN” gerçekleşir bu olay, SEYREDEN indinde! Ki bu da bir bakıştır yalnızca! Gerçekte, zaman-mekân ve dahi boyutsallığın olmadığını hatırlayalım.

“AN”, “MUHYİ”dir, “MUMİT”tir, “BÂİS”tir! Hayata çıkarır, dönüştürerek yeni bir yaşama sokar bir sonraki anda!

“RAHMAN”dır “DATA”; esmâyı (isimlerin işaret ettiği tüm özellikleri) cem etmiştir kendisinde… El VAHİD” isimlerin işaret ettiği özelliklerin TEK’teki varlığına işaret ederken; Er RAHMAN”, TEK’teki sayısız özellikler mevcudiyetine işaret eder.

“RAHÎYM”dir “DATA”; her an açığa çıkartır “rahminden”, “kalem”le yazılmış “çok boyutlu tek kare resmi”! Tek bir sistem (Sünnetullah), tümü kavrar makrodan mikroya!

“VÜCUD” verir “DATA”, ilmiyle, “çok boyutlu tek kare resim” içindeki her bir âlem sûretine…

“RABB ül âlemiyn”dir; “FÂTIR”dır, “BÂRİ”dir, “BEDÎİ”dir “DATA”; âlemlerdeki her bir birimi, açığa çıkarış (irsâl) amacına göre mükemmellik içinde, kendine özgü programla yaratarak kulluklarını devam ettirir.

“DATA”dır; münezzehtir yarattıklarında aşikâr eylediği kavramlarla, “isimlerin işaret ettiği özelliklerle” kayıtlanmaktan, sınırlanmaktan!

“Çok boyutlu tek kare resim” içinde olan âlem içre âlemleri, evren içre evrenleri, “yok”tan “var” etmiştir ilmiyle ilminde!

Hologram bir insan görüntüsü düşünün… O, kendine göre vardır, hareket eder, konuşur, anlatır… Kendisinden açığa çıkanlar, başkalarınca görülür algılanır… Ama o hologram insan, varlığını her an kendisini projekte edenden alır! Projekte eden bir an kesse gönderimini, o hologram insan “yok” olur! (âlemler nazar-ı ilahî ile kâimdir, uyarısını hatırlayın.)

İşte “çok boyutlu tek kare resim” olan âlem içre âlemler, tümüyle bir “holografik gerçeklik”tir!

İlmiyle, ilmini, ilminde seyredenin seyri sonucudur holografik gerçeklikolan âlemlerin varlığı!

“Âlemler vehim nurundan yaratılmıştır!.. Âlemlerin aslı hayaldir!.. Anka bir kuşun adıdır ki adı vardır, varlığı “yok”!.. Varlık hayaldir, vehmedenden kaynaklanan!..” gibisine geçmişte Hakikat ehlinden açığa çıkmış bulunan tespitler acaba neye işaret ediyordu dersiniz?

“Herkes ne için yaratılmışsa ona o kolaylaştırılır… Bunun için herkes kolaylıkla başaracaktır ne için yaratılmışsa onu…” uyarısı sadece insanları mı anlatıyor; yoksa “çok boyutlu tek kare resim” olan evren içre evrenlerdeki figürlerin her birinin “NOKTA”dan projekte olan doğrultusunu mu?

“DE Kİ: HEPSİ DE KENDİ PROGRAMLARI DOĞRULTUSUNDA (şakûllerinde) FİİLLER ORTAYA KOYARLAR”. (İsrâ: 84)

"YERYÜZÜNDE VEYA NEFİSLERİNİZDE SİZE İSABET EDEN BİR MÜSÎBET, BİZİM ONU YARATMAMIZDAN EVVEL, MUTLAKA BİLGİ KAYNAĞINDA YAZILMIŞTIR.

BUNU, ÖNCEDEN MUKADDER VE YAZILI OLDUĞUNU BİLİP; ELİNİZDEN ÇIKAN ŞEYLERDEN DOLAYI ÜZÜLMEMENİZ VE ELİNİZE GİREN İLE DE SEVİNİP ŞIMARMAMANIZ İÇİN (açıklıyoruz)!.. ALLAH, DÜNYALIKLA BÖBÜRLENENİ SEVMEZ" (Hadîd: 22 - 23)

“HALBUKİ SİZİ DE YAPAGELDİĞİNİZ ŞEYLERİ DE ALLAH YARATMIŞTIR”!.. (Sâffât: 96)

“ALLAH İSTEMEDİKÇE SİZ İSTEYEMEZSİNİZ”!.. (İnsân: 30)

Dikkat edelim…

Tüm bu açıklama ve uyarılar, bize göre bir anlatımla, ilmini, ilmiyle seyrin, oluşma aşamalarını açıklamak içindir KİTAP’ta!

“Kurân-Kerîm” O!.. Zengin ve cömertçe (Kerîm) açıklayan BİLGİ KAYNAĞI! Eşsiz Kitap! “OKU”yabilene…

“DATA” adıyla tanıtmaya çalıştığımız “NOKTA”nın ilmiyle, ilminde seyri ve bu seyir sürecinde yaratılan, “yok”tan “var” edilen “İLMÎ SÛRET”ler! “Çok boyutlu tek kare resmin” figürleri!.. Âlem içre âlemler, evren içre evrenler!

“Kimin bilincini açarsa İslâm’a, Rabbanî ilim (Nur) açığa çıkar”…

Kim varlığının “yok”luğunu kavrarsa, onda Hak, “ben HAKK’IM” der! “Es SEMΔ algılar bunu!

Körler, gözleri kadarıyla yaşar!.. Basîr olan ise HAK’kı seyreder!..

Konuşanı gören kör ise, “falancadır konuşan” der; Semî, açığa çıkarılanı algılar!

Kör, sağır ve dilsiz, gözü, kulağı ve dili kadarıyla yaşayanı tarif eder!

Kimi hiç duymaz, kiminin de diliyle kulağı arasında kilometrelerce mesafe vardır!

Her biri, bahçenin bir bitkisidir yaratılış amacına göre! Geniş çimen bahçeye serpiştirilmiş güller, laleler, karanfiller!

Tüm bu yazdıklarımızı kavramak, varoluş programında olmayanlar ise, kulluklarını, kafalarında şekillendirdikleri tanrılarına (ilahlarına) göre düzenlerler...

Konu dışı etiket-ünvan sahibi olmalarının, bu konuda değeri bir hiçtir!

Burada (ABD’nde), nice profesörler, generaller, devlet adamları görüyorum, branşlarında başarılı olmuşlar, dereceler, pâyeler almışlar; ama yetiştikleri devrede beyinleri yıkanmış, gökte oturan ve yeryüzüne oğlunu yollayan tanrı anlayışıyla!

SORGULAYAMIYORLAR! DÜŞÜNEMİYORLAR! KİLİTLENMİŞLER bu konuda!

Bu kadar bilimsel gerçekler varken, hâlâ gökte bir tanrı ve onun yanından yeryüzüne inmiş bir oğul kabulleniyorlar!..

Bu ne müthiş yaratış acubesidir!

Gökte oturan TANRI!.. KOLTUĞU (arşı) var!.. Yanında ordusu!.. Yüzü var!.. Elleri var!.. Ayakları var!.. Bazen Dünya göğüne iner!.. RUH ve melekleri yeryüzüne yollar, 50 bin yıllık yoldan gelirler (deve hızına göre mi yoksa ışık yılına göre mi 50 bin yıl?)!!!.. İşte öyle bir şey! (“Uzaylılar tanrıdır, kendilerini öyle tanıtarak gelmişler; bundan da tanrı anlayışı doğmuştur diyenlere de böylece çanak tutuyorlar.)

Robot gibi, ses kayıt cihazı gibi, beyinleri yokmuşçasına, SORGULAMADAN, DÜŞÜNMEDEN BUNLARI KABULLENİRLER; sanki bu büyük bir marifetmişçesine! Sonra da kendilerine pâyeler biçip, ünvanlar verirler!

Bu tarz anlatımın, misal, işaret, mecaz olarak bildirildiği, üzerinde düşünülmesi tefekkür edilmesi istenildiği halde; şartlanmaları dolayısıyla bu uyarıları hiç kale almazlar!

Çünkü onlar da kulluklarını bu şekilde ifâ ederek, sonuçlarının kendilerinden açığa çıkması için yaratılmışlardır!

Şimdi gerçekçi bir biçimde, kendini aldatmadan düşün lütfen…

“YOK”luğun âsından ilim nuruyla “var” olup, ilmiyle, ilmini seyretmek; ve dahi “benliksizlik orucu”nun nimetlerini tatmak suretiyle yaşamak için mi var olanlardansın?.. “ORUC”unu bağlayabiliyor musun zaman zaman? Yoksa araya beşeriyet iftarı sokarak mı devam ediyorsun Ramazan’da?

“Oruc”un, sana “Kadir”i yaşatıyor mu gecenin karanlığında tüm varlık “yok”luğa kavuştuğunda? “DATA”nın, ilminde seyr için yarattığı “RUH” (yani ilmi) ve melekleri (yani esmâ kuvveleri) tenezzül ederek beynine inzâl oluyor; sonucunda “gören gözün, işiten kulağın, söyleyen dilin, tutan elin” olup, “yok”luğunu hatta hiç “var” olmamışlığını yaşıyor musun?

Kiminle muhatap olup, hitabın kimden geldiğini kavrayabiliyor musun? Bu gerçeğin “EDEB”iyle yaşamak açığa çıkıyor mu imanının sonucu olan “oruç” sonrasında senden?

Yoksa, akşam iftarı bile beklemeden, ölmüş kardeşinin çiğ etini yemeğe devam ederken, diğer yandan da “oruç” tuttuğunu mu sananlardansın?..

Her neyse…

İşte diyenin dediği gibi…

Sevgi baht olmuş EZEL’den bize… Sizde bir türlü; bizde bir türlü”!

Aslına bakarsanız bu aralar hayli derinlikli konulara girdik… Bu sohbeti isterseniz biraz farklı tamamlayalım… Size bir hikâye anlatayım…

Efendim bizim televizyonda biraz “büyüklük” duygusu var… Yukarı kattaki 130 cm’lik TV’ye bakıp bakıp kendini çok büyük zannediyor! Topu topu 180 santim ebadında oysa zavallı!.. 265 santimlik plazma TV’den haberi yok tabi!

Dün gece bir de baktım ki kendinden geçmiş homurdanıyor…

“- En büyük benim!”

“- Hayrola nereden çıkardın bunu?” dedim.

“- Görmüyor musun? Tüm evren, yüz milyarlarla galaksi benim içimde! demez mi?!!

Onu dinlerken dalmışım verdiği görüntüden… The UNIVERSE diye bir belgesel vardı o anda uydu yayınında... Belgeseldeki evrensel görüntüler HD kalitesinin tüm canlılığı ve haşmetiyle ekrandan açığa çıkıyordu, bense dediklerine dalmıştım!..

Muhteşem bir görüntü! Evrende yüzmilyarlarla galaksi görüntüsü! Düşünebilen bir beyni felç edecek bir şok görüntü!

180 cm ekranlı HD TV kendini kaybetmiş; “Ben en büyüğüm!.. Tüm Kâinat benim içimde!.. İşte gör yüzmilyarlarca galaksi nasıl içime sığıyor!” diye haykırıyordu!..

Eskiden kablodan normal yayın alan bizim TV, artık yeni uydudan kendisine ulaşan 30 HD kanal yayınla daha bir canlı olmuştu! Aldıkları, sanki canlı imiş, kendisinde varmış, kendisine aitmiş gibi yansıyordu ekranından gözlere!

Ne var ki o, aksettirdiği her şeyin, uydudan kendisine gelen olduğunun bilincinde değil! Kullanıcının tercihine göre her tür yayını vermesi dolayısıyla sınırsız olduğunu düşünüyor; oysa o konuda bile uydudan gelenle sınırlı, onu da bilmiyor!

O yüzden de, kendinde bulduğuyla kendini “UNIVERSE” (evren) sanıyordu!.. Ne yayını aldığı uydudan haberi vardı, ne de kendisinin gelen yayını açığa çıkaran bir cihaz olduğundan… Ekranında açığa çıkan görüntülerin, beynine ulaşan dalgaların çözümlenmesi akabinde ekranına ulaşan yansımadan başka bir şey olmadığını fark edemiyordu zavallı cihaz!

Ey uydu!.. Merak ediyorum, acaba daha neler yollayacaksın benim TV’ye de, o da kendini neler sanmaya devam edecek?

Aslında hiç karışmıyorum hissedişine ve yalnızca seyrediyorum onu!.. Çünkü o da fabrikada bu işlev için imal edilmiş… Kendisinde açığa çıkarılanları aksettirmek için başkalarına… Ne yıkama yapabilir ve ne de buzdolabı işlevi görebilir!

“Düşünen beyinler için biz nice misaller verdik” deniyor…

Ne ibretsin sen TV! Seni seviyorum bana verdiğin dersler için!

Evet, sevgili dostlar… “Ramazan”, yani hiç değilse bir dönem, “ORUÇ” gerçekliğini yaşama süreci hepimize mübarek olsun...

Not: Orucun genel anlamını İSLÂM’IN TEMEL ESASLARI kitabının ilgili bölümden okuyabilirsiniz.

AHMED HULÛSİ
10 Eylül 2007
www.ahmedhulusi.org

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Anlam..

|1 Yorumlar |
İngiliz Dilbilimi bölümünden mezun olduktan sonra hayatımın bir nokta!sında dili bilimsel olarak inceleyeceğimi söyleselerdi (her ne kadar bu konuda eğitim görsem de) herhalde gülüp geçerdim ama, bilinen her şeyin başka bir deyişle her noktanın istisnasız TEK’e hizmet ettiğinden o zamanlar haberim yoktu!…

Dili bir sistem olarak gören ve niteliğini, yapısını, birimlerini ve dönüşümlerini inceleyen bilim dalı olan Dilbilimi (Linguistics) ve dildeki anlamları inceleyen Anlambilimi (Semantics) bakın bizleri nasıl bir “anlam” yolculuğuna götürecek…

Anlambilim, hem felsefe hem de dilbilim alanlarında bir dilin göstergeleri ile bunların anlamları arasındaki bağlantıları inceler. Her iki alan (felsefe ve dilbilim) da insanların dilsel anlatımlardan nasıl anlam çıkardıklarını açıklamaya çalışmıştır. Zaten yaşantımız her an bir “anlam çıkarmak” değil midir? Beynimizin içinde ya da dışında!!! konuşalım, her bir an bir anlam yüküne sahiptir. Peki, bizler için bir şeyin anlamı nasıl oluşur? Tabii ki, bizdeki bilgi birikimi yani bu birikime vesile olan kelimeleri kullanarak. Şimdi siz diyebilirsiniz ki “dili kullanmadan da herhangi bir şeyden anlam çıkarabilirim yani hissedebilirim”. O zaman belki de düşünmemiz gereken konu, dilin sözlü dışa vurumundan başka içsel konuşmaları da kapsadığıdır. Yani beynimiz aslında her an konuşmaktadır!! İster bunu dışsal! yapalım yani kelimelere sesli dökelim, ister sadece düşünce bazında içsel hissedelim.

Hayat denilen sesli ya da sessiz sinemadaki (sanal dünyanın) değişik rollere bürünerek, bizleri sanal aleme gerçekmiş gibi çeken başrol oyuncuları olan “kelimeler”!...

Bizler, bu kısıtlı kalmış kelime ve onun işaret ettiği anlam ya da anlamlar doğrultusunda tüm hayatımız boyunca şartlanmışız ve bu şartlanmalara göre de anlamlar çıkararak hayatımızı sürdürmekteyiz. Hatta tek hedefimizin hayatımıza bir anlam katmak olduğunu düşünerek yaşarız. Aslında bu durum bir ironiden öteye gitmemektedir! Hayatın bir anlamı olmadan yaşamanın anlamsızlığından bahsederken hakiki ANLAM’ın verdiği mesajlardan bi haber kendi sınırlı anlam dünyamızda yaşamaya devam etmekteyiz….

Şimdi gelin bir kelime ile oynayalım; Örneğin, ben “özdek” dersem, sizde nasıl bir anlam oluşur?

“Özdek” kelimesini yalnız başına söylediğimde, siz eğer daha önce duymamışsanız, o kelimeye muhtemelen hiç bir anlam yükleyemeyeceksiniz. Kelimenin içindeki kısımları ayrıştırarak belki bir sonuca varmaya çalışabilirsiniz. Bu da gene kelimenin içindeki diğer sözcük öğelerinin bazılarının siz de bilgi olarak mevcut olması ile gerçekleşebilir, yani bilinen kelimelerden yola çıkarak bilinmeyenden bir anlam çıkarmak…

Peki, bu çıkarabildiğimiz (tabii herhangi bir anlam çıkarabildiysek!!) anlam ne kadar “anlamlı” olur? Yani bir başka deyişle, “orijinal” anlamına ne kadar yaklaşabiliriz?!... Bizler somuttan soyuta bir yolculuk içersindeyiz. J. Krishnamurti’nin David Bohm ile yaptığı bir sohbette de dediği üzere “düşünce beyindeki “özdeksel” bir süreçtir ve bu özdeksel süreçten kaynaklanan herhangi bir başka devinim yine özdeksel olacaktır.!”

Bu bizi çok ilginç bir noktaya getirmektedir; kelimelerin çokluğu bizlere yaşadığımız sistemi anlamlandırmada kolaylık sağlasa gibi gözükmekle birlikte orijinal anlamları yakalamanın kelime bilgisi ile uzaktan yakından bir bağlantısı olamayacağı düşüncesindeyim. Düşünün bir kere, hayattaki en zor şey, soyut olan kavramlara anlam yüklemek ve onları çoklu sistemde yani etrafınızla paylaşmaya çalışmak!! Ne kadar uğraşırsanız uğraşın sizin kendinizdeki orijinal
bir anlam dışardan!! asla ve asla sizdeki orijini gibi algılanamaz ve anlamlandırılamaz…

Dönelim şu “özdek” kelimesine… “özdek” kelimesinin bir diğer anlamı (yukarıdaki açıklamalarımdan belki bazılarınız çoktan anladılar) “madde” yani İngilizce'deki anlamı ile “physical matter”dır. Biz, şimdi maddeyi nasıl anlamlandırırız onu bir düşünelim…
“Madde” şimdiye kadar öğretilmiş bilgilerin ışığında bizde bir anlam oluşturmaktadır. Ancak bu tamamen öğretilen ve öğrenilmiş bir bilgi karşılığı oluşan bir durumdur. Yani bizi sınırlamaktadır. Nasıl mı? Mesela özdek dediğimde eğer kelimeyi bilmiyorsanız henüz bir anlam yüklemezsiniz, bu da sizi başka bir bilgiye götürmez. Ancak “özdek” kelimesinin anlamını öğrendiğinizde yani onu anlatan diğer bir kelime olan “madde”, sizde otomatik olarak mevcut olan yani yüklü duran genel bir anlamını ortaya çıkarır; “duyularla algılanabilen ve mekanik bir kütlesi olan”. Ancak, ilerleyen bilim sayesinde biliyoruz ki, madde ile ilgili pek çok teori bilinen anlamının yerine başka anlamlara sahip olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin, 20. yüzyılın başlarında, “Elektronda maddi olan hiçbir şey yoktur. Elektron, hareket halindeki elektrik yükünden fazla bir şey değildir. Peki, negatif yükte madde yoksa, pozitif çekirdekte neden olsun? Madde yok olmuştur. Yalnızca enerji vardır!" denmiştir.

Şimdi bu bilgi ışığında bizlerde kalıplaşmış olan “madde” anlamını yitirmektedir. Düşünsenize sadece “madde”yi incelemek, deneyler yapmak yerine sadece bir kelime değişikliği bile bizdeki mevcut anlamların değişmesine neden olabilmektedir. Tıpkı “madde” yerine “özdek” denmesi gibi.

“Özdek” kelimesini incelersek de göreceğiz ki; ön ek olan “öz-” ve daha sonraki ek “–de” bizleri “ÖZDE”ye yani O TEK, ÖZ’e götürmektedir. Sondaki “k” harfi de, O Tek’in NOKTA’dan açılımı! O da “madde”yi oluştursun!!!... Bu arada “madde” neredeydi???

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Yakın Dönem Hak Dostları (e-Kitap)

09.09.2007 |0 Yorumlar |

Okumak güzel. Zikir de güzel. Sohbet dinlemek de… Allah Dostlarını sevmek, özlemek, hallerinden ibret almak da… Ama daha güzelini söyleyeyim mi? Daha güzeli bir Hak Dostunu görmek, nazarına muhatap olmak, birebir sohbet etmek. İşte bunun lezzetini tarifte kelimeler aciz kalır!.. (Mehmet Doğramacı) Hemen İNDİRİN !..

Etiketler: ,

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Hepimiz kabımız kadar su alıyoruz deryadan..

|1 Yorumlar |
"Allah kime hayır murat ederse, ona dînde derin anlayış verir" (Ayet)

-Soru : Bir insansı/şaki, bu ilim ile ilgilenir mi?..
-Üstad: "Evet, ama derin tefekküre giremez"

Bu iki ibarenin, ifade ettiği “MANA/RUH/NOKTA” dan projekte olmuştur her ŞEY; ve bizim, bazı şeylerin (İLİM), bazı şeyleri (malum) mutlaka meydana getireceğini; bazı şeylerin de bazı şeyleri kesinlikle oluşturamayacağını anlamamız gerekiyor.

"Biz buna boyut dedik daha önceleri... Ama boyut deyince öteledik, o sebeple artık boyut da demiyoruz, bilincin bakış açısı diyoruz"

Biz ise, bundan yıllar önce tasavvuf/ilim sohbetlerinde hatırlıyoruz ki;
"Boyut/boyut farkı denilince idrak anlaşılmalı, idrak farklılığı/düzeyleri anlaşılmalı" Ve hafızalarını hemen yoklayıveren arkadaşlarımıza hatırlatmayı bir borç biliyoruz.
Lütfen, isim, resimle, musluklarla değil sadece su ile ilgilenelim. Bunu KENDİmiz için yapalım. Zira yine biliyoruz ki, benim, senin/sizin, tüm isim ve resimlerin /şahısların aynı ile yerine geçip kullanılan ve işlerliği olan bir “zamir” vardır dilimizde. Evet “o” zamiri. O ise “KENDİ” denilendir. Her DAİM sende/bende işlerliği söz konusu olan “BİR BEN” yani “O”.

“MÜ’MİN” kelimesiyle işaret edilen vasfa sahip olan, ilmi yitiği bilir ve nerede/kimde bulur (duyarsa) alır. Aksi tavırların sergilendiği mahal ve meclislerde başka vasıflar hakimdir.

“Kabul etmeyeceği duayı kuluna ettirmeyen ALLAH”, İLMİN idrakını niye/ne hikmetle verir acep?.. İlmini/yaşamını demiyorum; idrakını diyorum. Zira önce dua sonra ise icabet oluşuyor değil mi? Dua eden de icabet/tahakkuk eden de ayrı/gayrı ve ötede değil, değil mi?

Bakın ne diyor Şems-i Tebrizi, “MAKALAT” adlı eserde;

“Henüz ergenlik çağına gelmemiştim. Muhammed(î) aşk(ı) ağır basınca, yemekten içmekten kesilirdim. Bu halin otuz kırk gün sürdüğü olurdu. Babam bir gün bana dedi ki:
“Oğul, bu ne hal, nasıl bir yoldur, bu yolun sonu nereye varır, ben bu halden korkmaya başladım”
Ona dedim ki; ”Babacığım, benim seninle babalık-oğulluk ilişkimiz neye benziyor, biliyor musun?.. Bir tavuğun altındaki yumurtaların arasına bir kaz yumurtası karışmış, zamanı gelmiş yumurtalardan civcivler çıkmış, büyümüşler. Bir gün analarının arkasında bir göl kenarından geçerken, kaz yumurtasından çıkan atlamış suya, başlamış yüzmeye.. Tavuk eyvah demiş, gitti yavrucuğum, helak olacak, ölecek, ne işin var senin suda..
Babacığım, o kaz yumurtasından çıktı ve onun fıtratı suda yaşamaktır, yeri yurdu sudur..”
İşte bu konuşmadan sonra babam rahatladı ve beni de rahat bıraktı diyor Tebrizli ŞEMS.

O yaşta o hali, hangi çalışma, hangi amel, hangi sistem oluşturmuştur. Allah’ı bize anlatılanı kadarıyla, veya anlatılsa bile bizim anladığımız kadarıyla kayıtlamayalım. O “iki kap ilim” bizde de potansiyel-kuvve olarak mevcut. Hepimiz kabımız kadar su alıyoruz deryadan. Artık, VEHMÎ BENLİK KELLEMİZİ uçuracak olan öbür kaba burun kıvırmayı bir bıraksak diyorum.

Beyninize sağlık, sevgi, saygı ve tefekkür ile kalınız.
(Bu yorum "AN" başlıklı yazıda yapılmıştır..)

Etiketler: ,

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Beyin Fırtınası (9)

|0 Yorumlar |
Evrenin Efendisi (s.a.v.) Konuşuyor:
- “Ümmetimin fesada düştüğü (bozulduğu) bir zaman da sünnetime sarılana yüz şehid sevabı verilir.”
- “Kim benden sonra öldürülmüş sünnetlerimden bir sünneti ihya ederse beni seviyor demektir, kim de beni seviyorsa o benimledir.”
- “Allah’ın rahmeti benim halifelerimin üzerine olsun.”
“Ya Resulallah senin halifelerin kimlerdir.” diye soruldu.
Efendimiz (s.a.v.) de “Sünnetimi ihya edenler, diriltenler ve onu insanlara öğretenlerdir"

Şimdi bu çerçevede tefekkür konularımız:

1- Rasülullah (s.a.v.) in Sünneti kavramından ne anlıyorsunuz?

2- Ümmetin fesat ve fitneye düştüğü dönemde Rasülullahın sünnetini ihya nasıl yapılır?.. Bunun 100 şehit sevabına eş tutulması size neler düşündürür?.

3- Onun sünnetini hayata uygulama konusunda örnek tatbikatlar yazar mısınız? Çevrenizden, yakınlarınızdan, büyüklerinizden olabilir. Sünnete uygun yaşam örnekleri yani.

4- Bir dostum gıybet edilen mekanı derhal terk ederdi. Bir diğeri karnını yemekle şişirmeden sofradan kalkardı. Bir başkasının ise her sabah karşılaştıklarına selam vermek şiarı olmuştu… Sünneti ihya noktasında küçük ama önemli davranışlar bunlar. Sizin bu konuda “Büyük şeyler yapamasam da ben şu konuda Rasülullahça davranmaya çalışıyorumdiyebileceğiniz bir uygulamanız var mı? (Riya olur diye çekinmeyin, bize örnek numunelere hasretiz!)

5- Beni seven benimledir buyurmuş Efendimiz. Onu sevmek nedir?. Alameti nelerdir?. Çevrenizde Rasülullah Aşığı zatlar tanıdı iseniz biraz bahseder misiniz?...
-----
(Cevaplar maddeli olursa memnun oluruz…)

YORUMUNUZU-İLMİNİZİ DOSTLARLA PAYLAŞIN..

(Önemli hatırlatma: Oturuma katılanların fikirleri üzerinde yorum, eleştiri veya değerlendirme yapılmaz.)

www.yorumsuzblog.net.tc


...
BEYİN FIRTINASI:

Yeni fikirler oluşturmak üzere, düşüncelere engel koymaksızın, önceden belirlenmiş kurallar dahilinde yapılan fikir yaratma yöntemi.

Bir grubun belirli bir konu üzerinde mümkün olduğunca çok sayıda fikir üretmesi amacıyla kullanılan demokratik ve katılımcı bir çalışma tekniğidir.

Disiplinli ama baskıcı olmayan bir yaklaşımla; basit, aykırı, karmaşık, uçuk … düşüncelerden yaratıcı ve uygulanabilir fikirler oluşturmak için grup sinerjisini kullanmayı amaçlar.

Uygulama Adımları:
- Söylenen fikir üzerinde yorum, eleştiri veya değerlendirme yapılmaz.
- Fikirler tükendiği zaman beyin fırtınası oturumu tamamlanır.

Prof. Dr. Nüket Yetiş
TÜSSİDE Başkanı

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Niyetin su içmekse!

07.09.2007 |3 Yorumlar |

İlim elde etmenin ilk yolu; okumak. Bunu kitap, kaset, cd, vaaz, sohbet, seminer vb araçlarla alabilirsiniz. Hele internet gibi engin ve zengin bilgi okyanusu önünüzde ise iş daha da kolay.

Hakikatin azığı sadece kuru bilgi değildir
. Salt bilgi ile öze varılsa; Yunan Filozofları ile Uzak Doğu Mistikleri hakikati en iyi okuyan kimseler olurdu. Bu yolun değişmez, vazgeçilmez gıdası; Hikmettir!

Hikmet; salt bilgiden öte, manalar ve fiiller arasında bağ kurarak, adeta zihinsel devreleri tamamlayarak hakiki aydınlanmaya ulaşmaktır. Kur’an buna işaret etmek üzere pek çok ayette: “AKLETMEZ MİSİNİZ ?” diye sorar. Akletmek; bağ kurmaktır.

Hikmet; hikmet ehlinden; sizden önce fark eden, ruhuna vakıf olan zattan doğar! Hak Ehli; Hikmet Çeşmesidir. Peki, hikmet nasıl alınır? Biricik örneğimiz Rasulullah (sav) Efendimizden nasıl almışlarsa öyle! Sahabe tavrı; hikmeti elde etmenin en kolay, en etkin, en pratik yolu. Rasülullah sorardı:
- Şu dağın ardında ne var, biliyor musunuz?
Dağın ardını çok iyi bilmelerine, belki her gün geçmelerine rağmen değişmez cevap şu idi:

- Allah ve Rasülü daha iyi bilir!

Risalet Pınarı; Çağdaş Hakikat Ehlinden akmaya devam ediyor. Talip olunan hikmetse; bilgi yarıştırma, didişme, ispata girişme; hikmet ehlinin değil, talibin önünü keser! Hikmet ehli önünde “Ben de biliyorum” iddiasında olan değil; “Lütfen bana da bildirin” diyen kazanır!

Susamış, bağrı yanık kişi çeşmeyi sorgulamaksızın suya eğilir. Maksat su içmekse, bardağı musluğa süren kazanır. Çeşmenin konumunu, suyun mineral değerlerini tartışan içinse ne harareti söndürme, ne de suya kanma şansı çok zayıftır.

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Muhammedî olabilmek..

|0 Yorumlar |
“Ben Muhammedîyim” sözü her kişinin değil er kişinin kelamıdır. Her insan bu sözü söyleme cesaretini kendinde bulamaz. Zira Muhammedî olabilmenin olmazsa olmaz şartları vardır. Şayet kişi bu temel şartları kendinde taşımıyorsa bu sözün manasının manevi ağırlığı altında ezilecektir. Bir insanın Muhammedî olabilmesi için taşıması gereken temel vasıfları şöyle sıralayabiliriz:

Muhammedî olabilmemiz her şeyden önce büyük bir fedakarlık gerektirir. Öncelikle nefsimizden başlayarak birçok kişisel menfaatten feragat edebilmeliyiz. Karşımızdaki insanı daima kendimize tercih edebilmeliyiz. Mülkün sahibinin ve varisinin Allah olduğunun bilincinde, muhtaciyet şartlanmasından arınmış olmak kaydıyla ihtiyaç sahibi görünümünde açığa çıkanın da Hak olduğunu müşahede ederek Hakkın eli olarak herkese yardım elimizi uzatabilmeliyiz.

Muhammedî olabilmek için vericiliği pratikte yaşayabilmemiz önem taşır. İnsanlara maddi ve manevi ikram ve ihsanlarda bulunarak karşılık beklemeksizin kendimizdekileri karşımızdakilerle paylaşabilmeliyiz; senliksiz ve benliksiz bir biçimde. Her türlü menfaat duygusundan arınabilmeliyiz.

Muhammedî olabilmek için İlahi vechi (Allah isimlerinin manalarını) yöneldiğimiz her noktada algılayabilmeliyiz. Yaratılan her birimin O’nun farklı bir özelliğinin açığa çıkışından ibaret olduğunun farkındalığını her an yaşayabilmeliyiz. Karşımızda O’nu Zahir olarak görürken kendi hakikatimizde de Batın olduğunu bilerek, kendi hakikatimiz olan tekil varlığı içsel ve dışsal olarak hem afakta hem de enfüsde tüm boyutlarıyla görebilmeliyiz.

Muhammedî olabilmek için Allah için sevebilmeli ve yine Allah için buğz edebilmeliyiz. Bu ölçü bizzat Allah Rasulü tarafından verilmiştir. Yaşamda ve ölüm ötesi boyuttaki tüm oluşumların Allah’a yönelik olduğunu, hakiki fail ve oluşturucunun O olduğunu yaşarken bu hakikati tereddütsüz deneyimleyebilmeli ve hissedebilmeliyiz. Hay’dan gelip Hu’ya giden yolculukta tüm birimlerin aynı seyirde olduklarını fark edebilmeliyiz (rücu hakikati). Seyrimize Allah’tan başlayarak Allah ile sürdürmeli ve neticede tekrar Allah’a vasıl olmanın zevkini beka sırrıyla yaşayabilmeliyiz.

Muhammedî olabilmek için hiçbir zaman insanlar arasında ayırım yapmamalıyız. Yolumuz mutlak birlik yoludur. Bu yolda tefrika çıkaranlar Muhammedi olamazlar. Çünkü Muhammedîler, vahdet ehlidirler ve Allah’a B sırrıyla (her şeyin merkezinde oluşu) iman etmiş olanlardır. İnançlı inançsız tüm birimlere Hak nazarıyla bakarlar. Onlar, lütfun ve kahrın tecellisinden başka bir şey görmezler. Bu özellik, Fatırları tarafından onların fıtratına dercedilmiştir. Musa Aleyhisselamda olduğu gibi Firavunda da Hakkı müşahede edebilme marifetine ulaşarak bu özellikleriyle avamdan ayrı bir hususiyet taşırlar. “Cennet bizim olsun, Cehennem onların” tarzı bir anlayış onların lügatında geçmez.

Muhammedî olabilmek için Kadere mutlak anlamda tam teslimiyet gereklidir. Her şeyin Tek varlığın takdiri, dilemesi, yaratmasıyla zuhur ettiğinin farkında olabilmek, gerçek anlamda sükuna erebilmek için zaruridir. Mevla’nın ne eylerse güzel eyleyeceği aşikardır. Önemli olan Mevla’yı özümüzde bulup hissedebilmemiz, Hiçlik okyanusuna gark olup Hepliği bütünsel olarak yaşayabilmemizdir. Yaşamda yersiz ve hikmetsiz hiçbir şeyin olmadığını görebilmeliyiz.

Muhammedî olanlar aynı zamanda sadakat ehlidirler. Sıddık olanlar, ahde vefa gösteren sadıklardır. Bütün oluşlarda bu seçkin sadıkların tasarrufu söz konusudur. İyi ve kötü gününüzde daima onları yanınızda hazır bulursunuz. Zahiren yanınızda bulunmasalar da kalben (şuur boyutunda) sizinle alakadardırlar.

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Beyin Fırtınası (8)

06.09.2007 |4 Yorumlar |

Bu haftaki Beyin Fırtınası konumuz HZ.MUHAMMED MUSTAFA (s.a.v.).. Onunla bağlantılı 4 sorumuzu genişçe değerlendirelim dostlar…

1- Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin dış görünüşü ve simasını anlatan çok detaylı nakiller olmasına rağmen niçin resmi yok?... Resminin çizilmesi niçin yasak?.. Çizilse ne olurdu?..

2- Efendimizi rüyada görenler niçin yüzünü tarif edemiyor ve “hiç kimseye benzemezdi ama çok güzeldi” deyip geçiyorlar?..

3- Efendimizi siluet yada sima olarak rüyada görmüşseniz lütfen bizimle paylaşınız. Dilerseniz isim vermeden buraya alırız.

4- Onu rüyada görememek Hakikat Yolcusu için bir eksiklik midir?.. Onu rüyada görmekle kastedilen başka boyutlar olabilir mi?..
.............

YORUMUNUZU-İLMİNİZİ DOSTLARLA PAYLAŞIN..

(Önemli hatırlatma: Oturuma katılanların fikirleri üzerinde yorum, eleştiri veya değerlendirme yapılmaz.)

www.yorumsuzblog.net.tc


...
BEYİN FIRTINASI:

Yeni fikirler oluşturmak üzere, düşüncelere engel koymaksızın, önceden belirlenmiş kurallar dahilinde yapılan fikir yaratma yöntemi.

Bir grubun belirli bir konu üzerinde mümkün olduğunca çok sayıda fikir üretmesi amacıyla kullanılan demokratik ve katılımcı bir çalışma tekniğidir.

Disiplinli ama baskıcı olmayan bir yaklaşımla; basit, aykırı, karmaşık, uçuk … düşüncelerden yaratıcı ve uygulanabilir fikirler oluşturmak için grup sinerjisini kullanmayı amaçlar.

Uygulama Adımları:
- Söylenen fikir üzerinde yorum, eleştiri veya değerlendirme yapılmaz.
- Fikirler tükendiği zaman beyin fırtınası oturumu tamamlanır.

Prof. Dr. Nüket Yetiş
TÜSSİDE Başkanı

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

İnikâs

04.09.2007 |7 Yorumlar |

Akşam yemeğinden sonra odasına çekildi. Bir süredir takıldığı Nar- Nur kavramlarına yoğunlaşacak, içine doğanları rayına oturtmak, yeni doğabilecek olanları yakalamak üzere ilim okyanusuna dalacaktı. Nur ve Nar… Ayetleri dizdi önce. Sonra kelime köklerine daldı.

Zihninde lamba yakacak kıvılcıma rastlamamıştı henüz. Bir de dostları arasam diye düşündü. Basiret ehline telefon açtı. Hoş- beş derken sordu: “Nar ve Nur için ne dersin abi?..”
Hattın öbür ucundaki; “Biz de şimdi misafirimle nar ve nur konuşuyorduk. Tevafuka bak!”
Sonra İrfan ehlini arayacaktı. Telefon uzarsa çalışması kesilebilirdi. Cebe mesaj attı. Gelen cevap: “Ben de şu an Gazali’nin "Nurlar Feneri"ni okuyorum!..”

Birbirinden habersiz ve uzak kimseler aynı anda aynı konuya yoğunlaşmıştı!
***

Sevgiye dair bir hadis hatırlıyordu. Birkaç aşamalı bir hadis. Bir bakışa göre Fatiha’nın özeti, diğer yaklaşıma göre Nefs Mertebelerinin hasılası idi. Düşündü, aradı, taradı ama tam metne erişemedi. Mail kutusuna yeni bir mail düştü. Açtı. Gözlerine inanamadı. Dostu, haftalık sözler derlemiş, araya bu hadisi de almıştı. Hem de kaynağını belirterek!
***

Kendisi ile hesaplaşmaya giriştiği yoğun günlerdi. İnsan bazen dertler ve sıkıntılar bitsin ister, hatta gaybın dili olsa da çözüm tarihi önüme gelse derdi. O gece sevdiği bir zatı gördü.
- Bunaldım baba. Kestirme bir çıkış göster, kurbanın olayım!

Abdest alan zat cumaya hazırlanıyordu. Havlu ile kurulandıktan sonra raftan eski bir eser çekti. Açtı. Madde madde dua ve salavatlar vardı. “Bunları oku. 7-8 madde bir şey. Kısa ve öz. Tam istediğin gibi.”

Birden uyandı. Ne kitap, ne de zat vardı ortada. Kitabın ismini hatırlasa gider arardı. O da yoktu. İşe gitti. Dairede çalışırken öğleye doğru bir genç uğradı. Hemen hemen her sabah telefon edip, kısaca hayırlı işler ve bereket dileyen Muhammedi edebe sahip o gençti gelen. Odayı kalabalık görünce:
- Bunları hocam yolladı. Bizzat kendi derledi. Okursunuz inşallah, bana müsaade, deyip çıktı.

Ortalık sakinleşince açtı küçük kitapçığı. Her güne salavat ve dualar vardı. El yazması eserlerden titizlikle derlenmişti. Hem de evliyanın en büyüğüne; Gavs-ı Azam’(ks)a ait virdler, salavatlar, dualardı bunlar. Bir rüya bu kadar mı çabuk çıkar, demekten kendini alamadı.
***

Sohbet meclisi o hafta da mütevazı dostlarla bir araya geldi. Çok soru soran ve çabuk cevap almak isteyeni arkadaşı uyardı: ”N'olur acele etme. Sus izle. Sorularının cevapları bir bir çıkar dostlardan. Ama n'olur sus bekle, olur mu?”

Öteki; “Ben dayanamam, hemen sorarım” dedi. “Bak n'olur bekle” diye ısrar etti daha tecrübeli olan. Bizim tez canlı zor da olsa kabul etti: “Tamam, bekleyeceğim”

Şehrin değişik semtlerinden toplandı dostlar. Sohbet başladı. Herkes tecrübesini ve tefekkürünü açıyordu bir, bir. Bizimki yerinde duramıyor, kan ter içinde kıvranıyordu ama dostu göz ucuyla ikazlarını hiç kesmiyordu. Sohbet bitip gelenler evine dönünce sordu acele edene: “N'oldu hala aklında soru var mı?” Bizimki:
- Nasıl oldu anlamadım. Ağzımı açmadım ama, beynimi okuyup cevap verdiler. Bu nasıl iş?
***
Sevdiği yazarın her yazısı onun için ayrı bir anlam ifade ediyordu. Hasretini çektiği bir açıklamayı ondan bekledi. Her hafta bakıyordu ama cevap bir türlü gelmiyordu. Mail yazdı.
“Efendim rica etsem şu hususu açar mısınız?” Cevap vermedi yazar. Durumu arkadaşına anlattı. Arkadaşı çıkıştı: “Ayıp yaaa. Sanki kasaba et sipariş ediyor! Ayıp etmişsin, hiç şunu yaz denir mi?”

Haklıydı. Ama soru da içini kemiriyordu. O gece zikir çekerken yazarın simasını gözlerinin önüne getirdi. Bir süre yoğunlaştı. Nasılsa yanında değildi, naz etti, hatta emir verir gibi konuştu: “Bunu yaz artık, n'olur yaz! Bir kere dediğimi yapsan kıyamet mi kopar?”

İki gün sonra siteyi açtı. Yeni yazı, beklediği konuyu açıklıyordu. Hem de bütün detayları ile.
Mırıldandı: “Nurum benim, nasıl da duyarmış, sen çok yaşa emi !”
…….
……………
………………………

Hepsi de yaşanmış bu örneklerle ne anlatmaya çalıştım? Ana fikri sezdiniz mutlaka.
Tasavvuf literatürüne çok eskilerden girmiş bir kavram bu: İNİKÂS!.. Ne demek?

Yansıma, yankılanma, ışığın ya da sesin karşı bir mahale çarpıp çıktığı mahale geri gelmesi. Hem de yoğunlaşarak, artarak, bereketle dönüşü.

İnikas, akis kelimesinden aklınızda kalsın. Sadece bir kavram olarak değil, metot olarak da belleğinize kaydedin. Farkında olmadığımız zamanlarda oluşan bu durumu bir de farkındalık hali ile kullanırsak neler gelişmez değil mi?..

Evrene saldığınız her düşünce, her soru, her arayış, mutlaka bir açılımla dönecek size. Ama aynalarınız var ise! Boşlukta, kararsız ya da egoya kilitlenmeyi maharet sayan ukalalıkta iseniz hiçbir şey dönmez. Dostlarınız varsa, sevebilmişseniz, bağlanabilmişseniz, vermeyi, paylaşmayı yaşam ilkesi olarak seçmişseniz şanslısınız!

Siz şimdi bu inikasa daha kuvvetli delil de istersiniz. Bilirim ben sizi. Hadis ya da ayet olmazsa ikna olmazsınız. Hadis buldum. Onunla bitireyim: “Mümin; müminin aynasıdır

İnikâs bereketiyle gönül zenginliğine erişenlerden olmanızı diliyorum.

Selam; karşı mahalleri kendinden ayrı görmeyip ayna olduğunu fark edenlere, en azından fark etmeyi niyete alanlara olsun!

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Mevlevilerin Sema'sı Bir Meditasyon Formu Olarak Dünyanın Dört Bir Yanına Yayılıyor!

|5 Yorumlar |
2007'nin Mevlana Yılı olarak kabul edilmesiyle tüm dünya İslâm mistizmi, yani tasavvufla tanıştı. Görüntülerini seyredeceğiniz vakıf, Osho Vakfı ve Hindistan'dan İsviçre'ye kadar uzanan bir alanda her yerde merkezleri var. Sema ile ilgili bu görüntüleri DVD halinde çoğaltıp dünyanın her yerine yolluyorlar. Tabii ki bu esnada Sema'nın dayandığı nokta itibarıyla felsefesini de anlatıyorlar, ki o tasavvuftur.

Etiketler: ,

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Yorum yapabilmek için..

|0 Yorumlar |
Değerli Okurumuz,
Yaptığımız testler sonucunda:
Yorumsuz Blog'a www.yorumsuzblog.net.tc üzerinden girildiğinde;
Yorum yapma sayfasında, "kelime doğrulama resmi" (Microsoft) İnternet Explorer'ın bazı versiyonlarında, ya hiç gözükmemekte ya da eksik görülmektedir.

Bu nedenle bazı okurlarımız yorumlarını yapamamaktadırlar.

Buna karşılık Yorumsuz Blog'a http://yorumsuzblog.blogspot.com/ üzerinden girildiğinde, "kelime doğrulama resmi" sorunsuz görülüyor.

Değerli Okurumuz, bu bir teknik sorundur ve galiba bizi aşıyor..
Yorumlarınızı yapabilmek, yani bu sorunu aşmak için, Yorumsuz Blog'a http://yorumsuzblog.blogspot.com/ üzerinden girmek şimdilik tek çare..
Verdiğimiz rahatsızlık için affınıza sığınırız :)
Selam ve sevgilerimizle
Yorumsuz Blog
(Herhangi bir nedenle yorumunuzu giremediğiniz taktirde, bize gönderebilirsiniz. Biz, yorumlarınızı sizin yerinize sisteme girebiliriz.)
E-Posta: Bize bu adresle ulaşabilirsiniz.

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..

Aydınlanma...

03.09.2007 |0 Yorumlar |

(Not : Yazıda geçen tüm evrim süreçleri semboliktir.)

Dünya kadar bilgiye sahip olup, Mevlana’nın “Eşeğe kütüphane yüklesen fark eder mi? Bir de üstüne yük olur garibin” diyerek anlatmak istediği yerde durmaktan kurtulabilmemiz için önce “sadece bilgi ile oluyor mu?” sorusuna cevap vermemiz lazım. Oluyorsa, “neden olmadı?” sorusuna da cevabı kendimiz bulacağız. O da bir yerlerde yazıyordur belki... O bilgi bizi saflaştırmış, özgürleştirmiş, huzur vermiş, sükunete yaklaştırmış, dinginlik doğurmuş mudur? Anlayışımızı, hayata bakışımızı, insanlarla ilişkimizi ve biz olan şeyi değiştirmiş midir? Ya egomuz, varlık içinde kendimize edindiğimiz o kısıtlı şablon ne haldedir? Daha da mı güçlenmiştir yoksa “biliyorum” dedikçe? Sınırsızlık kendini şablonlara açar mı acaba? Bu şablon 1000 kitap ta yazmış olsa, açar mı? İnsanları anlama, şefkat, saflaşma, eylemlerde olgunluk, sükunet ve saf bir bakışı kazandıran nedir öyleyse?

* * *

Milyonlarca, milyarlarca sene süren bir süreç meyvesini vermişti sonunda...

Akıl almaz dönüşümler ve etkileşimler ereğine ulaşmıştı...

Ve meydana gelmişti, o zamana kadar dünyada varolanların en yetkinleri...

Bulundukları konum nedeniyle kendilerine verdikleri önemi haksız görmek te pek mümkün değildi... O noktaya gelmek için o kadar çok yol alınmıştı ki, bu varlıklar “Ol’duk” diyebilmekteydiler artık. Duyuların olmadığı bir düzeyden; hareket etme olanağına sahip, benzersiz algılarla donanmış ve diğerleriyle etkileşime girebildikleri bir varoluşa ulaşmışlardı. Bu nedenle “Ne olduk?” sorusunun başına renkli sıfatlar koyarak, geldikleri bu eşsiz ve muhteşem yerde yaşayıp gitmek, onlar için tartışmasız ve yerinde bir karar olarak kabul görmüştü. Dünyanın hakimleri ve zamanının en ileri varlıkları olan bu türe günümüzde “amipler” deniyor. Onları bügün aynı yerde, bol oksijenli su kenarlarında, sulak arazilerde “Ol’duk” zikrini sürdürürken bulmamız mümkün. Biz onlar hakkında tartışırken, onların “Ol’duk” demelerine gülme eğilimi gösteriyorsak eğer; kendi üzerimize düşündüğümüzde de ağlamaya hazır olmamız gerekiyor...

Amiplerden bu yana meydana gelen değişimler üzerine odaklanarak doğanın sözlerini daha net anlamak için; önce içimizdeki amip doğası üzerine düşünmek önümüzü biraz daha açabilir. Bilim odaklı yazılar kendi kaynakları olan rasyonel gözlemlerle tartılırken; bir düşünceyi, anlamı aktarmak üzere yazılan yazılar da kendi kaynakları olan sezgi ile tartılabilir ancak. İkisinin de ispatı arasında temelde fark yoktur. İkisinin de sonuçları, uygulama isteği olan ve uygulayan herkese açıktır...

Bugüne nasıl geldik? Tarihte neler oldu? Amipten mi türedik yoksa hep insan mıydık? Felsefeciler ve felsefi görüşler arasında en çok hangisi mantıklı? Bilgimizi iyice arttırırsak onların da hatalarını bulabilir miyiz?.......

Sonsuz hayata sahip varlıklar olsaydık, ilk olarak bunları sormak ve hayatımızın onlarca hatta yüzlerce yılını cevapları bulmak için geçirmek bizler için sorun olmayacaktı. Ancak henüz “Ben kimim? Nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorularına cevap verememiş, kim olduğunun özsel bilgisine sahip olmayan varlıklarsak eğer; tarihi; detayları yerine içinde barındırdığı değişmeyen ilkeleri anlamak; felsefeyi; dedikodusunu yapmak yerine düşünceyi ve dinamiklerini anlamak amacıyla kullanmamız bizlere daha fazla yarar sağlayacaktır... Niteliği (şuuru) etkilemeyen nicelik (bilgi) arttırma çalışmaları ile, öznenin dönüşümüne yönelik bilgilenmenin amaçları her ne kadar bir olsa da, ereklerinin farklı olduğu deneyimlenen bir gerçek olmuştur. Öznenin değişimi-dönüşümü-saflaşması eski halinden ölüm anlamına gelirken; bilgilenme, öznenin giydiği egoyu güçlendirme ve saflaşmaya karşı yeni bir duvar oluşturma riskini taşımaktadır. Ego ne derece güçlenirse güçlensin, son terfi noktası sabit olduğundan; her şuurun yatırım yapmayı seçeceği bir odak olmamaktadır...

“Ben kimim”e verilecek cevabımız yokken, bunun haricinde her şeyle uğraşacak kadar çok zamanımızın olması bizlere büyük büyük atalarımızdan kalan alışkanlıkları halen terk edemediğimizi gösteriyor sanki. Kendimizi bilmiyor ama başka her şeyi biliyor görünüyor ve hararetle savunabiliyoruz. Hayat tereciyse, bizler ona tere satmaya çalışmaktan vazgeçemeyen acemi tüccarlarız. Ve değiştirmeyen-dönüştürmeyen-saflaştırmayan bilgi, itiraf etmekten ne kadar kaçsak ta, kendimizi oyalamak amacıyla yarattığımız bir gürültüden öteye geçemiyor bizim için. Anlamaya çalışmak yerine, tatsız tartışmalarda “birbirini alt etme çabaları”yla harcadığımız zamanlar ve bu şekilde “boş boş gezip tozan”lardan kendimizi üstün görmemiz ise; sadece şort giymeyi bırakmış çocuklar olduğumuzun ispatı. Aklımıza gelmiyor “Rüya görüyorsunuz” diye haykırırken, daha kendi illüzyonumuzdan kurtulamadığımız... Ve gördüğümüzün tek farkının daha güzel etiketlenmiş ve gelişmiş bir rüya versiyonu olabileceği... Bilgiliyiz ya... İşte bunun verdiği yaklaşımla, o beğenmediklerimizden de zor belki kendimize gelmemiz...

Aldığımız bilgi ve “alma yöntemi”miz özne olarak düşüneni dönüştürmüyorsa; oyalanmak için bir hobi edinenlerden temelde bir farkımız olabilir mi? Felsefe üzerinden oyalanmak içimizi daha rahat ettirebilir belki ama sonuç değişir mi? Felsefe bulunmaz bir hazineyse eğer, oradaki pulları saymak ve çentiklerini büyüteçle incelemek yerine onu düşünce yetkinliğimizi arttırmak için kullanmak daha çok işimize yaramaz mı?.. Düşününce cevap bizleri rahatsız edebilir ama her şeyin başı önce kendimize karşı samimiyet gibi görünüyor. Ancak hem büyük bir soru sorup hem de ego yatırımından vazgeçmeyeceksek; kabul edelim; Biz bilgiyle kendimizi oyalıyoruz, başkaları gezip, tozmakla... Aynı şey, farklı görüntü... Daha çok bilgili, daha az bilgili... Bir de bilgi arttıkça insan insanlık adına daha da sıkılır bazen. Yani gidip dans etmek, sokaklarda gezmek daha iyi bir seçim dahi olabilir... Kendimize yönelik öz eleştiri yapmaktan rahatsız olduğumuzda bunun bize neye malolabileceği ile ilgili bir görü edinmek amacıyla, bu durumlarda tatlı su kenarlarına gitmek ve amipleri halen oralarda bulabileceğimizi düşünmek yararlı olacaktır... “Olduğun gibi kal, değişme, sen akıllısın, kendine yetersin” sözleri onun doğası çünkü. Yani “Ol’dun”. Amip ne bilsin “keskin sirke küpüne zarar” sözünü. Ne bilsin Nietsche’nin nasıl öldüğünü. Kutsal metinlerde insanı en yüce hallerde tasvir eden, sonra bir anda “aşağının aşağısı”na gönderen anlatımlar çelişkili değil aslında. Çelişkili olan biziz. Sonsuz bir potansiyele sahip ancak onu heba edebilme yetisiyle de donanmış, her iki yöne açık varlıklar değil miyiz? Bu nedenle egomuzun (amip davranışı) doğasını anlayabilirsek, kendi anlamımıza biraz daha yaklaşmamız mümkün olabilir belki... Çünkü anlamak istememek onun doğası... İnsan olanlar ise anlamak-değişmek-dönüşmek ile insan olmuşlardır ancak...

Potansiyel olarak evreni içlerinde taşımalarına rağmen, amiplerin “Ol’dum” demeleri, onları bu potansiyeli gerçekleştirmekten alıkoymuştur. Ancak bunu bilmediklerinden bir bakıma rahattırlar. Cehalet mutluluksa, amipler dünyanın en mesut canlılarıdırlar. Onlar, sınırsız potansiyelin amip şekline girmiş halleriyken, zamanla amiplikle öyle bir özdeşleşmişlerdir ki, amiplik onların kıyafeti olmaktan çıkmış, ruhları olmuştur. Ve kıyafetten vazgeçmek onlar için gerçek bir ölüm anlamını almıştır...

“Beden ruhun mezarıdır...” Platon

Sayıca fazla nitelikçe eksik olma nedenleri; eylemlerinin dayandığı amaçların ya üreme ya da tüketmeye yönelik olması nedeniyledir... Şükürler olsun ki bizler böyle değiliz... Ego saplantısı ile hırsın, şehvet ve arsızlıktan bir farkı varsa tabi...

Aynı şekilde şuurumuzun bir davranışı olarak “amip”lik içimizde bize hükmetmektedir. Eserinin adı ise “ego”dur. Bilgilenmiş ego, adam olamamış bir kral olma potansiyelini içinde taşır. Elinde her türlü zenginlik vardır ama tek yatırım yapmadığı şey o bilgiyi ve zenginliği kaldırabilecek, sindirebilecek anlayış, irfaniyettir. Bu nedenle “İlmine irfan isteyen gelsin” denmemiş midir? Bilgiye hele şu zamanda sahip olmak eskiye göre ne kadar da kolaydır. En büyük sırları kitap kapaklarında dahi görmek mümkündür. Madem bilgiyle oluyor, işte en büyük bilgi. Neden halen bulamıyoruz aradığımızı? Nerede eminlik ve huzur? İşe kral olmakla adam olmak, ilim bilmekle irfana sahip olmak arasındaki farkın bu olduğu söylenmiş olsa da tarih boyunca, duymamış gibi yapmak daha tatlı gelmiştir bize... Bu sözleri sürekli tekrarlar ama halini taşımayız... Şiirlere, şarkılara konu eder, odamızın duvarına asarız da bu sözleri; gönlümüze koymayız bir tek... Bu nedenle onunla yaşayamaz, onunla göremeyiz dünyayı...

Bizler bugün amipleri nasıl görüyorsak, şuurun çok daha ileri düzeylerinden bakıldığında bizlerin de aynı amipler gibi görünüyor olabileceğimizi unutuyoruz. “Onları kurdukları hayal dünyalarında çeşitli roller içinde bulabilirsiniz...” diyorlar bizim için belki de... Amipler bir dönemin en gelişmiş canlılarıyken, şimdi biz öyleyiz ve aynı şekilde “Ol’duk” diyoruz sanki. Bizi bugüne getiren tekamülün, bazı amiplerin “amiplik”lerinden vazgeçerek “nitelik değiştirmesi” ile başladığını unutuyoruz. “Amiplik”ten vazgeçenler, hayal dahi edilemeyecek şuurlara ulaşmışlar, ancak yükselen her aşama bir evvelkine göre hayal edilemeyecek kadar büyüleyici olduğundan, her evrimde “Ol’dum” dememek o derece güçleşmiştir. Ve her derece, geride kalanlardan ezici bir çoğunluğu bünyesine katmış, kendisinin bir parçası yapmıştır. Kendimize baktığımızda, bu evrim sonucunda “Ol’dum” dememenin güçlüğünü en yüksek dozajda hisseden varlıklarız belki de. “Fiziksel tekamül”, bu soruyu soracak şuuru barındıracak yetkinliğe gelmiş ve sırayı “şuursal tekamül”e devretmiştir. Bu durumda, şuursal tekamülün amipleri, çömezleri, öğrencileriyiz... Ancak rahatsızlığını bilmeyenin doktora gitmeyi aklına getiremeyeceği gibi, egodan vazgeçme gibi bir kavrama yabancı olan bizler de, geldiğimiz yerden ve olduğumuz şeyden memnunuz...

Bilgi, gelişme ve konforun sürekli artması son derece doğal. Ancak akıllarımıza kendi şuurlarımız ile ilgili bir sorun olup olmadığının gelmemesi, bizleri “mış gibi” ilerlemelerle oyalama riskini taşıyor. Çünkü nicelik artışı gelişmeye eşit tutulduğunda, nitelik olarak değişimin anlamını dahi düşünmek rahatsız edecektir çoğumuzu. Rüyalarından memnun olanı uyandıran var mıdır tarihte? Yarattığımız illüzyonlarla kendimizi medeni görmekte, bilgi biriktirmekle kendimizi bilge sanmakta ve yeni doğan üyelerimiz için daha da güçlü illüzyonlar yaratarak, bu döngüden kurtulma şanslarını iyice azaltmaktayız bilmeden. Yaptığının şuurunda olmayan ancak ciddi ve bilgili deliler mi olduk? En iyi doktor rolünü de deliler yapar bilirsiniz...

Böyle bir döngüde illüzyonun gücü öyle bir yere gelmiştir ki, içine doğanlar için evrende sorulabilecek en anlamlı soruyu sormak, alay edilecek bir şey halini almıştır neredeyse. Samimi olarak kendileri üzerinde çalışanları dışlayanların bir kısmı ise hayatlarını bilgi biriktirmeye adamış olanlardan çıkabilmektedir. Yani “Ol’muş” olanlardan. Kendi akıl yürütme yöntemi dışında hiçbir şeyi kabul etmemek, katılığını kaybetmemeyi zikir yapmak... Bu zikir bir nevi ölüm zikridir aynı zamanda... Bayatlayan her şey gibi katılıktır belirtisi. Artık kıvrılmaz, bükülmez ama kırılır. Bu da gururdur. Ağzımızı açtığımızda da tüm kokumuz çıkar meydana. Birçoklarına çekici gelme nedenimiz ise, üzerimizi boyamamızdandır... Ve “İşte benim oğlum/kızım” der keyifle içimizdeki amip...

Çamur dolu bir kuyuda çamurlarla oynayan bir grup insanın, çukurdan çıkmaya çalışanla alay etmelerine benzer hayata bizim gibi bakmayan insanlara attığımız imalı bakışlar, “nelerle uğraşıyorsun” demeler. Çünkü “Ben kimim” den çok daha öncelikli konularımız vardır hayatta... Elimizdekilerden çok daha fazla bilgiye sahip olup, daha ezici bir güçle “ben biliyorum” demek ama bilgiden amaç olan “özne”nin değişiminden kaçmak gibi...

“Onları kendi dünyalarında mühim günlük işleriyle uğraşır halde bulmak mümkündür...”

İşte bu anlamda, eski çağlarda puta tapanların da gerisine düşmüşüzdür. Onlar putlar aracılığıyla bir Tanrı’ya tapıyorlardı en azından. Bizler ise hayalimizde yarattığımız egolarımızı tanrı edinip, onlar aracılığıyla kendimizi kurban ediyoruz kendi elimizle yarattığımız putlar için. Tanrımız ego, zikrimiz hırs, putumuz nesneler ve sıfatlar... Ve terfi edeceğimiz son yer toprağın altı... Yok olacağız diyenler için durum zaten kötü. Yok olmayacağız diyenler için ise çok mu farklı? “Kefenin cebi yok”sa, bizimle gelecek tek şey şuurumuz olacak bu görüşe göre. Ama o kadar meşguldük ki yeterli olandan daha fazlasını almak için... Kim kimi alt edecek tartışmaları yaptık tarih ve felsefeyle ilgili...

Durum böyleyse eğer, cehennem ne olur o zaman? Onca zaman her türlü yatırımı yapıp, sadece en önemlisini unuttuğumuz gerçeğini kendi yüzümüze vurmak mı? Ne kadar sürer kendimizi affetmemiz? Gideceğimiz yer oluşturduğumuz şuur niteliğine en uygun yer olmayacak mıdır bu görüşe göre? Yoksa enayi miydi hayatlarını buna adayan insanlar? Bildiğimiz herhangi bir gerçek için kaçımız canımızı veririz? O zaman onlar her ne buldularsa, bizim gerçek diye tanımladığımız herhangi bir şeyden daha gerçek olmalı... Ve dünyanın her yerinde, tarihin hemen her aşamasında ve her kültürün derininde bunun değişmemiş olmasından daha somut ve bilimsel bir sonuç var mı dünyada samimiyetle arayana?..

Kendini sorguladıkça, insan doğasında ortaya çıkan bir dürtünün sonuca varmasıyla gerçekleşen “dolaysız bilme” ve “varlığının ne olduğunu deneyimleyerek-dönüşerek bulma” olarak tanımlanan eşiğe verilen ad da “aydınlanma” olmuştur. Batı dilindeki anlamıyla bilgi toplayarak tarafsız ve bağımsız bir görüşe sahip olmayı kapsayan ve aşan, çok farklı bir kavramdır. Çünkü üzüntü, sıkıntı ve korkulardan özgürleşmeden, varlığının anlamına cevap veremeden gerçek anlamda özgürlük meydana gelemeyecek; “seçme özgürlüğü” söylemleri de bu gerçeğin üzerini örtecek ağırlığa sahip olamayacaktır. Günümüzde Batı Aydınlanması, düşünsel anlamda etkilerden özgür olmaya yaklaşmış bir bireyde zirve noktasını oluşturmakta. Böyle bir birey ise deneyimle aydınlanma yolunda öğrenciliğe adım atabilecek niteliklerden birine sahip olmuş kabul edilebilmekte ancak. Dolayısıyla birindeki zirve, diğerinin giriş kapısını çalmak gibi görünmekte. Zirvelerin zirve olmadığı bir varoluşta biz hangi zirvedeyiz? “Onları, kendilerini zirvede oturdukları hayaliyle herkesle kavga eder halde bulabilirsiniz... Tek tanrılı bir dinin tek üyeleri, tek tanrılarıdırlar bu hayalde...”

Peki nereden başlamalı? Belki de dürüstçe, bilmediğimizi bilmekten başlamalı. Dünya kadar bilgiye sahip olup, Mevlana’nın “Eşeğe kütüphane yüklesen fark eder mi? Bir de üstüne yük olur garibin” diyerek anlatmak istediği yerde durmaktan kurtulabilmemiz için önce “sadece bilgi ile oluyor mu?” sorusuna cevap vermemiz lazım. Oluyorsa, “neden olmadı?” sorusuna da cevabı kendimiz bulacağız. O da bir yerlerde yazıyordur belki... O bilgi bizi saflaştırmış, özgürleştirmiş, huzur vermiş, sükunete yaklaştırmış, dinginlik doğurmuş mudur? Anlayışımızı, hayata bakışımızı, insanlarla ilişkimizi ve biz olan şeyi değiştirmiş midir? Ya egomuz, varlık içinde kendimize edindiğimiz o kısıtlı şablon ne haldedir? Daha da mı güçlenmiştir yoksa “biliyorum” dedikçe? Sınırsızlık kendini şablonlara açar mı acaba? Bu şablon 1000 kitap ta yazmış olsa, açar mı? İnsanları anlama, şefkat, saflaşma, eylemlerde olgunluk, sükunet ve saf bir bakışı kazandıran nedir öyleyse?

Değiştir fiilin, duysun kulağın...” İsmail Emre

Dünyanın nüfus olarak hakimlerinden olan amiplere döndüğümüzde, yaşamlarını milyonlarca sene sonra bugün de devam ettirmektedirler. Aralarında -kendilerine göre- bilgi dolu amipler, sanatçı amipler, lider amipler vardır. Ancak onlar amiptirler ve bilgili de olsalar ancak “bilgili bir amip” olmaya, daha nicelikli bir amip olmaya terfi edebilirler. Nitelikleri aynı kalır. Bir litre su niceliğini arttırarak bir havuz dolusu su olabilir. Ancak buhar olamaz. Bunun için “ateş” gerektiğini biliriz. İrfan öğretilerinde insan şuurunu saflaştıran, ego tortularından ayırarak buharlaştıran bu ateşe “AŞK” adı verilmiştir...

Amipi insan yapan “Aşk”tır...

“Herşey bilgiye olur” söylemi dahi içinde aşkı taşır. Bilgi için emek vermek aşkla mümkündür çünkü. Burada sorun aşkı nerelere kullandığımız. Her nesne, sanat eseri ve bilgi, yönlendirilmiş aşkın ifadesi değil midir?

Küçük su kütlelerinin daha kolay buharlaşmaları gibi, aczini bilen insan, irfan öğretilerinde “en temel bilgiye sahip” olarak tanımlanır. Zaten acizizdir. Ancak bunu biliriz veya bilmeyiz. Kavgacılığın kendine zarar olduğunu -sözde- bilmemize rağmen buna devam eder, engelleyemeyiz. Bilgimiz vardır ancak irfaniyetimiz yoktur. Azimle ve zorla bunu engellediğimizde, içimizde oluşan duygu belki de bize daha fazla zarar verecektir. Bu nedenle yol ancak anlamak ve görmekten geçmektedir. O zaman zorla sökülemeyen huy, kendiliğinden düşecektir. Çünkü tutunduğu yüzeyin niteliği değişmiştir. Huylarla mücadele etmek dahi bu denli zorluyken, egoya karşı hakimiyetin yolunun da ancak “Aşk”tan geçmekte olduğu söylenir...

Tıpkı tohumun kendini açarak koskoca bir ağaç meydana getirmesi ve ardından kendini -tüm özellikleriyle- o devasa boyutlar içinde küçücük bir tohumun içinde yeniden toplayarak yerleştirmesi gibi, doğa da biz beşerlere “insan” olma potansiyelini vermiştir. İnsan (tohum) olanın evreni (ağacı) içerdiği söylemi artık fizikle de açıklanma noktasına gelmişken, geriye bize “bunu binlerce yıl evvel nasıl bildiler?” sorusu kalır.

İnsan, aklıyla meydana getirdiği araçlarla keşfettiklerine şaşırmaz da, şuur yoluyla doğrudan edinilen bilgilere şaşar...” Metin Bobaroğlu

Bu potansiyeli açığa çıkarmanın yolunun; sahte ego, toplumsal kabuller, daha evvel doğru sanılanlar ve şablonlardan soyunmayı gerekli kıldığı daha evvel bu yollardan geçenler tarafından ifade edilmektedir. Bu aşka sahip olanların sürekli saflaşma mücadelesi vermesi ve bir simyacı titizliğiyle toprağı (ego) altına (ruh) dönüştürme çabası göstermesi gerekiyor görünmektedir. “Daha fazla” yerine “daha saf”a doğru gitmeleri ve bu gidişi sürekli tutmaları... Çünkü beklentilere alışmış insan kolay sıkılan bir varlık... Bunu yapma uğraşına küfür edenlerin çoğunun bir zamanlar aynı yolun yolcusu olduğunu düşününce, bu çabanın ardında sakladığı “ikrah etme hali”nin riskini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bu nedenle bilgiye sahip olmak yerine onu hücrelerine kadar varlığına katmanın esas alındığı bir yolda değişimin, bilgiyi tefekkür ile hazmederek varlığının bir parçası haline getirmekle ve teoriden uygulamaya geçmekle olabileceği anlatılmıştır...

“Aydınlanmacılık” dahil tüm “cilik” ve “cılık”lar; bir meyveyi almak, onu incelemek, test etmek, deneylemek, bilgileri bir düzen içerisinde biriktirmek ve yeni bilgilere ışık tutmaktır. Her an bilgiler yenilenir, eskiyen atılır, notlar genişletilir ve bilinenler artar. Bu artış ve detayların sonu yoktur. Çünkü tam anlamıyla evrenin en küçük parçasını açıklamak, evrenin kendisini açıklamakla neredeyse eşdeğer olacaktır...

“Aydınlanma”; bu zehirli meyveyle geriye kalan tek şeyi yapmaktır...

Çağrı Dörter
www.yorumsuzblog.net.tc

Etiketler:

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu Yazının tamamını okuyun..Yazının tamamı..